"Ey insanlar, şemsin sukununa, arzın hareketine ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki, azamet-i ilahiyeyi anlayasınız." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlâhiyeyi anlayasınız." demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahaza, on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhalif olduğu gibi, ruh-u belâgatle de kabil-i telif değildir."(1)
Tevhid asıl maksat, tevhide dair getirilen deliller ise birer vasıtadırlar. Maksat hiçbir zaman değişmez, ama vasıtalar zamanın şartlarına uygun bir şekilde değişebilir. Buna, “mukteza-yı hale mutabakat” olarak tarif edilen “belağat” denir. Yani durum neyi gerektiriyorsa ona en uygun ve en faydalı olacak şekilde muhatabın seviyesine göre konuşmaktır.
İnsanların büyük ekseriyeti Kur’an’daki ince manaları anlama noktasında avam sınıfına girer. Kur’an bütün bir insanlık âleminin hidayeti için nazil olmuştur; muhatabı sadece okumuş yahut fennî meselelerde ihtisas yapmış kişiler değil, her sınıftan insanlardır. Kur’an’ın, öncelikle cumhur-u avamı muhatap alması onun belağatının en büyük bir delilidir.
“Çünki zamanların ihtiyaçları mütehaliftir. İnsanlar fikirce, hisce, zekâca, gabavetçe bir değildir.”
Bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderilen Kur’an-ı Kerim’in bütün zamanlara hitap etmesi, bütün fikirleri ve hisleri tatmin etmesi, her seviyeden insana yol göstermesi İlâhî hikmetin muktezasıdır.
Aynı kâinat, her tür canlıya birlikte hitap eder. Serçenin de gözünü aydınlatır, filin de. Sineğin de rızkı onda hazırlanır, aslanın da. Bütün ciğerleri birlikte temizlediği gibi, bütün kulaklara birlikte ses verir. Bütün dillerin zevklerini tatmin eder.
İşte kâinat kitabındaki bu hususiyet, Kur’an-ı Kerim’de de aynen mevcuttur. O da; “fikirce, hisce, zekâca, gabavetçe” birbirinden çok farklı ve zamanları birbirinden çok uzak bütün insanlara birlikte hitap eder. Hepsine yol gösterir, hepsini hidayete ulaştırır.
Bunun en büyük şahidi tarihin bizzat kendisidir. Bütün zamanlarda ve her sınıf tabakada İslam’ın nuruyla nurlanan kâmil mü’minler yetişmiştir. Bunlar saymakla bitmez. Medreselerden ve zaviyelerden çok büyük âlimler ve mürşidler yetiştiği gibi, avam tabakasından da kâmil imanları ve akıl almaz ihlaslarıyla nice veli kullar yetişmiştir.
İnsanların ekserisi avam olduğu için, gayeyi ispat adına getirilen delillerin avamın anlayacağı basitlik ve sadelik içinde olması gerekir. Yoksa gaye zahir iken, gayeyi ispat etmek için getirilen deliller hafi ve muğlak olursa, faydadan çok zarar vermiş oluruz. Üstad Hazretleri Kur’an’ın usulü olan; delillerin herkesin anlayacağı kadar zahir ve basit olması yolunu takip ediyor. Yani tevhide getirilen deliller zahir ve açık olmalıdır, ilmî olması gerekmez.
Mesela, kâinatta intizamın ispat edilmesi için ille de nötron ve protondan bahsetmek gerekmiyor. Güneşin her gün aynı şekilde doğması, yıldızların yerli yerinde olmaları ve çiçeklerin o güzel yüzleri intizama işaret ediyor.
Üstad Hazretlerinin ifadesi ile delil müddeadan hafi olmamalıdır. Yani tevhidi ispat etmek için getirilen delil, tevhidden ziyade izaha muhtaç olmamalıdır. Delil açık, basit ve sade olursa, herkes istifade eder. Delil kapalı ve ilmî olursa, bundan sadece havas tabakası istifade eder, ekseriyeti teşkil eden avam tabakası faydalanamaz. Burada mühim olan delilin kendisi değil, delilin ispat ettiği neticedir ve insanların bunu anlamasıdır. Her şeyi sadece ilme dökmek, bundan başka delil olmaz demek de cehaletin başka bir yüzüdür.
