"İsm-i Âzam cilvesiyle tevhid-i hakiki âzamî bir surette yazıldığından, meseleleri hem gayet geniş, hem gayet derin ve bazen çok uzun olduğundan, herkes birden ihata edemez." Ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İsm-i azamın kesin olarak bilinmemesi, bütün İlâhî isimlerin ism-i azam olma ihtimali olduğunu ve her ismin zikredilmesi lüzumunu ders vermektedir. Nitekim Üstad Hazretleri, Otuzuncu Lem’aya konu olan altı ismi (Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs) izah ederken, her birisi için “Bir ism-i azam yahut ism-ı azamın altı nurundun bir nuru olan… “ şeklinde bir kayıt koyar. Hazret-i Ali (ra.) efendimiz, bu altı ismin birlikte ism-i azam olduğunu beyan etmiştir. Üstadımız da bu beyana istinaden söz konusu her bir ismin bir ism-i azam olabileceğini yahut altı ismin birlikte ism-i azam olması halinde de bu isimlerin her birinin “ism-i azamın altı nurundan bir nuru” olduğunu ifade etmiştir.

Risale-i Nurlarda diğer bir isme ya da isimlere ism-i azam denilmiyor, sadece ism-i azam makamında deniliyor.

Bununla beraber, ism-i azam mutlak ve gizli bırakıldığı için, Allah’ın her bir ismi, ism-i azam olabilir. Allah isminin, ism-i âzam olduğunda ittifaka yakın bir kanaat vardır. Fatiha’da ve besmelede ilk olarak Allah isminin zikredilmesi ve Kur’an-ı Kerimde en fazla zikredilen ismin Allah ismi olması da bu ittifakı desteklemektedir.

İsm-i azam gizli olmakla birlikte, ekseri âlimlerin görüşüne göre ism-i azam Allah ismidir. Allah ismi Allah’ın Zât-ı Akdesine delalet eden bir isim olmasından dolayı, sair bütün isimleri ve sıfatları cem eder. Üstad Hazretlerinin kanaati de bu merkezdedir, şöyle ki:

'Zât-ı Vâcibü’l-Vücud' kaydı ise, vücub-u vücud, ulûhiyetin lâzım-ı zarurîsi ve Zât-ı Zülcelâle karşı bir ünvan-ı mülâhaza olduğundan, lâfzullah sair esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i Âzam olduğu itibarıyla, delâlet-i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi, 'Vâcibü’l-Vücud' ünvanına dahi o delâlet-i iltizamiye ile delâlet ediyor." (1)

Allah lafzının diğer isimlerden farkı ise, Zât-ı Akdesin bir unvanı olmasıdır. Yani Allah’ın Zât’ına ait bir isim ve sıfattır. Bütün güzel isimlerin ve sonsuz sıfatların menbaı Allah’ın Zât-ı Akdesi olmasından dolayı, "Allah" lafzı, Cenab-ı Hakk’ın Zât’ını temsil eden bütün isim ve sıfatlara da işaret ve delalet ediyor.

Allah lafzı, Cenab-ı Hakk’ın Zât’ının ismi olduğu gibi, O’nun bütün isim ve sıfatlarını ihtiva eder. Allah dediğimiz zaman; Rezzak, Mabud, Gafur, Hâlık gibi bütün isimleri de söylemiş oluyoruz. Allah isminin bu geniş ve ihatalı mânası, diğer isimlerinde yoktur. O has ve hususî isimler sadece kendi mânasına işaret ve delalet ederler, başka isimlere ve sıfatlara işaret etmezler.

Mesela, Rahman Allah’ın hususî bir ismidir, ama sadece müsemmasına yani kendi mânasına işaret eder; Allah lafzı gibi sair isim ve sıfatlara ihatası ve işareti yoktur.

Temsilde hata olmasın, çok maharetli, üstün sıfatları olan bir usta düşünelim. İyi bir hattat, iyi bir ressam, iyi bir hatip, iyi bir baba vs. Bütün bu sıfat ve kabiliyetlerin hepsi onun zatından kaynayıp geliyor. Zatının ismi Mehmet olsun. Yani "Mehmet" denildiği zaman, o şahsın zatı, zatından kaynayan kabiliyet ve sıfatlar akla gelir. O zaman Mehmet isminde bütün o hattatlık, ressamlık, hatiplik ve babalık sıfatlarına mahsus ve dolaylı bir işaret vardır. İşte Allah lafzı da bu mânadadır.

Zikir ehli bir insan Allah dediğinde, bütün bu mükemmel ve kudsî isim ve sıfatları da hatırına getirir. Zira Allah lafzı, bir mücevher kutusu gibi bütün isim ve sıfatları ihtiva eden hususî bir isimdir. Terakki etmeyen bir zikir ehli Allah lafzındaki bu işarî ve dürülmüş isim ve sıfatları görüp okuyamaz.

Cenab-ı Hakk'ın sayısız isim ve sıfatları vardır. Bu isim ve sıfatlarının da küllî ve cüz’î tecelliyatı vardır. Her bir ismin âzamlık mertebesi olduğu gibi, o ismin cüz’î tecellisi de vardır. Âzamlık mertebesi bütün mahlûkattaki tecelliyatı içine alır. Cüz-î tecelli ise sadece kendine bakar. Bu durum her isim ve sıfat için geçerlidir.

Mesela; rahmet ve rızık mânasına bakalım. O rahmet ve rızık, küçük bir hanede küçük bir sofra şeklinde tecelli etmektedir. Bir mahalleyi, bir şehri, bir ülkeyi, nihayet bütün dünyadaki insanları ve rızka muhtaç bütün canlıları düşündüğümüzde, şefkat ve rızık tecellisinin âzamlık mertebesine doğru intikal etmiş oluruz. O hane ile en geniş daire arasında mâna birliği olmakla beraber, azamet ve kibriya farkı olduğunu görürüz ki, bu azamet ve kibriyaya âzamî tecelli deniyor.

Ayetü'l-Kübra Risalesi kâinattan Hâlıkını ve Rabbini soran bir seyyahın, yani mütefekkir bir ehl-i tahkikin müşahedesi ve yolculuğudur. Bu müşahede ve yolculuk kâinatın içindeki muhtelif tabakaların ayrı ayrı tahkik ve tedkik edilmesinden ibarettir. Yani bu mütefekkir ehl-i tahkik zat, her tabakayı ve her cins mahlûkatı bir makam ve mertebe olarak değerlendiriyor. Mahlûkat ve mevcudatı bir nevi sınıflandırıyor. Her sınıfta Allah ve Allah’ın isim ve sıfatları hakkında malumat ve marifet topluyor.

Bu seyyahın her makamda ve her mertebede imanı ziyadeleştiği için, fikir ve nazarı da nuranîleşip letafet kazanıyor. Fikir ve nazar latifleştikçe topladığı marifetler de ona göre incelip nuraniyet ve letafet kazanıyor. Baş kısımlardaki deliller daha ziyade müşahhas iken, sonraki deliller biraz daha kalbî ve vicdanîdir.

Üstad Hazretleri bu risalede bütün delillere işaret ediyor. Sadece akla değil, insanın kalbine, sair latife ve hissiyatlarına da hitap ediyor. Bu cihetle Ayetü’l-Kübra Risalesi Risale-i Nur Külliyatının ruhu ve kalbi gibidir.

Küfür bütün gelişmiş silahları ile Kur’an’a hücum ederken, Kur’an da en son ve en mükemmel müdafaa kalkanı ile onlara mukabele ediyor. Küfrün gelişmiş silahları materyalist felsefe iken, Kur’an’ın bu felsefeye bu zamandaki en mükemmel mukabelesi ve cevabı Risale-i Nurlardır ve Risale-i Nurlar içinde de Ayetü'l-Kübra Risalesidir.

(1) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Birinci Kısım.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 5.617
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...