"Bir dane çürümekle ölür, yüz daneyi cami bir sümbülü yerinde bırakır." Bu cümleyi, fena ve zeval ve ademin "başka vücutların unvanları" olduğu konusu ile birlikte açar mısınız?
Değerli Kardeşimiz;
"Ve fena ve zeval ve adem ise başka başka vücutların ünvanları olduğunu ve kesretli vücutları semere verdiğini ve zevale giden bir şey kendine bedel çok vücutları bıraktığını gösterir bir nüktedir. Bir zihayatın mevti ve zevali birçok vücutları meyve verip arkasında bırakır, sonra gider. Evet, bir fâni, çok cihetlerle baki kalır. Bir dane çürümekle ölür, yüz daneyi camî bir sümbülü yerinde bırakır. İşte bu sırra binaen mevt ve ademden ürkmek ve zevalden teessüf etmek yerinde değildir." (Lem'alar, Yirmi Dokuzuncu Lem'a, Beşinci Bab.)
Evet, mahlukat ve canlılar vefat etmekle yokluğa ve hiçliğe gitmiyorlar. Bekli daimi ve ebedî bir âleme intikal ediyorlar.
Bütün mahlukatın ve çok sanatlı mevcudatın varlık sahasına çıkıp tekrar gitmelerinin hikmeti; şuur sahibi olan insan, melek ve cinlere bir mütalaa olmak, onlara sanatkârları tanıttırmak ve Allah’ın isim ve sıfatlarını ilan ve tarif etmektir. Mevcudat ve mahlukat bu vazifeyi ifa ettikten sonra, şuur sahibi varlıkların zihin ve hafızlarında bir levha olarak ebediyen varlıklarını devam ettiriyorlar.
Aynı zamanda, mahlukat her şeyin resminin alınıp saklandığı misal âleminde de hayatlarını devam ettireceklerdir.
Yine mevcudat, şuur sahibi varlıkların hafızasından ve misal âlemindeki resimden başka olarak kader levhalarında varlıklarını ilmî bir surette devam ettirecekler. Yani mahlukat ve mevcudat maddi vücudunu kaybetmiş olsa bile, birçok cihetten hayatını ve varlığını devam ettirecekler. Bu yüzden, onların ölüp gitmesini ebedî bir yokluk ve hiçlik olarak görmemek gerekir denilmektedir.
Burada varlığını devam ettirmenin iki manası bulunuyor. Birisi kimlik ve manevi bekadır. Yani türler bekasını bir sonraki nesle irsiyet olarak bırakırlar. Mesela, baba neslini oğluna, o da kendi oğluna irsiyet şeklinde bırakır.
Diğeri ise, eşyanın bizzat bekasıdır. Eşya zaman nehrinde akıp gitmiş olsa da beka âleminde farklı bir boyutta varlığını devem ettirmektedir. Allah’ın hikmeti eşyayı bütünü ile yok etmeye müsaade etmez.
"Eşya zeval ve ademe gitmiyor, belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor; âlem-i şehadetten, âlem-i gayba gidiyor; âlem-i tağayyür ve fenadan, âlem-i nura, bekaya müteveccih oluyor..." (Mektubat, 24. Mektup, Birinci Makam)
"Daire-i ilim" denilince akla gelen mana şudur: Bu varlık âlemi, güneşleri ve yıldızlarıyla, hayvanları ve insanlarıyla, cinleri ve melekleriyle henüz yaratılmamışken, bütün bunların mahiyetleri Allah’ın ezelî ilminde mevcuttu. İşte, daire-i ilim bu “mahiyetler âlemi”dir.
Bunlar, yaratılmaları irade edildiğinde, ilahi kudretle varlık sahasına çıkarılırlar. İşte, varlık âleminde boy gösteren bütün bu “hakikatler âlemine” de “daire-i kudret” deniliyor.
Buna göre, “daire-i ilim” gayb âlemi, “daire-i kudret” ise şehadet âlemi oluyor. Şu anda yağan yağmurlar, konuşan insanlar, ötüşen kuşlar, şehadet âlemindedirler ve daire-i kudrettedirler. İlahi kudretle var olmuşlar ve vazifelerini ifa etmektedirler.
Kâinatın ilk tohumunun atıldığı andan ta kıyamete kadar yaratılacak bütün varlıklar ise şu anda gayb âlemindeler ve daire-i ilimde bulunuyorlar. Şu kudret dairesindeki eşya, vazifelerinin tamamlanmasıyla bu dünyadan göç ettiklerinde yine gayb âlemine göçmüş olacaklar, yani daire-i kudretten, daire-i ilme geçecekler.
"Bir mevcut, vücuttan gittikten sonra, zâhiren kendisi ademe, fenâya gider; fakat ifade ettiği mânâlar bâki kalır, mahfuz olur. Hüviyet-i misaliyesi ve sureti ve mahiyeti dahi âlem-i misalde ve âlem-i misalin nümuneleri olan elvâh-ı mahfuzada ve elvâh-ı mahfuzanın nümuneleri olan kuvve-i hafızalarda kalır. Demek, bir vücud-u surî kaybeder, yüzer vücud-u mânevî ve ilmî kazanır." (bk. age., İkinci Makam)
Bir şey fâni ve maddi vücudunu kaybetse bile manası bakidir, varlığını başka bir âlemde devam ettiriyor. Mesela, elma türünün manası ve ruhu, elmalar zevale gitse bile, ardından gelen başka elmalar vasıtası ile bekasını devam ettiriyor.
Misal âlemi bütün kâinatın bütün ahvalini muhafaza ediyor, ta ki bu manzaralar cennette sahiplerine gösterilsin. Bu da mevcudatın varlığını devam ettiren bir durumdur.
Dünya bir tarla veya sonsuzluk âlemine mahsulat yetiştiren bir tezgâh gibidir. Dünyadaki hiçbir netice ve mahsûlat heba ve ziyan edilmez. Hepsi ahiret âleminde kullanılmak üzere arşivleniyorlar ve muhafaza ediliyor.
Bütün eşya her hâli ve her tavrı ile Allah’ı isimleri ile beraber zikredip tesbih ediyor. Elbette üzerinde Allah’ın isimlerini gösterip ilan eden bu eşya, isimler gibi bekaya mazhar olmaları iktiza eder. Bâki isimlerin tecellisi de bâki olmak gerekir. Zira bu isimler kendi mana ve hükümlerini gösteren bu tecelli sahalarının yok olup zail olmasına müsaade etmez.
"Mevcudat, hususan zîhayat olanlar, vücud-u surîden gittikten sonra, bâki çok şeyleri bırakırlar, öyle giderler." (bk. age. ay., Beşinci İşaret)
Mevcudat maddi cesedini bıraksa bile birçok kayıtlarla baki ve sermedi vücutları ve varlıkları kazanıyor. Bir vücudu terk etmeye bedel binlerce vücudu kazanıyor. Öyle ise fena ve fânilik çok sınırlı ve nisbî bir mefhumdur. Üstelik insanın bedeni haşirde aynı ile tekrar iade edilecektir. Sair cansız mahlukat ise yukarıda izah edildiği gibi varlıklarına devam edecekler. Vücud-u daimî varken, fena-yı mutlak muhal ve imkânsızdır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü