Kâinattaki kanunlar gerçekten var mı yok mu; iş gören kuvvet midir, Allah'ın kudreti midir, kuvvetler neden görünmüyor?

Kâinattaki kanunlar gerçekten var mı yok mu; iş gören kuvvet midir, Allah'ın kudreti midir, kuvvetler neden görünmüyor?
Soru Detayı

- Allah, "çekim kuvveti" denen bir kuvvetle mi, yoksa sebepsiz olarak kudretiyle mi yıldızları, gezegenleri idare ediyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kuvvetlerden kastedilen mana; Allah’ın kudretinin o yerde aldığı isim ve unvandır. Yani Allah’ın kudreti suyun kaldırma kanununda tecelli edince, o ismi alıp onunla biliniyor. Güneşin çekme ve itme kanununda tecelli edince de o isim ve unvan ile anılıyor vs. İsimleri ve unvanları veren insanlardır, itibari ve vehmi olması da bu manayadır. Hakiki manada iş gören ve tesir eden ise; Allah’ın kudretidir. Sebepler sadece bir perdedirler ve kanundurlar, fail değildirler.

Meselâ; bir meyvenin vücut bulma aşamasında sebepler sadece perdedir, hakiki manada hiçbir müdahaleleri ve tesirleri yoktur. Ağacın bütün planını çekirdeğine yerleştiren, onu Fettah ismi ile açıp ağaç haline getiren ve başında meyve bitiren Allah’tır. Ağaç ile elma arasında yaratma açısından hiçbir münasebet yoktur. Kayyumiyet sırrı ile Allah’ın kudreti, elmanın meydana gelme merhalesinin her noktasında mutlak galiptir.

Cenab-ı Hak, ağacı meyveye, arıyı bala, koyunu süte, tavuğu yumurtaya, anne ve babayı da çocuğa vesile kılmıştır. Hz. Âdem’i ana- babasız, Hz. İsa’yı da babasız yaratan sonsuz kudret sahibi Allah, isteseydi ağacı da aradan kaldırır, meyveleri gökten yağdırırdı. Ama bunlarda nice derin sırlar, bilmediğimiz nice hikmetler vardır; asıl maksat ise esma-i İlâhiyenin tecellileridir. Ağacın bütün planını çekirdeğe yerleştirmek ayrı bir sanat, çekirdeği açıp ondan ağaç, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyve yaratmak ayrı bir sanattır. Bu dünyada hikmet hâkim olduğundan nimetler sebepler vasıtasıyla bize ulaşıyor.

Cenab-ı Hakk'ın irade sıfatının tecellî ettiği, hâkim ve galip olduğu âlem, âlem-i emirdir. Bu âlemde bütün kâinatta olup bitecek şeylerin emri ve kanunları vardır. Bunun küçük bir misalini bilgisayarda görüyoruz. Bir programcı yapacağı programın önce komutlar ve emirler bölümünü tamamlar, sonra işler ve görüntüler orada belirtilen komutlar üzerine bina olur.

Âlem-i Emirden gelen emir ve kanunların Allah’ın kudretiyle icra edilip cismanî ve haricî bir vücud giydirilmesiyle varlıklar ortaya çıkar. Burada iradenin verdiği emri, kudret tatbik edip icra ediyor, işte bu uygulama ve icra işiyle ortaya çıkan şeyler haricî vücut giymiş oluyorlar.

Ruhi irade sıfatının hâkim olduğu emir âleminden gelen bir kanundur. Bu emir ve kanuna da kudret sıfatı haricî bir vücut vererek onu müşahhas hale getirmiştir. Faraza emir âleminden olan yerçekimi kanununa Allah kudreti ile bir ceset giydirse idi, inayeti ile de bir şuur verse idi o da canlı bir varlık olurdu. Onun için Üstad Hazretleri burada ruh ile kanunları kardeş olarak vasıflandırmıştır.

Mülk, bir şeyin dışına, melekût ise içine deniliyor. Mesela, insanın bedenine mülk, ruhuna melekût diyebiliriz. Ruh ile beden arasında mahiyet olarak çok büyük fark var. Bu yönleriyle birbirlerinden çok uzak olan iki şey gibidirler. Ama aralarında çok ince bir perde vardır. Ruhumuz bir yöne bakmak isterse, yüzümüz hemen o yöne döner.

Aynı şekilde, toprak mülk, yerçekimi kanunu ise melekût oluyor. Birbirlerine bir yönüyle çok yakındırlar. Ama mahiyet olarak, toprakla yerçekimi arasında çok uzun bir mesafe vardır.

Biz ruhumuzu göremiyoruz ama varlığını eserlerinden ve tasarrufatından anlıyoruz. Aynı şekilde bir ağacın ruhu mesabesinde tasarruf eden meleği de göremiyoruz; ama tasarruf ve vekâletinden varlığını hissediyoruz. İşte maddeci felsefe bu hissettiği meleğin varlığını yanlış bir isimlendirme ile kuva-yı sariye olarak tarif ediyor. Oysaki kuva-yı sariye denilen şeyin hakikati; melekten başkası değildir.

İster insan olsun ister melek olsun, hepsinin tasarruf ve tedbiri mecazidir, hakiki tasarruf ve tedbir eden yalnızca Allah’ın Rububiyetidir. İnsanlar nasıl kendi fiillerinin yaratıcısı değilse, aynı şekilde melekler de fiillerinde ve tasarruflarında yaratıcı değildirler. Öyle ise, kâinatta cari olan kanun ve kuvvetlerin hepsi Allah’ın kudretinin birer tecellisi ve cilvesi hükmündedir. Yani Allah’ın kudreti güneşte çekme ve itme kanunu olarak tecelli ederken, suda kaldırma kanunu şeklinde tecelli ediyor. Allah’ın kudreti hakiki fail iken, kanunlar sadece bu icraatın üzerinde bir isim ve levha şeklindedir.

Hulasa; kanunun temeli ve esası Allah’ın kudretidir, onu şu âlemde müşahhas kılan hakiki alamet ve levha ise meleklerdir, bunları isimlendiren de insanlardır. Dolayısı ile yaratma ve icat noktasında ne meleklerin ne kanunların ne de insanların hiçbir müdahalesi ve tesiri yoktur. Tek yaratıcı ve tasarruf sahibi Allah’tır.

Felsefenin hükmettiği fen ilimleri, işin maddî ve sebepler boyutunu inceliyor; sebeplerin arkasında hakiki manada iş gören Allah’ın kudretini göremiyorlar. Onlar o sebebe bir isim ve unvan takmakla işi çözdüklerini zannediyorlar. Hâlbuki isim ve unvan vermek, işin mahiyet ve hakikatini tam manasıyla çözemiyor.

Materyalist ve pozitivist felsefe, bir türlü kanun dedikleri şeyin arka cephesini görmek istemiyor. Yani kanun dedikleri şeyin, Allah’ın kudreti ile kaim ve onunla devam eden bir şey olduğunu anlamak istemiyorlar. Kudret ile kanun arasındaki kuvvetli bağı ve münasebeti koparıp, kanunu ya kendi kendine olan ya tabiat dedikleri muhayyel bir şeye dayandırmaya çalışıyorlar.

Kâinattaki bütün kanunlara ve prensiplere Allah'ın kudret sıfatının birer tecellisi, birer cilvesi nazarı ile bakabiliriz. İrade sıfatının arşı olan âlem-i emirde kanunların emri yazıldıktan ve verildikten sonra, o emrin tatbik ve uygulamasını kudret sıfatı yapar.

Bir şeyin var olması için ille gözle görülür, elle tutulur olması gerekmiyor. Elle tutamadığımız, gözle göremediğimiz o kadar çok varlıklar var ki, hesaba sığmaz. Şimdi bunlar tutulmuyor ve görülmüyor denilerek inkâr mı edilecek? Hâlbuki fen ilimleri bunların varlığını kati olarak ispat ediyor. Demek varlık sadece şu maddî teraziye münhasır bir kavram değildir. Allah’ın kudretinin görülememesinin diğer bir sebebi de; mübaşeretsiz, yani temassız tecelli etmesindendir. Yani Allah, işleri ve icraları bizim gibi temas ederek değil, "Ol!" emri ile yapıyor. Bu yüzden, maddenin ardında elle tutulur bir kudret aramak yanlış olur.

Üstad bu hususa şöyle işaret eder:

“Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, adetullahın kanunlarına birer isim olsun. Lakin kanun, kaidelikten tabiiliğe ve zihnilikten hariciliğe, itibariden hakikate ve aletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz." (Mesnevi-i Nuriye, Nokta)

Suyun kaldırma işini kudret yapar. Güneşin cisimleri çekme ve itme işlerini yapan da kudrettir. Yerin cisimleri çekme işini de kudret yapar. Kudret nerde tecelli ederse o tecelli ettiği işin adı ile anılır, hepsinin gerçek faili kudrettir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

greatweb
Bir örnek verelim: Bir öğretmen'in belli kuralları(kanunları) vardır.Mesela "Ödevini yaparsan 5 veririm. " der. Bu kanun öğretmenden bağımsız değildir. Yani öğrenci şöyle diyemez: Öğretmen olsa da olmasa da ben ödevimi yaptım 5 alırım. Aynen öyle de Allah taşı yere belli bir yer çekimi ivmesiyle düşmesini sağlayan bir kanun koymuş. Fakat insanın şöyle demesi mantıksız ve küfür olur:"Bu taş Allah'tan bağımsız olarak yerçekimi kuvvetiyle düştü."
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
sami
Aşağıdaki kısım meseleyi anlamak için tam uygun, dikkatlice okursak mesele halolur:
"Gayet vahşi bir adam muhteşem bir kışla dairesine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî beraber talimlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle; bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşi aklı, bir kumandanın, devletin nizamatıyla ve kanun-u padişahî ile kumandasını anlamayıp, inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip, ne kadar hârikalı bir ip olduğunu düşünür; hayrette kalır. Sonra gider.. Ayasofya gibi gayet muazzam bir câmie, Cuma gününde dâhil olur. O cemaat-ı müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşahede eder. Manevî ve semavî kanunların mecmuundan ibaret olan şeriatı ve şeriat sahibinin emirlerinden gelen manevî düsturlarını anlamadığından, o cemaatın maddî iplerle bağlandığını ve o acib ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek en vahşi insan suretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.
İşte aynı bu misal gibi: Sultan-ı Ezel ve Ebedin hadsiz cünudunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Mabud-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan şu kâinata; mahz-ı vahşet olan, inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan-ı Ezelînin hikmetinden gelen nizamat-ı kâinatın manevî kanunlarını, birer maddî madde tasavvur ederek ve saltanat-ı rububiyetin kavanin-i itibariyesi ve o Mabud-u Ezelînin şeriat-ı fıtriye-i kübrasının, manevî ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını birer mevcud-u haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret-i İlahiyenin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icad vermek, sonra da onlara "Tabiat" namını takmak ve yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbaniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir kadîr telakki etmek; misaldeki vahşiden bin defa aşağı bir vahşettir!..
Elhasıl: Tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsız tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-ı hariciye sahibi ise; ancak bir sanat olabilir, Sâni olamaz. Bir nakıştır, Nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, Şâri olamaz. Mahluk bir perde-i izzettir, Hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, Fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir; kâdir olamaz. Mistardır, masdar olamaz." (Tabiat Risalesi)
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yalçın Yağız

Elhasıl Allah Teâla bir meleğine rüzgar estirir diğer bir meleğiyle  ise daldaki yaprağı yere kadar indirir. Elhamdulillahi Rabbil Âlemin

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sual.49.

Suyun kaldırma kuvveti, yer çekimi, med- cezir hadisesi, soğuğun üşütme, sıcağın yakma hususiyetleri hep birer kanundur. Bu kanunları melekler nasıl tatbik ediyor?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Tatbik eden, tesir eden, tedbir ve tedvir eden, yaratan, icat eden kudret-i İlahidir. Melekler sadece oradaki sanat ve esere nezaret ve vekalet edip tefekkür etmekle mükelleftir.

Allah hiçbir şeye, hiçbir kimseye muhtaç değildir. Kendisi tek ve yekta olup, sameddir. Yani her şey ona muhtaç, fakat o hiçbir şeye muhtaç değildir.

Bununla beraber, o Hakim'dir. Yarattığı hadiseleri ve varlıkları bir sebebe bağlamıştır. Çünkü, izzet ve azameti böyle ister. Fakat insanların bu sebepleri aşıp, teşekkürü ve medhi kendisine yapmasını ister. Çünkü, tekliği onu gerektirir.

İşte, meyvelerin yaratılmasında ağaç ne ise, sütlerin yaratılmasında inek, balın yapılmasında arının tesiri ne ise, meleklerin vazifelerini ifa ederken tesiri o kadardır.

Meleklerin Allah'ın onları vazifeli kıldığı konuda, Allah'ın büyüklüğünü görüp alkışlamak ve tebrik etmek; Allah'ın yarattığı o varlıktaki sanatını, isimlerinin tecellilerini tefekkür etmek gibi vazifeleri vardır. Yoksa yağmur ve kar tanesini indiren melek değildir. O yağmur tanesine müekkel olan melek, o tanedeki sanatı temaşa ve tefekkür etmekle; onun kendine özel yaptığı ibadetleri, zikirleri ve tesbihleri, şuurlu olarak Allah'a takdim etmekle görevlidir.

Zaten meleği de kar ve yağmur tanesini de yaratan ve yere indiren Allah'tır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...