"Cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren ayinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarurîdir." Ezelde razı olmak, ebedde razı olmamaya numune teşkil eder mi?
Değerli Kardeşimiz;
Ayan: Bir şeyin zatı, esası, özü ve mahiyeti manasına gelen, aynı zamanda kesret manasını ifade eden bir kelimedir. Sabit kelimesine izafe edilmesi ise, adem-i mutlaktan müberra olmasına delalet içindir.
Allah’ın Zat-ı Akdesi ile beraber isim ve sıfatlarının da ezeli ve ebedi olması, mutlak yokluk ve hiçlik manasını ve ihtimalini ortadan kaldırıyor. Zira vacibü'l-vücud ile mutlak yokluk manası iki zıttır. İki zıttın beraber bulunması ise muhaldir.
Bu yüzden, vacibü'l-vücut, adem-i mutlakı mahv ile ortadan kaldırmıştır. O zaman her şey, ister mevcud olsun, ister madum olsun, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde sabit ve daimdir.
Evet, her şeyin ve her mevcudun iki cephesi vardır. Birisi, mahiyet ve zatı; diğeri ise, hariçteki vücudu ve suretidir. Yani, cismani buududur. Her şeyin aslını ve özünü teşkil eden ise, zatı ve mahiyetidir. Bu da Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde manevi ve ilmi olarak mevcuttur. Buna vücud-u ilmi de denir.
Şayet, Cenab-ı Hak, ezeli irade ve kudreti ile, ilminde sabit olan bu mahiyetlere ve asıllara harici bir vücut verirse, o zaman ilmîlik ve manevilikten mahlukat ve şehadet alemine intikal etmiş olur.
İşte Cenab-ı Hakkın ezeli ilmindeki eşyanın mahiyet ve zatına ayan-ı sabit denir. Onun harici bir vücut giydirilmiş haline de mahlukat veya hakikat denilir. Üstadın ifadesi ile daire-i ilmiden, daire-i kudrete çıkmış olana, mahluk ve mevcut denilir. Daire-i ilmîde olan mahiyet ve aslına da her şeyin bir nevi programı ve mahiyeti hükmünde olan vücud-u ilmî denilir.
Yine, Risale-i Nur'da, mahlukat mevte maruz kalınca, sureti ve cismi gider; hakikati ve mahiyeti devam eder. Bir nevi vücud-u maneviyeye inkılap eder, der. Devamında ise, "Adem-i mutlak yok ki, bir şey oraya atılsın ve yokluğa mahkum olsun." ifadesi ile bu meseleye işaret eder.
Bu ayan-ı sabit konusu Ehl-i Sünnet içinde farklı meslek ve meşrep sahiplerine göre farklı tabirat ile mütalaa edilmiştir. Mesela, tasavvuf mesleğinde olanlar, eşyanın ilm-i İlahide olan vücutlarına ayan-ı sabit demişler. Oradan, ezeli irade ve kudret ile, harici vücuda intikal eden haline de feyz-i mukaddes tabirini kullanmışlardır. Yine Sünni kelamcılar, ilm-i İlahide olan eşyanın vücutlarına mahiyet tabirini kullanmışlardır. Oradan kudret ve irade ile, harici aleme intikal ettirilmiş durumuna da, hakikat ismini vermişlerdir.
Felsefede, filozoflar da bu manaya uzaktan bir yaklaşımla, farklı tabir ve ifadeler kullanmışlardır. Mesela, Eflatun’un ideası, Hegel’in kamu tanrı inancı, Bergson’un ruhçuluk anlayışı, vb. fikirler bu manaya uzaktan bir bakış sayılabilir.
Yine asrın İmamı, Said Nursi Hazretleri, ayan-ı sabit ve mahiyet tabiri yerine, vücud-u ilmi ve manevi; onun harici aleme intikal etmiş durumuna da mahlukat ya da daire-i kudret tabirini kullanır.
İlm-i İlahide mevcut olan mahiyet veya ayan-ı sabit dediğimiz mevcudat-ı ilmiyeler, keyfiyetini bilmediğimiz bir vücuda ve hayata mazhariyetleri vardır. Bu zaviyeden, eşyanın mahiyeti ve zatı, yani özü sabit ve daimdir. Asla adem-i mutlaka maruz değildir.
Mesela insan, zihninde bir binanın plan ve projesini ve bütün aksam ve detaylarını ifade eden bir programı tasarlasa ve bu tasarıyı aynıyla harici vücuda bina olarak inşa etse; bu inşaat, program olarak insan zihninin daimiyeti ile daimi olarak mevcuttur. Ama harici vücut noktasından insan, irade ve kudretin var etmesine bağımlıdır ve hadistir. Taalluk olmaz ise, husule gelemez.
İşte, binanın zihinde oluşan program halindeki vücuduna ayan-ı sabit; onun inşaat halini alan harici vücuduna ise mahluk denir. Bina ile program farklı olmakla beraber, tamamen birbirinden bağımsız da değildir. Her ikisinde de ilahi sıfat ve isimlerin tecelli ve taallukları vardır. Ama keyfiyeti tamamen başka başkadır, birbiri ile iltibas olunmamalıdır.
Özet olarak; delalet ve işaret noktasından aynı şeyler söyleniyor. Ama, tabir etme noktasından mesleki mukteziyata göre tasvir yapılıyor. Bir şeyin ilmi ve manevi olarak mevcudiyeti zaruridir. Çünkü, adem-i mutlak yoktur. Ama harici olarak vücuda gelmesi, ezeli irade ve kudrete bakar. Yani, Allah’ın dilemesine bakar. Bir şeye harici vücut verilmemişse; o şey, sadece ezeli ilimde mahiyet olarak vardır. Bu nedenle mahluk ismini alamaz.
Adem, kelime olarak yokluk, olmama, bulunmama anlamlarına gelir. Varlığın zıddı anlamında kullanılır. Adem ve yokluk mutlak ve mukayyet olmak üzere iki nevidir.
Mutlak Adem: Ebedi ve ezeli olarak olmamak, bulunmamak anlamındadır ki, böyle bir yokluk mümkün değildir. Zira ezeli ve ebedi Vacibü'l-Vücud olan Allah mutlak yokluk kavramına müsaade etmez. Nasıl ışık ile karanlık aynı anda, aynı mekanda bulunması imkansız bir şey ise, mutlak yokluk ile mutlak varlık da beraber bulunamazlar. Allah varsa, yokluk yoktur. Allah da ezeli ve ebedi olarak var olduğuna göre, mutlak anlamda yokluk diye bir şey söz konusu olamaz.
Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:
"Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, birşey ona atılsın."(1)
Mukayyet Adem: Bir şeyin ayan-ı sabit noktasından, yani Allah’ın ezeli ilminde ilmi bir vücut şeklinde var olduğu halde, henüz harici bir varlık kazanamamış haline denir. Bu yokluk, izafidir. Yani maddi ve kevni alemde olmayan bir şey, başka bir boyut ve başka bir varlık sahasında bulunabilir. Mesela Allah’ın ilminde ilmi bir vücut ile bulunduğu halde, harici ve maddi alemde olmayan bir şeye mutlak yok denilemez.
Üstad Hazretleri bu manayı şu ibareler ile izah ediyor:
"Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır. Hattâ, bu mevcudat-ı ilmiyeye, bazı ehl-i tahkik 'a'yân-ı sâbite' tabir etmişler. Öyleyse, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mânevîye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fâni olanlar, vücud-u haricîyi bırakıp, mahiyetleri bir vücud-u mânevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer."(2)
Zaman, başlangıcı ve sonu olan ve eşyanın bir tertip ve düzen ile oluştuğu bir mahluktur. Mesela bir çocuk zaman içinde büyür, gelişir ve olgunlaşır. Bu süreç ise sıra ve tertip ile olur. Yani öncesi, şimdisi ve sonrası olan bir durumdur. Önce olmadan şimdi olamaz, şimdi olmadan da sonra olmaz. Gelecekteki hal ancak yaşanarak kavranır ve anlaşılır. Tabi bu kaideler insan için geçerlidir. Yani zamanın içinde olan her şey buna insan da dahil, gelecekteki olayları yaşanmadıkça, idrak edip anlayamaz. Ben bugün kurtuluş savaşını olduğu için biliyorum, yarın ne olacak onu bilemiyorum, zira sırası gelip gerçekleşmedi. Ama zamanın bu kayıtlarından kurtulmak ve üstüne çıkmak imkanı olsa idi, zamanın şeridini, yani öncesi, şimdisi ve sonrası ile görebilse idim, yani ihata edebilse idim, olayların gerçekleşmesini beklemeden bilebilirdim.
Ezel ise, başı ve sonu olmayan, zamandan ve mekandan münezzeh olan ve hiçbir kayıt ve kaide ile bağlı olmayan Allah’ın bir sıfatıdır. Zamanın içindeki bütün kayıt ve kaideler burada cari değildir. Yani Allah ezeli ilmi ile her şeyi kuşattığı ve ihata ettiği için, onun ilminde geçmiş, şimdiki an ve gelecek kavramları yoktur, o her şeyi şimdiki hal gibi bir tutar.
Üstad Hazretlerinin ayna misali burayı izah ediyor. Mesela, büyük bir ayna yere yaklaştıkça tuttuğu alan daralır, yukarı çıktıkça tuttuğu alan genişlenir. Ne kadar yüksekte ise tuttuğu alan da o kadar genişler. Burada yer zamandır, ayna ise Allah’ın ezeli ilmidir. Allah’ın ilmi zamanın üstünde onu ihata edecek bir mevkide olmasından, yani zamandan münezzeh olmasından, zamanın bütününü tutar ve ihata eder. Onun için Allah her şeyi olmadan önce de bilir.
İnsanlar ezeliyetin manasını iyi idrak edemedikleri için, ezel kavramını zamanın içinde zannetmişler. Yani bunların dar anlayışına göre ezel, zamanın üç halinden maziyi temsil eder. Onun için ezel zamanın içinde gibi, zamanın mazi tarafına ezel demişler ve eşya vücuda geldikçe maziye, yani ezele akar, ondan sonra Allah duruma vakıf olur diye hayal ediyorlar.
Ezel manası iyi anlaşıldı mı, "İnsan mahluk olarak, ne zaman yaratıldı?" sorusu mantıksız ve manasız olur. Çünkü Allah için bu soru batıl ve boş bir sorudur. Öyle ise insanın yaratılma ve yaratılamama süreci Allah canibinden bir şey ifade etmez.
Dipnotlar:
(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup.
(2) bk. a.g.e.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Sual kısmında "Ezelde razı olmak, ebedde razı olmamaya numune teşkil eder mi? Denilmiş. Burada razı olmaktan ne kast ediliyor? Cevap kısmını okuyunca soruyu anlayamadığımız için,cevabıi kısmının bu soru ile alakasınıda anlayamadık.izah edermisiniz?
Ezelde razı olmak, ebedde razı olmamaya numune teşkil eder mi? Bu cümlenin Türkcedeki tam karşılığı nedir. Ve bunununla ne anlatılmak isteniyor. Aynı zamanda Allah'ın cemalinin sermedi olması ile aynalarınında daimi olması işe bu cümle arasında ne gibi bir bağlantı var. İzah edermisiniz?
1. Cümlenin Türkçe Karşılığı ve Kelime Anlamı
Bu ifadeyi günümüz Türkçesiyle daha anlaşılır hale getirmek istersek şöyle diyebiliriz:
Ezel: Başlangıcı olmayan geçmiş zaman, zamansızlık boyutu.
Ebed: Sonu olmayan gelecek zaman, sonsuzluk.
Numune teşkil etmek: Örnek olmak, model oluşturmak, bir şeyin delili veya işareti olmak.
Ebedde razı olmamaya: Buradaki "olmamaya" ifadesi bir olumsuzluk değil, "ebediyen razı olma" durumunun kalıcılığına vurgu yapan edebi/kelami bir kurgudur. Yani "Ezeldeki rıza, ebeddeki rızasızlığa ihtimal bırakmayacak bir örnek midir?" anlamını taşır.
2. Bu Cümle ile Ne Anlatılmak İsteniyor?
Bu cümle, kader bilinci ve ruhların bezm-i elestteki (ruhlar alemindeki) sözleşmesi ile ilgilidir.
İlk Sözün Bağlayıcılığı: Ruhlar yaratıldığında, Allah onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuş ve ruhlar "Evet, şahit olduk (Belâ)" diyerek razı olmuşlardır. İşte bu "ezeldeki rıza"dır.
Tutarlılık ve Sadakat: Anlatılmak istenen şudur: Bir insan daha yolun en başında, zamansızlık boyutunda Allah'ın iradesine ve kader programına razı olmuşsa; bu dünya hayatında ve sonrasındaki ebedi alemde (cennet veya ahiret hayatında) başına ne gelirse gelsin, bu rızadan geri dönmesi mümkün değildir. Ezeldeki o ilk güçlü "evet", ebediyete kadar sürecek olan bir teslimiyetin garantisi ve ilk numunesidir.
3. Allah'ın Cemalinin Sermedi Olması ve Aynaların Daimiliği ile Bağlantısı
Sorunuzun en can alıcı noktası burasıdır. Bahsettiğiniz bu kavramlar (Cemal-i Sermedi ve Daimi Aynalar), İslam felsefesinde ve özellikle risale literatüründe evrenin varoluş sebebini açıklamak için kullanılır. Bağlantıyı şöyle kurabiliriz:
İlahi Güzellik (Cemal-i Sermedi) Sonsuzdur
Allah'ın güzelliği, iyiliği ve mükemmelliği sonsuzdur (sermedi). Bir güzellik ne kadar büyük ve sonsuzsa, o nispette kendini göstermek, tecelli etmek ister.
Aynaların Daimi Olma Zorunluluğu
Sonsuz bir güzelliğin kendini göstermesi için aynalara (yani yaratılmış varlıklara, insanlara, kainata) ihtiyaç vardır. Eğer bu güzellik sonsuz (sermedi) ise, onun yansıyacağı aynaların da sürekli kırılıp yok olan geçici şeyler olması o sonsuz güzelliğin şanına yakışmaz. Bu yüzden, tecelli eden güzellik sonsuz olduğu için, o güzelliği yansıtan şuurlu aynaların da (insan ruhunun da) ebedi ve daimi olması gerekir.
Cümle ile Bağlantısı
İşte bu noktada sorduğunuz cümle devreye girer:
Eğer Allah'ın Cemal-i Sermedisi (sonsuz güzelliği) varsa ve biz de O'nun daimi aynaları isek, bizim O'na olan bağımız sadece dünyaya ait geçici bir ilişki olamaz.
Biz O'nu ezelde (kaynağında) gördük ve razı olduk (ezelde razı olmak).
Aynalar (ruhlar) daimi olduğuna göre, o sonsuz güzelliği ebediyen yansıtmaya devam edeceklerdir.
Dolayısıyla, ezeldeki o ilk buluşmada ilahi güzelliğe hayran olup razı olan bir ruh, ebediyet yolculuğunda da o güzellikten asla yüz çevirmez, rızasızlıktan uzak olur (ebedde razı olmamanın imkansızlığına numune olur).
Özetle; Güzellik sonsuzdur, aynalar daimidir; öyleyse o aynanın ezelde verdiği rıza hitabı, ebediyen o güzelliğe hayran ve razı kalacağının en büyük delilidir.
Bu geniş izah için çok teşekkür ederim. Emeği geçenlerden Allah razı olsun.Soru ile alakalı her türlü izah cevap kısmında verilmiş.