"Masnuatta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz-ı mücessem olmasın, Sani'-i Zülcelâl'in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnuat, elfâzdır, kelimât-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bazen, bir şahsın taşıdığı bir özelliğin, sahip olduğu bir sıfatın büyüklüğü anlatılırken, o sıfat, zat yerine kullanılır. Meselâ, bir kimsenin çok büyük bir âlim olduğunu ifade ederken, “adam sırf ilim” derler. Yani, sanki ilim cisimleşmiş de o âlim kişi olmuş.

Allah’ın birer sanat eseri olan her varlık “çok mânâlı bir lafz-ı mücessem”dir. Yani, o kadar çok mânâlar ve hikmetler taşır ki, sanki bu mânâlar cisimleşmiş de o varlık meydana gelmiş. Cümlenin devamında da geçtiği gibi, Nur Külliyatı'nda “kelimât-ı kudret” ifadesi çokça kullanılır. Kâinatın bir kitab-ı kebir ve ondaki her varlığın da Allah’tan haber veren birer âyet olduğu kaydedilerek, Kur’ân-ı Kerim’le kâinat arasında hârika münasebetler kurulur.

Kâinattaki bu “çok mânâlı lafz-ı mücessem”lerin “Sâni'-i Zülcelâl'in çok esmâsını okuttur”duğu ifade edilirken, bir bakıma "İkra" (Oku) emrinin de mahiyetine işaret edilmiş olunuyor.

Allah Resulü (asm.) "İkra" emrine uyarak, kâinat kitabını Rabbinin ismiyle okudu. İnsanlar, “Allah namına okumayı” öğreninceye kadar, ne kendilerini okuyabiliyorlardı, ne de çevrelerindeki varlıkları. Öyle olmasaydı, kendilerini ve bütün bir varlık âlemini putlara isnat etmezlerdi.

“Mâdem şu masnuat, elfâzdır, kelimât-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy.” cümlesinde, bütün varlıkların kelimat-ı kudret oldukları, hikmet, rahmet, ilim, ikram, ihsan gibi nice mânâlar taşıdıkları, bunların okunmasıyla Kâinatın Hâlık’ına iman, marifet, muhabbet vadisinde mesafe alınacağı, bu ulvî neticeye ulaştıktan sonra o varlıkların göçüp gitmelerine üzülmemek, arkalarından esefle, hasretle bakmamak gerektiği ders verilmektedir.

“Bütün maddî güzellikler, kendi hakikatlarının ve manalarının manevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatları ise, esmâ-i İlahiyeden feyz alırlar ve onların bir nevi gölgeleridir.”(Şuâlar, Dördüncü Şuâ)

"Mânâsız kalan elfâzı bilâpervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma." cümlesi ise şöyle izah edilebilir:

Bize bir mektup geldiğinde zarfı açar, içindeki mesajları aldıktan sonra zarfı yırtıp atarız. Bizim için önemli olan zarfın kendisi değil, içindeki mesajdır.

Kâinattaki canlı ya da cansız bütün eşya, aslında zarflı bir mektuptur. Meselâ, bir çiçeğin cismi ve kalıbı zarftır, içindeki mesaj yüklü yazı ise mânâsıdır. Allah bu mektupta esmâsının tecellileriyle bize kendini tanıttırıyor. Biz bu mânâları okuduktan ve öğrendikten sonra, o çiçek de solup gider. Artık biz onun solmuş yapraklarına “alâkadarâne bakıp meşgul” olmayız.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...