"Ahir zamanda İsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur'an ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacaklar." Bu hadisin kaynağı hakkında bilgi verir misiniz?
- Son din İslâm'dır; başka dine mensup olan imanlı sayılır mı?
Değerli Kardeşimiz;
"Hatta, hadis-i sahihle, ahir zamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar." (Lem'alar, Yirminci Lem'a, Haşiye.)
Bu ifadenin bir tek hadis olarak değil, ayet ve hadislerden işaretlerle yapılan bir derleme olduğu anlaşılıyor. Bu manaya işaret eden bir hadis-i şerif şöyle:
“Sizler Rumlarla güvenli bir barış yapacaksınız. (Sonra) Siz ve onlar (birleşip) arkanızdan (saldıran başka) bir düşmanla savaşacaksınız." (Ebû Dâvûd, Cihad, 156, Melahim 2; İbn Mace, Fiten 35; Ahmed b. Hanbel, IV-91; V-372, 409. Ayrıca bk. Kenzü’l-Ummal, h.no: 38451; 31526.)
Sorunun ikinci kısmına gelince;
Dinler arası ittifak bazı müşterek konularda birlikte hareket etmek demektir. Bunun da dinin özüne ve ruhuna aykırı bir durum olmaması halinde bir sakıncası yoktur. Mesela, İslâm ve Hristiyanlığın ortak düşmanı olan komünizme karşı birlikte mücadele edilmesi ve dayanışma içinde olunması ne dinen ne de siyaseten mahsurlu değildir. Böyle bir ittifakın meşruluğuna dair Kur’ân ve sünnette çok deliller bulunduğu gibi, Resul-i Ekrem Efendimiz (asm)'in de bizzat uygulamaları mevcuttur.
İnsanların ekserisi diyalog ve ittifak hususunu yanlış anlıyorlar. İslâmiyetin hakikatlerinde hiçbir şüphe ve noksanlık yoktur ki, tebliğ ederken herhangi bir tereddüt yaşayalım. Acaba gerçekten Müslüman olup da muhakeme-i akliye ile Yahudi ve Hristiyan olan kaç kişi vardır. Bazı cahillerin menfaat mukabilinde Hristiyan olmasının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Nitekim ciddi bir araştırma yapıldığında bu kimselerin İslâm’ı anlamadıkları hatta tam manasıyla Müslüman olmadıkları görülecektir. Ehl-i Kitaptan Müslüman olanlar ise, genellikle ilim ve fikir adamlarıdır. Hatta birçok papazın da Müslüman oldukları bir hakikattir.
İslâm dini en son, en mükemmel ve hak dindir. İslâm, barış ve hoşgörü ortamlarında yeşermiş ve bütün cihana yayılmıştır. Günümüzde Hristiyanlardan pek çok ilim ve fikir adamı araştırmaları neticesinde İslâm’ı seçmişler ve seçmeye de devam ediyorlar. Avrupa’da Hristiyan asıllı Müslümanların sayısı, yüz binleri geçmektedir. Özelikle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ortaya koyduğu düsturlar ve birçok dile çevrilen Risale-i Nur’un mukni ve ulvî hakikatları ve Nur talebelerinin gayretleri sayesinde Kur’ânın elmas gibi hakikatları bütün dünyaya ulaşmış ve birçok insanın hidayetine vesile olmuştur. Bize düşen İslâm’ın hakikatlerini hayatmıza mal edip, doğru İslâmiyet’i ve onun güneş gibi ulvî hakikatlerini bütün dünyaya anlatmaktır.
“Eğer biz ahlak-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef'alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler; belki Küre-i Arz'ın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyet'e dehalet edecekler.” (Hutbe-i Şamiye)
"Âhir zamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm.) bir lakaytlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda hazret-i İsanın din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve hazret-i İsaya mensup Hristiyanların mazlumlarının çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.” (Kastamonu Lâhikası, 76. Mektup.)
İslâm’a göre din ve dinin kaynaklarını duymamış, görmemiş ve bilmemiş biri mesul değildir. Yani İslâm’ı tahkik edip değerlendirecek imkânı olmayan her insan ehl-i necattır. Bu değerlendirme ikinci dünya savaşında demir perde denilen komünist rejimin baskısı altında zulüm çeken çaresiz ve habersiz Hristiyanlar hakkında yapılan hususi bir değerlendirmedir; umumi bir hüküm değildir.
Üstad Hazretlerini bu fikrini, ayet ve Ehl-i sünnetin şu hükümleri de teyit ediyor:
“Fakat zaman-ı fetrette وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bilittifak, teferruattaki hatiatlarından muahezeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eşarîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i ilâhî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür, etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.” (Mektûbat, 28. Mektup, Sekizinci Risale.)
Yukarıdaki mülahazalar ışığında “İsevîlerin hakiki dindarları” tabirini iki şekilde anlamak mümkündür.
Birisi; İslâm dini ile müşerref olmuş Hristiyanlardır. Yani Hristiyanlıktan İslâm’a geçmiş kesimlere işaret etmek için konulan bir semboldür. Nasıl ki, "Müslüman Türkler" denildiğinde bir kavme atıf yapılıyorsa, aynı şekilde hakiki dindar İseviler tabirinde de Müslüman İsevilere işaret vardır.
İkincisi; samimi bir şekilde komünizm karşısında mücadele eden dindar, ama mutaasıp ve bağnaz olmayan Hristiyanlardır. Bunlar dinin komünizm karşısında muhafaza olması için İslâm ile ittifak ediyorlar.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü