"Merkez-i hilâfet eski zamanda Irak’ta ve Şam’da ve Medine’de bulunduğundan..." Mehdi ve Süfyan'ın, son hilafet merkezi olan Türkiye'den çıkacağı söylenebilir mi?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Hadis âlimleri hilafet merkezine göre te’viller yapmışlardır. Hatta bu tevil ve izahlar ışığında âhir zaman şahıslarının Hicaz’da, Halep’te veya Şam’da zuhur edecekleri ifade edilmiştir. Hilafet merkezi tarihte birçok kez yer değiştirmiştir.

Yavuz Sultan Selim Han, İslam âleminde vahdeti temin etmiş ve Müslümanların dünyevî ve uhrevî terakkisine vesile olan hilafet makamının Mısır Seferi neticesinde Osmanlı İmparatorluğu’na geçmesine vesile olmuştur. Hilafet makamı Asr-ı Saadet’te olduğu gibi kuvvetli ve muktedir bir müessese olmaktan çok uzaktı. O makamın yeniden ihya edilmesi, eski kudretine kavuşturulması ve bütün Müslüman devletlerini içine alması gerekiyordu. İşte Sultan Selim Han, bu kudsî ve ulvî makamın bütün âlem-i İslam’ı temsil edecek bir müessese hâline gelmesi için büyük gayret gösterdi.

Hazret-i Peygamber’in (asm.) ahirete teşriflerinden sonra başlayan hilafet müessesesi, en selahiyetli ve en tesirli bir makamdır. Hâlife ise bütün işlerin tedbiri ve yürütülmesi için en selahiyetli kişidir. Hâlife, Hz. Peygamber’in hâlefi ve İslam birliğinin nişanesidir. Dünyevî ve uhrevî işlerin tek elden yürütülmesi âlem-i İslam’da birlik ve beraberliğin, uhuvvet ve tesanüdün gelişmesine vesile olmuştur. Yaklaşık dört asır boyunca devam eden bu makam, Abbasilerden sonra manevî itibarını, nüfuzunu ve siyasî kudretini kaybetmeye başlamış ve tartışılır bir hâle gelmiştir. Hilafet makamına en büyük desteği Büyük Selçuklu Devleti vermiştir.

Kahire’de bulunan Abbasî Halifesi, manevî nüfuzunu muhafaza etmesine rağmen, dünyevî işlerin tanzim ve yürütülmesi ile alakalı bütün selahiyetlerini kendisini bu riyasete getiren Memluk sultanlarına devretti. Böylece hilafet makamı sadece manevî bir riyaset makamı hâline gelmişti. Bu durum Abbasî soyundan gelen on yedi halifenin devirlerinde de hep böyle devam etmiştir.

Sultan Selim Han’ın İran ve Mısır seferlerinden sonra hilafet makamı fiilen Osmanlıya geçmiş ve bunun hukukî yanı da İstanbul’da Ayasofya camiinde tertip edilen bir merasimle ilan edilmiştir. Böylece Hilafet makamı, asırlar sonra hakiki hüviyetine yeniden kavuşmuştu. Böylece, 767 yıldan beri Abbasîler’de olan hâlifelik makamı ilk defa bir Türk hanedanına geçmiş oluyordu. Ayrıca “Mukaddes Emanetler” ile Mekke, Medine ve Kudüs gibi mukaddes beldeler de Osmanlıların eline geçmişti.

Ne yazık ki günümüzde hilafeti temsil eden bir devlet veya müessese bulunmamaktadır.

Risale-i Nur’lardaki izahlardan; mehdi ve süfyanın şahıs olarak geçtiğimiz yüzyılda zuhur ettiğini, mehdiyet ve süfyaniyet cereyanlarının günümüzde de devam ettiğini çok açık bir şekilde anlayabiliyoruz. Üstad, mehdiyeti ve süfyaniyeti anlattığı hususlarda Anadolu’yu ve Risale-i Nur’un Anadolu’daki vazifesini sıkça nazara vermektedir.

“Bir rivayette 'İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek.' denilmiş. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyet’in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.”(1)

Bu izaha göre Süfyan’ın Anadolu’dan ve Türk Milleti içinden çıktığını söyleyebiliriz.

“Risale-i Nur, Sefine-i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cûdi hükmüne getirip küre-i arzın yangınından ve tufanından kurtulmasına sebeptir. Çünkü zaaf-ı imandan gelen tuğyan, ekseri musibet-i âmmeyi celbettiği gibi; imanı fevkalâde kuvvetlendiren Risaletü’n-Nur, o musibet-i âmmeyi dairesinin haricine bırakmaya rahmet-i İlahiye tarafından vesile oldu.”(2)

“Ve öyle kökleşmiş ki inşâallah hiçbir kuvvet Anadolu’nun sinesinden onu (Risale-i Nur’u) çıkaramaz. Tâ âhir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişlettirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.”(3)

Burada ise Deccaliyet ve Süfyaniyetin neticeleri olan azgınlık ve sapkınlığı Risale-i Nur eserlerinin izale ettiği ifade ediliyor. Nasıl Nuh aleyhisselamın gemisi Cudi Dağı’na oturdu ve insanlık orada yeniden çoğaldı ise, Risale-i Nur da Anadolu’daki iman hareketinin yeniden ayağa kalkmasına ve insanların koyu fikir karanlıklarına saplanmalarına mani oluyor, sefahet bataklıklarında boğulmak üzere olanları kurtarıyor; mehdiyetin vazifesini yerine getiriyor.

Hülasa, âhir zaman rivayetlerinin büyük ekseriyetinin Anadolu ve çevresini kapsadığını, mehdi ve süfyanın zuhur ettiğini, onların başlattığı cereyanların günümüzde de hükümferma olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Dipnotlar:

(1) bk. Şuâlar, Beşinci Şuâ.
(2) bk. Kastamonu Lâhikası, (90. Mektup).
(3) bk. age., (72. Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...