Kur’an’ın üslubuna bakıldığı zaman, herkesin anlayacağı basit ve zahir delilleri gösterir. İnce ve anlaşılması meselelere ise karine, yani ipuçları ile işaret eder. Ekseriyeti teşkil eden avam tabakasının seviyesine göre hitap ediyor. Havas tabakası olan ehl-i ilme ise, karine ile hitap ediyor.
Risale-i Nurların usulü ve getirdiği deliller de Kur’anî bir usuldür. Risale-i Nur’larda esas maksad tevhiddir; fen ilimleri ise sadece bir vasıtadır. Avam bir insana fizik ilminin yüksek dersleri anlatılmaz. Öyle ise herkese maruf ve zahir olan delilleri takdim etmek en güzel irşad yoludur.
Üstad'ın şu ifadeleri meseleyi daha da tenvir eder:
"Bil ki, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ifadesinde çok şefkat ve merhamet var. Çünkü, muhatapların ekserîsi, cumhur-u avamdır. Onların zihinleri basittir. Nazarları dahi dakik şeyleri görmediğinden, onların besâtet-i efkârını okşamak için, tekrarla, semâvat ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor, o büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor. Meselâ, semâvat ve arzın hilkati ve semâdan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi bilbedâhe okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O huruf-u kebîre içinde küçük harflerle yazılan ince âyâta nazarı nadiren çevirir, tâ zahmet çekmesinler."(2)
Muhatabın seviyesine ve anlayışına göre konuşmak bir zaruret ve bir ihtiyaçtır. Kur’ân’ın muhataplarının ekserisi avam tabakasından olması, elbette üslub ve beyanın buna göre olmasını iktiza eder. Eğer Allah insanların takatlerinin üstünde bir hitap ile konuşsa idi, hiçbir insan ona muhatab olamayacaktı. Ve asıl maksad olan irşad ve rehberlik vazifesi de vuku bulamayacaktı. Bu sebeple Allah, rahmet ve hikmeti icabı olarak, insanların takatine ve seviyesine uygun bir şekilde hitap etmiştir. Buna “Tenezzülat-ı ilâhîye” denilir; yani Cenab-ı Hakk'ın kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatleri onların anlayabilecekleri ifadelerle beyan etmesidir.
Cenab-ı Hak o azametiyle birlikte, insanların seviyesine münasip bir şekilde onlara hitap eder. Derin mânâları teşbihler, temsiller ve kıssalarla anlaşılır hale getirir, cihan-şümul saadet düsturlarını hem avam hem de havassa bildirir.
Kur’ân-ı Kerim de, Üstad hazretlerinin; “tenezzülat-ı İlâhîye” tabir ettiği, insanların anlayışına uygun bir üslupla değil de, Hazret-i Musa'ya Tur-i Sina'da yapılan hitap gibi nazil olsaydı, insanlara “mürşid, rehber ve muallim” olamazdı. Kur’ân, Allah'ı tanımamız ve bizden arzularını anlamamız için inzal edilmiştir ve bu inzal bir tenezzülat-ı İlâhîyedir.
"Kur'ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyleyse, beşerin muhaverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarurî ve kat'îdir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesâilini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşereti ondan taallüm ediyor, ve hâkezâ, herkes onu merci yapıyor. Öyleyse, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr-i Sina'da işittiği kelâmullah tarzında olsaydı, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci edemezdi. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi bir ulü’l-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir." (15.Sözün Zeyli)
Netice olarak Kur’ân’nın herkesin anlayabileceği bir üslubu kullanması, muhatabına karşı ne kadar merhametli ve şefkatli olduğunu gösterdiği gibi, aynı zamanda tekrar ettiği ayetlerle de ne kadar mucizevî bir mübelliğ olduğunu gösteriyor. İnce ve anlaşılması zor meseleler yerine zahir ve herkesçe anlaşılabilecek meseleleri ders vermesi, pedagojik açıdan ne kadar eşsiz bir kitap olduğunu gösteriyor.
Dipnotlar:
(1) bk. İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Suresi, 23 ve 24. Ayetlerin Tefsiri
(2) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a, On Birinci Nota
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü