Risale-i Nurlar neden sadeleştirilmiyor, herkesin anlayacağı hâle getirilmiyor? Dili çok ağır!..

Risale-i Nurlar neden sadeleştirilmiyor, herkesin anlayacağı hâle getirilmiyor? Dili çok ağır!..
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Risale-i Nur 1926 ile 1960 yılları arasında kaleme alınmıştır. Dolayısıyla bu zamanın dili ile yazılması imkânsızdır. Külliyat'tan bazı eserler; -Muhakemat, İşaratü’lİ’caz, Mesnev-i Nuriye, Sunuhat, İşarat gibi- 1911 ve öncelerinde yazılmıştır. Böyle olunca, bu zamanın dili ile yazılması düşünülemez.

Risale-i Nur'un dilinde, ekseri olarak Allah’ın isimleri ve sıfatları ve Kur'ani tabirler hakim ve galip olduğu için, bunları gayret edip öğrenmek elzemdir. Kısacık dünya hayatını temin için her şeyi öğrenmeye çalışıp çabalamak aklın gereği ise, ebedi hayatın vesikası hükmünde olan dini tabirleri öğrenmek; hem aklın hem de hakikatin gereğidir.

Risale-i Nur'un dili; hem dinimizi öğrenmek açısından, hem de geçmiş kültürümüzü talim açısından bir köprü vazifesi görüyor. Onun için kuşaklar arasında kesinti ve kopukluk olmamak için, ceddimizin dilini öğrenmek ve öğreten eserleri tahrif etmemek gerekir.

Risale-i Nur'a bizim adapte olmamız lazım, yoksa onu kendimize adapte edersek hakikate zulüm olur.

Risale-i Nur manevi ve İlhami bir tefsirdir, kelimelerini ve cümlelerini tam manası ile tercüme etmek ve sadeleştirmek mümkün değildir. Bu yüzden gayret edip orijinal diline aşina olup, orijinal manalarını talim etmeliyiz. Neticede sadeleştirme işini de birisi yapacağı için, onun anladığı ile kısıtlı kalacak; halbuki "Said Nursi ne demek istedi" ile "filanca ne dedi" arasında çok azim bir fark vardır.

Risale-i Nurlar iman, marifet ve hakikat deryasıdır. Elbette ki, her okuyucu bu deryanın derinliklerine dalamaz ve orada yüzemez. Bazıları onun sahilinde dolaşıp dururken, gavvas olanlar o deryanın derinliklerine dalar, çeşit çeşit mücevheratlar, pırlantalar ve zümrütler çıkartır. Herkes denizden kabı kadar su alır. Denizlerde ve deryalarda sayısız mahlûkat var. Orada hamsi balığı da su içer, balina da. İğne kadar bir balık ta yüzer, balina balığı da.

Bu eserleri dikkatle okumayanlar, onda gizli olan derin manaları anlayamaz, onun zerafet ve letafetini hissedemezler. İdrak ve anlama ayrı bir nimet ve İlahi bir lütuftur.

  • Risale-i Nur'u sadeleştirilmenin mahzurlarını kısa maddeler halinde izah edelim.

Birinci Madde: Hiçbir sadeleştirme aslının yerini tutmaz. Yani bütün sadeleştirme ve çeviriler, sadeleştiren ve çeviren insanların anlayışı ve kapasitesi ile sınırlıdır. Öyle ise Said Nursi Hazretlerinin orijinal ne dediği ile sadeleştiren kişinin ne dediği farklı olacaktır, kimse bunu ona tercih etmek istemez.

İkinci Madde: Risale-i Nurların Osmanlıca denilen veya anlaşılması zor addedilen kelimelerinin ekserisi ya terimdir ya da Allah’ın isim ve sıfatlarıdır. İsimlerin değiştirilememesi cihanşümul bir kaidedir. Terimlerin bir kelime ile muadilini bulmak ise imkânsızdır. Öyle ise Risale-i Nurların kahir ekseriyetini sadeleştirmek imkânsız, hatta muhaldir denilebilir.

Üçüncü Madde: Hâlihazırdaki Türkçe yetersiz ve eksik olması sebebi ile Risale-i Nur gibi zengin ve geniş bir tefsirin sadeleştirilmesinde yeterli olmaz. Faraza günümüz Türkçesinde şu kadar kelime varsa, Risale-i Nurların kelime dağarcığında onun daha fazlası var. Bu sebeple biri birisini çevirmekte yeterli değildir. Mesela Risale-i Nurlarda geçen "ehadiyet, vahidiyet, cüziyet ve külliyet, mana-yı ismi ve mana-yı harfi, şuunat, şe'n, kesrette vahdet,.." gibi terim ve tabirler ne ile çevrilebilir acaba.

Dördüncü Madde: Osmanlıca kelimelerinin şimdiki nesillerce bilinmemesi bir marazdır; dil açısından bir fakirliktir. Bu hastalığın tedavisi eğitim ve öğretimdir. Yoksa Risale-i Nurlar gibi bizim kuşağa, ceddimizin mirasında köprü vazifesi gören müstesna kaynakları, kendimiz gibi yolunmuş kuşa çevirmek çare değildir. Yani onu kendimize benzetmek yerine, bizim çabalayıp ona benzememiz icap eder.

Beşinci Madde: Kısacık dünya hayatı için İngilizce gibi yabancı dilleri ve fenleri öğrenmekte sıkıntı çekmeyen birisi, neden ebedî saadetin teminatı ve vesikası hükmünde olan Risale-i Nurların orijinal dilini öğrenmekte bir gayret göstermiyor. Gerçekten de bu, hayret edilecek bir durum. Böyle keyfi ve hevai şeyler için Risale-i Nurların aslı ile oynamak hiç de vicdan ile bağdaşmaz kanaatindeyiz.

Altıncı Madde: İzahlı dersler, mütalaa ve müzakere zaten sadeleştirmenin yerini dolduruyor. Bu gibi güzel ve feyizli yollar varken, öyle yollara tevessül etmek akıl kârı değildir diye düşünüyoruz.

Yedinci Madde: "Risale-i Nurların diğer dillere tercüme edilmesi nasıl mümkünse, sadeleştirmesi de aynı şekilde mümkündür" demek çok sathi bir bakış açısıdır. Zira tercüme iki dil arasında olur ve normal bir durumdur. Lakin sadeleştirme bir dilin içindeki yozlaşmadan gelen bir hastalıktır. Hastalığı tedavi etmek yerine hastalığın suyuna gitmek cinayet olur.

Sekizinci Madde: Orijinali bozmadan asliyetini muhafaza ederek yapılan şerh ve izahlara karşı olmak doğru değildir. Yalnız yapılan bu şerh ve izahlar ile orijinal metni temyiz etmek için, şerh ve izahların harici bir çalışma olarak yapılması daha makul olur. Merhem Mehmed Kırkıncı Hoca Efendi ile Merhem Alaaddin Başar’ın kitapları gibi. Böyle birçok güzel ve meşru yol varken, sadeleştirmeye gitmek hoş değildir.

Dokuzuncu Madde: Risale-i Nur'u talim aşamasında lügat kullanmak veya onu izah eden başka kaynaklardan faydalanmak güzeldir ve çok faydalıdır. Bazı neşriyatların yaptığı kelime açıklamalı kitaplardan faydalanmak da lazımdır. Bütün vasıtaların tek gayesi Risale-i Nur'u anlamak olmalıdır. Bu gaye esas alınırsa, o gibi eserlerden faydalanmanın bir mahzuru olmaz. Öyle ise sadeleştirme yerine bu gibi vasıtalardan faydalanarak anlamaya çalışabiliriz.

Onuncu Madde: Umum-i belva, insanların genelinde görünen ve yaygın olan bir müşkülat demektir. Türkçemizin yolunmuş cücüğe çevrilmesi umum-i belva değil, umum-i kanserdir. Hâlihazırdaki gençlerimizin kelime haznesi yüz ila iki yüz kelime arasındadır ki, bunun en az yüz kelimesi argo ya da gak gurk nevindendir. Hal böyle olunca, Risale-i Nurları bu gençlerin seviyesine indirmek için, yüz kelime ile sadeleştirmek gerekecek ki, bunu becerebilen varsa çıksın meydana.

On Birinci Madde: Üstad Hazretleri eski telifatlarını kelime düzenlemesi açısından değil, Eski Said, Yeni Said meşrebi noktasından gözden geçirmiştir. Malum Eski Said dönemi hem içtimai hem siyasi meşrep eksenli bir dönemdir. Yeni Said dönemi ise ağırlıklı iman ve ahlaka hizmeti esas alan bir dönemdir. Şayet dil bakımından bir gözden geçirme olsa idi, Muhâkemat adlı eseri o şekilde bırakmazdı vesselam...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 51.076
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

EnesKanaat
Risale-i Nur, rahnelenen (yaralanan) Türkçe'mize çok önemli ve değerli Kur'anî ve İslâmî kelimeleri kazandırarak büyük hizmet yapmaktadır. Mesela, Kitab-ı Mübîn İmam-ı Mübîn, Ahsen-i Takvîm, Esfel-i Sâfilîn, A'lâ-i İlliyîn bu kelimelerden bazıları olmaktadır.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
EnesKanaat
1932 yılında kurulan Türk Dil Cemiyeti (Bugünkü Türk Dil Kurumu) lisanımızda yer alan Arapça ve Farsça kelimeleri çıkartarak lisanımızın İslâmiyet'le ve Kur'anla bağlarını koparmaya çalışmıştır. Emirdağ Lahikasında ise Türk lisanın sadmelere (darbelere) uğramasından ötürü Risale-i Nur'un lisan üzerinde de imam olacağına, yani yarın halis Türkçe olan Risale-i Nur'un imtiyaz kazanacağına ve diğerlerinin terkedileceğine dair Kur'anın işaretinin bulunduğu belirtilmektedir. Bu nedenle, Emirdağ Lahikası'nda bulunan söz konusu hususun hayatımızda bir düstur olması gerekmektedir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
sessizyolcu
Çok teşekkür ederiz,çok net bir açıklama olmuş,soru sormaya gerek yok.Ayrıca uzun bir müddettir risale-i nur ile ilgilenmeme rağmen sitenizi bugün keşfettim ve bugün üye oldum.Metin şerhleriniz çok işime yarayacak hem de çok.Şimdiden teşekkürler
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
hamditas

Birincisi: Nur Risalelerini sadeleştirme hakkını nereden ve kimden alıyorsunuz? Bir müellifin eserlerinden istifade etmek, okuyucuya, onun kitaplarında tasarruf etme yetkisini verir mi?
İkincisi: Nur Risaleleri zengin bir kelime kadrosuna sahiptir. Ben lügatini hazırladım ve yeni nesillerce bilinmeyen on bini aşkın kelime buldum. Bilinenleri de sayarsak kelime sayısı en az ikiye katlanır. Oysa, sade dille yazınca okumalarını ve anlamalarını umduğunuz insanlar azamî bin kelime kullanıyorlar. Bu durumda, lisan ve lügat ilmine vâkıf olan herkes bilir ki, mânaları zâyi etmeksizin sadeleştirme yapmak muhaldir. İnsafla düşün, yirmi bin kelimeyi bin kelimeyle ifade etmek mümkün olabilir mi hiç?
Üçüncüsü: Erbabına malumdur ki, dil ile düşünce arasında paralellik vardır. İnsan, sahibi olduğu kelimeler kadar düşünebilir. Risale diline sahip olmak demek, aynı zamanda tefekkür alanını genişletmek demektir. Bu kıymetli eserlerin önemli faydalarından biri de budur. Bu hikmeti kesip atmak zulüm olamaz mı?
Dördüncüsü: Risalelerde Bediüzzaman Hazretlerinin kendine has bir üslûbu vardır. Belâgat, fesahat, cezâlet ve selâsetten süzülen fevkalâde müessir bir üslûp. Hem akla, hem de kalbe tesir ediyor. Bu bedi üslûbu parçalamak ve tesirini kırmak cinayet olmaz mı? 
Beşincisi: Lisanımız bir asırdır sadmelerle sarsılıyor. Kırpıla kırpıla fakir bırakıldı, tefekkür dili olmaktan uzaklaştırıldı. Nur Risalelerinin bir hizmeti de lisanı muhafaza etmek ve ortak bir dil kurmaktır. Siz aksi istikamette hareket etmekle yıkıcıları sevindirmiş olmuyor musunuz?
Altıncısı: Siz de bilirsiniz ki, her ilmin kendine has ıstılahları, terimleri, kavramları vardır. O ilmi elde etmek isteyen adam, bu kelimeleri öğrenmek zorundadır. O ilmi bilmek, terimleri sindirmekle mümkündür. Risalelerde de iman ilmi anlatılıyor. Onun da terimleri var. Bu terimlerin günlük dilde karşılıkları yoktur ki yerine konabilsin. Risalelerin dili, îmanın dilidir. Îmanın dili tercüme edilebilir mi, edilirse ruhu incinmez mi?
Yedincisi: Bazı kimseler Risaleleri okumak istiyorlar da anlamakta zorlandıkları için mi okumuyorlar sanıyorsun. Hayır! Nurları, enfüsî âleminde sorgulaması olan ve hakikati arayanlar okur. Bu niteliklere sahip her yaştan ve her baştan insan okuyor zaten. Anlamak için lügatlere bakıyor, bilmediklerini soruyor ve istifade ediyorlar. Bu o kadar açık ki delil bile istemiyor. İnsanlar daha çok namaz kılsınlar diye caminin dışına seccade sermekle namaz kılanların sayısı artar mı?
Sekizincisi: Sadeleştirme örneklerini inceledim, hakiki metinden hiç de daha anlaşılır olmadıklarını gördüm. Risalelerin anlaşılıp anlaşılamaması sadece kelimelerle ilgili değil ki. Ortada derin ve ince bir ilim var, dikkat ve itina istiyor. Zengin kelime kadrosu onun sadece bir yönü. Bazı kelimelerin yerine başkalarını koymakla, belki bir derece bilinen kelimelerin sayısını artırmışsın, ama esas dokuyu bozmakla da onu daha karışık bir hâle getirmişsin. Bunun neresinde sadelik?
Dokuzuncusu: Risalelerin şiirli bir dili vardır. Ahengi ruhlara tesir eder, kalbin en derin ve ince hislerini lerzeye getirir. İnsan da sadece akıldan ibaret değildir. Akla iyilik edeceğim diye kalbe darbe vurmak akıllılık mıdır? Sadeleştirme unvanı altında bu harika, sanatlı, revnaklı, fasih ve selis üslubu tahrip etmek nurlara en büyük zararı vermektir. Mâlum ya, bazen gafil dost düşmandan ziyade zarar verebilir!
Onuncusu: Kaldı ki, Nurlardan istifade ettikten sonra, sizin gibi kalem erbabı zâtlar, bu hakikatleri yazabilir, her edebi türde eserler verebilirler. Buna hiçbir engel yoktur. Nurlar, yazılarınıza ruh olmak kaydıyla roman, hikaye, inceleme, deneme, şiir ve saire yazmanıza ne mâni var? Risalelere hemen muhatap olamayanlar sizin eserlerinizi okur, istifade eder, hakikati bulabilirler. Daha fazlasını isteyince de Nurları okumaya başlarlar. Nitekim böyle de oluyor. Nice Nur Talebesi yazar var dünyada. Kitapları basılıyor, satılıyor, okunuyor. Sizin de mâdem ilminiz ve edebi kabiliyetiniz var, gösteriniz, işte meydan! Bu yazarlar kendileri adına yazıyor ve konuşuyorlar. Nurlara halel getirmeleri söz konusu olmuyor. Çünkü Risaleler adına konuşmuyor ve yazmıyorlar.
On birincisi: Muarızlar, Nurların önüne perde çekmek ve insanları onu tanımaktan alıkoymak için her yolu denediler, ama muvaffak olamadılar. Siz ise, Nurların sadesi, lügatlisi, meâllisi ve saire derken araya perdeler koyuyorsunuz ve koyacaksınız. "Kötü para iyi parayı kovar" misâli, sizin yapay dilinizle yazılanlar Nurlara perde oluyor ve olacak. Zamanla bu perdeler hem daha da artacak, hem de daha fazla kalınlaşacak. Hakiki Nurlar, zaman zaman hatırlanan birer mübârek yadigâr haline gelecek!
On ikincisi: İnsanları zıvanadan çıkaran mühim âmillerden biri de para hırsıdır. Bu mübârek eserler iyi de alıcı buluyor, çünkü herkesin ihtiyacı var. Sade basım, yalın yayım derken korkarım ki, bazı paracıların iştahını kabartırsınız. Cevşen ticareti meydanda! O zaman her bezirgan, canı nasıl isterse ve ne kadar isterse o kadar basar ve satar. Biliyorum ki, siz bu çalışmayı para için yapmazsınız, ama başkalarına kötü örnek olmaktan korkmuyor musunuz? Mâlum, “sebep olan yapan gibidir” diye bir düsturumuz var!
On üçüncüsü: Sizin Risale neşir hakkınız yok diye biliyorum. Var da ben mi bilmiyorum. Sahi, siz Risale basma ve yayma hakkını kimden aldınız? Muhterem müellifin vâris tayin ettikleri mâlum. Siz de onlardan mısınız? İzniniz yoksa bu fiilinizin hesabını nasıl vereceksiniz? Biliyorum ki, vârislerden hiç biri yaptıklarınızı uygun bulmayacak. Öyleyse siz ne hakla ve hangi hukuka dayanarak bu eserleri bastırıp yaymayı düşünebiliyorsunuz!
On dördüncüsü: Mesele sadece sadeleştirme de değil. Kimi sayfanın altına meal koyuyor, kimi metnin yanına sözlük yerleştiriyor, kimi kitabın önüne önsöz, takdim, biyografi ekliyor! Öyle ya, bu mübârek Kurân tefsirine herkes ne isterse yapabilir! Yeter ki aslını kaybetsin! Her yol mubah! Bunları yapmak için kimden fetva alınıyor, merak ediyorum! Bu hususlarda Üstadımızın ve sadık Nur Talebelerinin kanaatini gayet güzel özetleyen bir mektubu iktibas edeyim. Mektup Zübeyr Ağabey tarafından yazılmış, Üstadımızın varislerinden olan beş sadık talebenin imzasıyla neşredilmiştir. İlgili bölümünü aynen alıyorum: "İkinci mübarek ve müjdeli mektubunuzu aldım. Bugünkü neslin bilmediği, fakat ihtiyacına binaen öğrenmek zaruretinde olduğu kelimeleri, Üstadımızın harikulade üslup ve belagatını ve hakikatleri ifade sadedinde istimal ettiği lügatleri aynen muhafaza etmekle hepimiz mükellef bulunmaktayız. Hem, merhum ve muazzez Üstadımızın sağlığında, bu hususlarda, ya sahife sonlarında veya satır içinde lügatlerin yanına parantez içinde yazılıp yazılmayacağına veyahut bir Risale-i Nur mecmuasının sonuna lügatçe ilavesine dair istenilen müsaadelere, mübeccel Üstadımız izin vermemiştir. Bir defasında şöyle buyurmuşlardı: "Bu, Risale-i Nuru tahriftir. Bir zaman birisi yapmak istedi, çok zarar verdi. Okuyanlar biraz zahmet çeksinler, lügatlerden arayıp bulsunlar."
On beşincisi: Tercümeleri kendinize delil yapıyorsunuz. Böyle kıyas mı olur, insaf ediniz! Hiç lisan bilmeyenlere tercüme etmek bir zarurettir. Zaruret ise haramı bile helâl kılar. Açlıktan ölme tehlikesi geçiren adam haram etten doymayacak kadar yiyebilir. Ama başkası bu ruhsattan istifade edemez. Bu misâli meselemize tatbik ediniz! Türkî lisan bilmeyenler, muztar adamlardır. Sizin muhataplarınız böyle mi? Nasıl unutursunuz ki, Risaleler onların diliyle yazıldı. Risale dili muhataplarınıza yabancı değil, muhataplarınız bu dile yabanî. Onları buraya getirmek gerek. Yoksa bunu oraya taşımak için derisini yüzmek akıl kârı değildir. Müfsitler de dil uygulamalarıyla bunu yapmak niyetindeydiler zaten. Ezanı ve namaz surelerini tahrif için az mı didindiler! Nurlarda dil ve üslûp canlı deri gibidir. Elbise gibi olsa, belki onu soyar, kendi modanıza göre bir libas giydirebilirdiniz! 
On altıncısı: Evet, Risalelerde mânası hemen kavranamayan bölümler vardır. Ama hepsi böyle mi? Kolayca anlaşılan, sezilen, sevilen bölümler de var. Nurlara yeni muhatap olan bunlardan başlamalı. Sonra öbürlerini de okur, onlardan da faydalanır. 
On yedincisi: Risalelerin bir gazete yazısı gibi basit olmayışından dolayı bir câzibesi var. O bezme ancak lâyık olanlar girebilir. İhtiyacını hisseden ve iştiyak duyanlar talebe olabilir. Onu arayanlar bulabilir, bulmalıdır. O, popüler bir meta değildir. Biraz istek, biraz talep, biraz da gayret lâzım. Ucuz bir mal olmamalı Nurlar. Hemencecik tüketilememeli. Tüketim kültürü yaygınlaştı. Bu kültürün etkisinde kalanlar kolay elde ettiklerinin kıymetini bilmezler. Pahalı olan ve zor elde edilen daha değerlidir. Bu sakat kültürün bir aktörü mü olmak istiyorsunuz? Olabilir, sözüm yok, ama yeter ki bunu Nurlarla yapmayın!
On sekizincisi: Nurlardaki derin meseleleri anlamak ve tam feyiz almak için toplu okumalar ve müzakereler yapılır. Talebeler, birbirinin anlayışından ve uygulamasından istifade ederler. Mesleğimizin mühim bir esası da budur. Zaman cemaat zamanıdır. Bu hususa ne kadar ehemmiyet verilse azdır. İlminiz ve iktidarınız varsa buraya sarf ediniz!
On dokuzuncusu: Bu bîçâre kardeşiniz Risaleleri üniversitede tanıdı. Ne arabî bilirdi, ne farisî. Nurun talebelerinden etkilendi ve anladı ki, onları böyle yapan Kurân Nurlarıdır. Okumaya başladı. Anlamakta biraz zorlandı. Ama önemine inanmıştı okumanın. Yüzünde ve hayatında nur parlayan talebeleri görüyordu. Şevke geldi, gayret etti. Nurlar kapılarını ona da açtı... İşte fıtrî yol budur. Risaleler, kalbime iman, aklıma nur, dilime söz ve elime kalem verdi. Herkese de verebilir. Siz de aynı yollardan geçmediniz mi? Öyleyse bu bidat niye? Öyle ya, bidat her sahada olabilir. Her bidat mebdede câzip görünür. Oysa, devamı ve neticesi vahimdir. Sonra nedamet cehenneminde yanarsınız, ama kâr etmez!
Yirmincisi: Dehşetli bir zamandayız. Her tarafta dalalet selleri akıyor. Bidat fırtınaları esiyor. Nurun duvarlarında delikler açmak akıl kârı değildir. Dalalet hücumuna karşı en son kale Nur Risaleleridir. Bidat fırtınalarını neticesiz bırakan da yine odur. Niyetiniz ne olursa olsun, yaptıklarınızla bu son kaleyi de içeriden tahrip ediyorsunuz!
Hazer ediniz! Kırık dökük kelimelerinize ve dünyevîlik kokusu sinmiş tâbirlerinize güvenmeyiniz. Nefsiniz sizi aldatmasın. Size ve bize düşen onun aslını titizlikle korumaktır. Her ilave ve her noksan ona vurulmuş bir darbedir. Ehil olmayanlara kapı açmaktır. Yağmacılara zemin hazırlamaktır. Ne niyetle olursa olsun her tahrif bir tahriptir. Aslını bozar. Sûretini yırtar. Özünü zedeler. Tesirini kırar... Meslek bozulur. Cemaat çözülür. Nur Risalelerinin câzibesi kendini okutmaya kâfidir. O, ruhları ilham yağmurlarıyla serinletir. Gönülleri velâyet nesimiyle ferahlatır. Onun üslûbu harikadır. Dili zengindir. Anlatımı fıtrîdir. Her harfine ihlas ve samimiyet kokusu sinmiştir. Her noktasının altında feragat nuru vardır. Nurların dilini ve üslûbunu bozup insanlara göstermek, "İşte nur budur!" demek hak mıdır, adalet midir, hizmet midir, yoksa tahrif ve tahrip midir? İnsafınıza havale ediyorum!

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
YusufEsma

Sadeleştirilme konusu anladığım kadarıyla pek uygun görülmüyor. Genç nesillerin rahat bir şekilde anlayabilmesi ve Kuran hakikatlarına ilgili olması için ''okuma - anlama- anlatma '' yöntemler üzerinde kafa yormak daha faydalı diye düşünüyorum.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...