"Allahu Ehad İsm-i azamına dair yedinci nükte-i azam" diye başlıyor; ancak "ehad" ve "ehadiyet"ten ziyade "vahidiyet" anlatılıyor?
Değerli Kardeşimiz;
İkinci Şua'da cüz’î şeyler üstündeki tevhid mühürleri nazara veriliyor ki, zaten "ehad ve ehadiyet" de tevhidin cüzde ve cüzîdeki tecellisine deniliyor. Cüz’î şifa, cüz’î hidayet ve cüz’î rızık bu şuanın en bariz ifadeleridir ve bunlar ehad ve ehadiyet ile alakalıdırlar. Yani İkinci Şua ağırlıklı olarak ehad ve ehadiyetten bahsediyor. Bilhassa "teşahhusat-ı İlahi" tabiri tam manası ile ehadiyettir. İkinci Şua'daki bazı cümlelere göz atalım:
"Evet, hadsiz cemal ve kemâlât-ı İlâhiye ve nihayetsiz mehasin ve hüsn-ü Rabbânî ve hesapsız ihsanat ve bahâ-i Rahmânî ve gayetsiz kemâl-i cemâl-i Samedânî, ancak vahdet aynasında ve vahdet vasıtasıyla, şecere-i hilkatin nihâyâtındaki cüz'iyâtın simalarında temerküz eden cilve-i esmâda görünür."
"Meselâ, iktidarsız ve ihtiyarsız bir yavrunun imdadına umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkı ortasından beyaz, safi, temiz bir süt göndermek olan cüz'î fiil ise, tevhid nazarıyla bakıldığı vakit, birden, bütün yavruların pek çok harikulâde ve pek çok şefkatkârâne olan küllî ve umumî iaşeleri ve validelerini onlara musahhar etmeleriyle rahmet-i Rahmân'ın cemâl-i lâyezâlîsi kemâl-i şâşaa ile görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cemal gizlenir ve o cüz'î iaşe dahi esbaba ve tesadüfe ve tabiata havale edilir, bütün bütün kıymetini, belki mahiyetini kaybeder."
"Hem meselâ, müthiş bir hastalıktan şifa bulmak, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden, zemin denilen hastahane-i kübrâda bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczahane-i ekberden ilâçları ve dermanlarıyla şifa ihsan etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlakın cemâl-i şefkati ve mehasin-i rahîmiyeti küllî ve şâşaalı bir surette görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cüz'î fakat alîmâne, basîrâne, şuurkârâne olan şifa vermek dahi, câmid ilâçların hâsiyetlerine ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata verilir, bütün bütün mahiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder."
"İşte bu üç misale kıyasen, daire-i kesretin müntehâsındaki cüz'iyâtın, cüz'iyât-ı ahvâlinde, tevhid noktasında cemâl-i İlâhînin ve kemâl-i Rabbânînin binler envâı ve yüz bin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sabit olur."
"Evet, bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rızık, bir küçük ayna iken, tevhidin sırrıyla birden bütün emsaline omuz omuza verip ittisal ettiğinden, o nevi büyük aynaya dönüp, o nev'e mahsus cilvelenen bir çeşit cemâl-i İlâhîyi gösterir. Ve fâni, muvakkat olan güzellikle, bâki bir nevi hüsn-ü sermedîyi irâe eder."
"Hem o cüz'î zîhayatlarda pek zahir bir surette anlaşılır ki, onun Sânii onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Âdeta, o zîhayatın masnuiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir Zâtın mânevî bir teşahhusu, bir taayyünü, imana görünür."
"Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında gayet âşikâr bir tarzda o mânevî teşahhus, o kudsî taayyün, sırr-ı tevhidle, imanla müşahede olunur. Çünkü o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem' ve basar gibi mânâların hem numuneleri insanda var; o numunelerle onlara işaret eder. Çünkü meselâ, gözü veren Zat hem gözü görür hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin." (Şualar, İkinci Şua, Birinci Makam.)
Vahidiyetin ehadiyet içinde görünmesi; kâinatın umumundaki azametli tecellinin, daha bariz bir şekilde cüzler de de okunmasıdır. Dolayısı ile vahidiyet ehadiyet içine yerleşmiş oluyor.
Gayb ve şehadet âleminde hem vahidiyet hem de ehadiyet tecellisi beraber bulunduğu için, bu iki tecelli tarzını âlem-i gayb ve âlem-i şehadet şeklinde tasnif etmek mânasız olur.
Sema dairesi vahidiyetin, arzımız ve içindeki cüz’î daireler de ehadiyetin sahasıdır ki, her ikisi de âlem-i şehadettendir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Allahu Ehad: Tevhid-i ulûhiyete tasrihtir."lemaatta geçen bu cümlenin ikinci şua ile irtibatını izah EDERMİSİNİZ
Allahu Ehad: "Allah birdir, tektir." anlamına gelir. Bu ifade, özellikle İhlas Suresi'nin başlangıcında yer alan ve Allah'ın birliğini, eşsizliğini ve benzersizliğini vurgulayan temel bir tevhid kelimesidir. "Ehad" ismi, Allah'ın zatında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde hiçbir ortağı, benzeri, dengi veya eşi olmadığını ifade eder. O, külliyette ve cüziyatta, her şeyde ve her yerde bir ve tektir.
Tevhid-i Ulûhiyet: "Ulûhiyet", ibadet edilmeye layık olma, ilahlık vasfı demektir. "Tevhid-i ulûhiyet" ise, bütün ibadetlerin sadece ve sadece tek olan Allah'a yapılması gerektiğini ifade eden tevhidin bir mertebesidir. Yani, Allah'tan başka hiçbir varlığın ibadete layık olmadığını, bütün varlıkların ancak O'na kulluk etmesi gerektiğini belirtir. Bu, "La ilahe illallah" kelime-i tevhidinin temelini oluşturur.
Bu durumda cümlenin tamamı şu anlama gelir: "Allah birdir, tektir" ifadesi, Allah'ın ibadet edilmeye layık tek varlık olduğunu, bütün ibadetlerin sadece O'na yapılması gerektiğini açıkça beyan eder. Bu cümle, Allah'ın birliğinin sadece zatında değil, aynı zamanda ibadet ve kulluk noktasında da tek olduğunu vurgular.
"İkinci Şua", özellikle şu hususlarla "Allahu Ehad: Tevhid-i ulûhiyete tasrihtir." cümlesiyle güçlü bir irtibat kurar:
Ehadiyet ve Vahidiyet Farkı: "İkinci Şua", Allah'ın birliğini ifade eden "Vahidiyet" ve "Ehadiyet" kavramları arasındaki ince farkı açıklar.
Vahidiyet: Allah'ın küllî ve umumî tecelliyatıdır. Yani, bütün kâinatı bir bütün olarak, tek bir yaratıcının eseri olarak görmektir.
Ehadiyet: Allah'ın cüz'î ve hususi tecelliyatıdır. Yani, her bir varlıkta, hatta her bir zerrede Allah'ın birliğinin mührünü ve tecellisini görmektir. "Allahu Ehad" ifadesi, bu ehadiyet sırrını vurgular. Her bir varlık, kendi başına, tek başına Allah'ın birliğini gösteren bir delildir.
"İkinci Şua", kâinattaki her şeyin, hatta en küçük bir zerrenin bile, Allah'ın birliğine ve ibadete layık tek varlık olduğuna nasıl delil olduğunu akli ve mantıki delillerle ispat eder. Her bir varlık, kendi lisan-ı haliyle "Allahu Ehad" der ve "tevhid-i ulûhiyet"i ilan eder. Bu, "Allahu Ehad" isminin sadece bir sözden ibaret olmadığını, bilakis kâinatın her köşesinde tecelli eden bir hakikat olduğunu gösterir.
"İkinci Şua", tevhid-i ulûhiyetin, yani sadece Allah'a ibadet etmenin, insan fıtratının gereği olduğunu ve bütün peygamberlerin ortak davası olduğunu vurgular. Allah'ın Ehad isminin tecellileri, insanı O'na yönelmeye, O'nu birlemeye ve sadece O'na kulluk etmeye sevk eder.
"Tevhid-i ulûhiyet", şirkin (Allah'a ortak koşmanın) zıddıdır. "İkinci Şua", şirkin ne kadar büyük bir zulüm olduğunu, her bir mahlukun hakkına ve haysiyetine bir tecavüz olduğunu anlatır. "Allahu Ehad" demek, şirkin her türlüsünü reddetmek ve yalnızca Allah'a teslim olmaktır.
Dolayısıyla, "Lemaat"taki "Allahu Ehad: Tevhid-i ulûhiyete tasrihtir." cümlesi, "İkinci Şua"da genişçe açıklanan ve kâinatın her zerresinde tecelli eden Ehadiyet sırrının ve bu sırrın gereği olan mutlak tevhid-i ulûhiyetin kısa ve öz bir ifadesidir. "İkinci Şua", bu cümlenin derinliğini, delillerini ve kâinattaki yansımalarını detaylandırarak, okuyucunun imanını tahkiki bir seviyeye çıkarır.