Akıl, Kalp, Ruhumuzu en güzel şekilde nasıl doyururuz?
Değerli Kardeşimiz;
Beden, nasıl vitaminsiz ve besinsiz kaldığı zaman zaafa uğrayıp hastalanıyorsa, aynı şekilde insanın manevi aza ve duyguları da imansız ve ibadetsiz kaldığı zaman zaafa uğrayıp hastalanır. Bunun mana-yı muhalifini düşünecek olursak, meselâ göz c vitaminini yeterli miktarda aldığı zaman görme melekesi nasıl kuvvet ve keskinlik kazanıyorsa, aynı şekilde manevî aza ve duygular da iman ve marifet gıdasını iyi alırsa kuvvet ve keskinlik kazanıyor.
Bedenimizin sadece beslenmesi yeterli değildir, nasıl ve neyle beslendiği de mühimdir. Bir insan besleniyorum diye zehirli bir bitki yerse ya hastalanır ya da ölür. Bu bakımdan, ne ile beslediğimiz en az beslenmenin kendi kadar mühimdir. Aynı şekilde manevî azalarımızı ne ile beslediğimiz besleme kadar mühimdir. "Kalbin ve ruhun gıdası müzik ve malayani şeyler değil, Allah’a iman ve onun marifetidir." Biz kalbe ne kadar iman ve marifet verirsek, kalp o nispette kuvvet ve keskinlik kazanır.
İmanın mahalli, muhabbetin merkezi ve esmanın tecelligâhı olan kalp; iman, marifet, muhabbet, zikir ve namaz âli hakikatlerle, ulvî ibadetlerle tatmin olur ve huzura kavuşur. “Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah’ı zikirle tatmin olur.” (Ra’d, 13/28)
Kalbin çarklarını işlettirip çalıştıracak enerji, iman ve marifettir. Maddî kalbimiz nasıl kan dolaşımı ile çalışıyor ise, manevî kalbimiz de iman ve marifet kanı ile çalışır ve onun ile hayat bulur. Allah insanın maddî bedenine nasıl bir sistem kurdu ise, aynı şekilde manevî bedenimiz de bir sistem kurmuştur.
Maddî bedende göze havucun içindeki vitamin gerekirken, manevî göze de kâinat sanatının üstündeki o güzel renkler cümbüşü gerekiyor. Beyne kan ve hava gerekirken, akla ulvi ve tefekkürü manalar, kalbe de iman ve marifet gerekiyor.
İşte bunların neticesinde kalp keskinlik ve nuranilik kazanıyor. Yani manevî kalbimizi önce beslemek sonra da doğru bir besinle beslemek gerekiyor ki, bu doğru besin de iman ve marifettir.
İnsan, iman, ibadet ve marifet için yaratılmıştır. Marifetin, yani Allah’ı tanımanın bir ciheti de O’nun sonsuz ve muhit bir ilim sahibi olduğunu bilmektir.
“Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır.” (20. Mektup)
"Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır." (20. Mektup)
İnsan, iman, ibadet ve marifet için yaratılmıştır. Marifet, Allah’ı sonsuz ve muhit bir ilim sahibi olduğunu bilmektir
Marifullah; Allah’ı bütün esmâ ve sıfatlarıyla ve şuunatıyla tanımaktır.
Marifetullah; Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ı taklit edilmez harika eserleriyle tanımak, her varlığın arkasında O’nun nihayetsiz ilmini, sonsuz kudretini ve mutlak iradesini okumaktır.
“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zâriyat, 56) ayet-i kerimesindeki “ibadet” lafzına birçok tefsir âlimi “marifet” manası vermişlerdir.
Evet, bilmek başkadır, tanımak başka. Biz, arıyı bal yapan bir böcek olarak biliriz ama onun üzerinde ihtisas yapanlar onu derinlemesine tanırlar.
Biz, gözü gören bir organ olarak biliriz ama bir göz doktoru onu tanımak için altı yıl tıp eğitimi alır, sonra da o sahada ihtisas yapar.
Toprağı bilmek başkadır, tanımak başkadır. Bir gram toprakta milyarlarca bakteri olduğu söyleniyor.
Biz, dişi biliriz ama tanımayız. “Diş Hekimliği Fakülteleri” dişi tanımak, tedavi etmek veya diş yapmak için çeşitli dallara ayrılmış, ciltlerle kitaplar yazılmış, yüzlerce profesör yetişmiştir.
Fizik, kimya, biyoloji gibi ilimler de çeşitli dallara ayrılmıştır. Biyolojinin bir dalı olan “Botanik” sadece bitkileri incelemektedir.
Bir mimarın Selimiye Camii’ne bakışı ile bizim bakışımız arasında mukayese edilmeyecek derecede fark vardır. Bir sanat erbabı tarihi eserlerdeki sanat inceliklerini en ince detaylarına kadar bilir. Bunun içindir ki, başta İstanbul olmak üzere tarihi eserlerin bulunduğu illere gelen turistlere yol gösteren, eserler hakkında bilgi veren birçok rehberler ve kılavuzlar vardır.
Aynen bunun gibi, bu uçsuz bucaksız kâinatın Ezeli ve Ebedi Halık’ını tanımak için de Kur’an-ı Mucizü’l Beyan’a, onun birinci müfessiri olan Resul-i Ekrem Efendimize, Kur’an’ın nurlu yolunda yürüyen, ehlisünnet çizgisinden ayrılmayan, sünnetleri kendilerine rehber edinen mürşit ve âlimlere, onların telif ettikleri tefsirlere ve eserlere ihtiyaç vardır.
Fahr-i Âlem Efendimize nübüvvet tevdi edilmeden evvel insanların ekserisi müşrik idi. Onlar Cenab-ı Hakk’ı tanıyamadılar, O’nun varlığına ve birliğine delil olan kâinat kitabını okuyamadılar, o harika eserlerin ne mana ifade ettiklerini anlayamadılar, kendileri gibi mahlûk olan güneşe, ateşe, nehre, yıldıza, sığıra ve putlara taptılar. Bunun içindir ki Kuran’ın ilk nazil olan ayeti “Oku” ile başladı. Ta ki, insanlar önce kendilerini, sonra da kâinat kitabını okusunlar. Bu kâinat kitabını en mükemmel bir şekilde okuyan Habib-i Kibriya Efendimiz (sav.) hem kâinattaki tekvini ayetlerle hem de Kur’an ayetleri ile Cenab-ı Hakk’ı tanıttı. O’nun emir ve yasaklarını tebliğ etti. İnsanın yaratılış gayesini, kâinatın sırlarını anlattı.
“Anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.”(11. Söz)
Yüce Allah’ı Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ve Resul-i Ekrem Efendimizin (sav.) ders verdiği gibi bilmek lazımdır. Ezelî ve ebedî, kudreti nihayetsiz, ilmi muhit, iradesi mutlak olan Cenab-ı Hakk’ın zatında şeriki olmadığı gibi, fiil ve icraatında, tasarruf ve tedbirinde, terbiye ve idaresinde de şeriki yoktur. Yüce Allah’ın kelâm sıfatından gelen Kur’an-ı Kerim’in tek bir ayetinin benzerini getirmek mümkün olmadığı gibi, irade ve kudret sıfatından gelen şu kâinat kitabındaki bedi ve harika eserlerin de taklidini yapmak mümkün değildir.
İman Allah’ı bilmek, marifet ise tanımaktır. Allah’ı tanımanın sonu yoktur. Akıl ve marifette en ileri, esma-i ilahiyenin en mükemmel aynası olan Habib-i Edip Efendimiz (sav.) Miraç vasıtasıyla yedi kat semayı geçerek cenneti ve cehennemi gördü, nice âlemleri okudu buna rağmen şöyle buyurdu: “Subhâneke maarefnake hakka marifetike ya Maruf”(Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni tam bir marifetle bilemedim).”
Kâinattaki bütün harika eserler Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine güneş gibi aynadır. Marifette derinleşen bir mütefekkir, bütün kâinatta tecelli eden esma tecellilerini okur, her mahlûkta Cenab-ı Hakk’ın sikkesini görür, mührünü ve damgasını idrak eder, azamet ve kibriyasını anlar. Allah’ı tanıdıkça imanı inkişaf eder, muhabbeti artar, ubudiyet ile O’na yaklaşır.
İnsan bu dünyaya Allah’a iman etmek ve O’nu tanımak için gönderilmiştir. İnsan ancak ilim, marifet, fazilet ve dua ile tekâmül eder. Asıl ilim ise marifetullahtır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü