Alâk Sûresi’nin ilk ayeti olan "Oku!" emrinden kasıt nedir? Neyin okunması istenmektedir?
Değerli Kardeşimiz;
"Oku, yaratan Rabb'inin adıyla. O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. Ki o kalemle öğretendir. İnsana bilmediğini öğretmiştir." (Alâk, 96/1-5)
"Oku" emrini alimler genelde iki şekilde tefsir etmişler. Birisi Kur’an’ı okumak ve tebliğ etmek şeklindedir. Diğeri ise kitab-ı kebir olan kâinatı okumaktır.
Biz Risale-i Nur'un terbiye ve zaviyesi ile meseleye şu şekilde bakıyoruz. Oku emri, Kur’an’ın hidayetli nazarı ile kâinatı tefekkür etmektir. Üstad Hazretlerinin ifadesi ile, kâinatı mana-yı harfi ile okumak ve anlamak şeklindedir.
Mana-yı harfi, mahlûkata ve bütün kâinata Allah hesabına ve Allah’ın sanatı ve eseri nazarı ile bakmaktır. Yani bir harf kendi başına bir mana ifade etmez. Ancak başkasına işaret ederse, bir mana kazanır. Bir elmada kendi nefsine bakan bir yön varsa, mucidi ve sanatkârı olan Allah’a bakan yüzlerce yönü vardır. İşte burada sanatkâra ve mucide bakan yüzlerce yöne mana-yı harfi denilmiştir. Mana-yı harfi tevhide bir formül ve bir kalıptır. Yani nazar göz ise, mana-yı harfi bir dürbün bir vasıta mesabesindedir.
Mana-yı ismi: Mahlûkata ve kâinata Allah namına ve Allah’ın sanatı ve eseri olarak bakmamak demektir. Yani mahlûkat ve kâinata kendi namına bakıp, sanatkâr ile olan ilişkisini koparmak manasınadır. Elmayı Allah’ın sanatı olarak değil, sadece nefsine bakan yönü ile değerlendirip, Allah’a bakan binlerce nisbeti ve işareti kesmektir.
Resul-i Ekrem Efendimize (sav.) risalet vazifesi tevdi edilmeden evvel, insanlık zifiri bir karanlık içine gömülmüş ve derin bir bataklığa saplanmıştı. Her tarafta küfür, şirk, zulüm, yağma, fuhuş ve putperestlik hâkim idi. İnsanlar Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine güneş gibi ayna olan harika eserleri okuyamadılar, onların ne mana ifade ettiklerini anlayamadılar, kendileri gibi mahlûk olan güneşe, ateşe, nehre, yıldıza, sığıra ve putlara taptılar. Çünkü onları hidayete erdirecek, yol gösterecek, eşsiz eserleri okutacak son kitap henüz nazil olmamış, o sonsuz nurun tebliğ edicisi olacak Fahr-i Âlem Efendimize nübüvvet vazifesi tevdi edilmemişti.
Kuran'ın ilk nazil olan ayeti "Oku!" ile başladı. Kur’an henüz nazil olmadığına göre, insan neyi okuyacaktı ve nasıl okuyacaktı? En son ve en mükemmel dinin tebliğ edicisi olacak en büyük zat ümmi idi, okuma yazma bilmiyordu. Onu bizzat terbiye eden, en üstün insan olarak yaratan Allah, en son kitabı gönderecek ve O’nu en mükemmel bir mürşit yapacaktı.
"Üstad-ı mutlak, Muktedâ-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan” Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.) son resul olarak âlemlere rahmet olarak gönderilince bütün âlem nurlandı, kış bahara döndü. Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine delil olan bütün enfüsi ve afakî deliller, o büyük rehberin, o eşsiz kılavuzun ve o en büyük mürşidin sayesinde okundu ve anlaşıldı.
Bütün âlemleri en mükemmel bir şekilde okuyan Habib-i Kibriya Efendimiz (sav.) insanlara Ezel ve Ebed Sultanı olan Allah’ı anlattı, O’na iman etmeye ve yalnız O’na kul olmaya davet etti. Vahid ve Ehad olan Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ etti. İmanın esaslarını, ubudiyetin esrarını, yaratılışın sırrını ve hikmetin inceliklerini harika bir şekilde ders verdi. Yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda yüz yirmi dört bin (bir rivayete göre 114 bin) yıldız insan yetiştirdi.
Evet, okumanın ilk adımı kişinin kendisini okuması ve nefsini bilmesiydi. Zira “Nefsini bilen Rabbini bilecekti. Nefsini bilen Rabbini bilir” demek, "Kendini bilen Rabbini bilir" demekti. Allah’ı bilmenin ilk adımı nefsini bilmek, kendini tanımaktır. Kendini bilmenin ilk basamağı ise, ubudiyetin esası olan; “acz, fakr ve naksını bilmektir.”
İnsanın her şeye muhtaç olması “fakrını”, kendisine lazım olan hiçbir şeyi yapmaya güç yetirememesi “aczini”, yorulması, unutması, ihtiyarlanması, yemeden, içmeden ve uyumadan hayatını devam ettirememesi de kusurlu olduğunu ifade eder. İnsan sonsuz acizliği ile Rabbinin kudretine, fakirliği ile gınasına, noksanlığı ile de O’nun kemaline ayna olmaktadır. Bunların farkında olmak kendini bilmek ve kendini okumaktır.
Kendini bilen ve okuyan insan, Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarına en mükemmel bir ayna olduğu anlar. Zira her mahlûk, esma-i ilâhiyeye aynadır, nakıştır amma insan en büyük nakıştır yani “Nakş-ı azamdır.”
Kendini bilen, en büyük nakşolduğunu anlayan, kâinatın en mükemmel meyvesi olduğunun farkına varan insan, her hayrın Allah’ın elinde olduğunu, bütün nimetlerin Yüce Allah’ın inayeti, ihsanı ve keremi olduğunu idrak eder. Nefsini bilen insan; yaratılış gayesine göre hareket eder, Rabbinin sonsuz ihsanlarına karşı en mükemmel meyvesi olan şükür vazifesini ifa eder.
Kendini bilen ve okuyan şuurlu bir insan, vücudundaki her bir azanın binler hikmetini tefekkür eder, Rabbinin sonsuz ilmini, mutlak iradesini ve nihayetsiz kudretini anlar.
Kendini bilen insan, vücudundaki azaların birbiriyle münasebetinin ve birbirine yardımının ne kadar hikmetli olduğunu anlar. Şayet azalar arasında uyum, münasebet ve yardımlaşma olmasaydı aklının manasız, hayatının azap olacağını idrak eder.
İnsan kendisinin çok hikmetli yaratılışına ve ihsan edilen harika cihazlara nazar ettiğinde, o eşsiz duygularının, harika hislerinin ve mükemmel cihazlarının bu fani dünya için değil, ebedi bir hayatı kazanmak için verildiğini anlar.
Kendini bilen ve kâinat kitabını okuyan insan, hiçbir şeyin abes yaratılmadığını, her mahlûkun kendine has bir tesbihi olduğunu idrak eder.
Kendini unutmuş, yaratılış gayesinden habersiz, nefs-i emmaresinin kölesi olmuş ve Allah’ı unutmuş kişiye Allah da nefsini unutturur. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:
"Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur." (Haşir Suresi, 59/19)
Nefsini bilmenin başka bir ciheti de insanın yaratılış gayesini, nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmesidir. Bir ayette mealen şöyle buyrulmaktadır:
“Dehrin (zamanın) akışı içinde öyle zaman geçti ki, o dönemde insanın adı dahi anılmazdı. Biz insanı katışık bir meniden yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple kendisini işiten ve gören bir varlık olarak yarattık.” (İnsan Suresi, 76/1-2)
Kendisinin bir damla sudan yaratıldığını, maddi ve manevi en güzel duygularla süslendiğini, mahlûkatın en şereflisi kılındığını, arzın halifesi seçildiğini, her şeyin onun istifadesine göre tanzim edildiğini, bütün bunların ancak Cenab-ı Hakk’ın inayeti ve lütfu olduğunu bilen insan nefsini bilmiş ve Rabbini tanımış olur.
Nefsini bilen insan, bu dünyada bir misafir olduğunu, ebedi bir saadeti kazanmak için imtihana tabi tutulduğunu bilir ve Rabbine karşı kulluk vazifesinde hassasiyet gösterir. Kur’an’ı rehber, sünneti ölçü edinir, istikamet dairesinde hareket eder, rıza çizgisinde yaşar, batıl itikatlardan ve günahlardan sakınır.
İnsana nefsini bildirmeyen ve Zat-ı Zülcelalin varlığına ve birliğine güneş gibi ayna olan eserleri tefekkür etmeyen akıl, kişiye hiçbir şey kazandırmaz. Zira aklın meyvesi ve en mühim vazifesi tefekkürdür.
Bunun içindir ki, Yüce Allah birçok ayette düşünmemizi, o harika eserleri okumamızı emretmektedir. Ne kendisini ne de kâinattaki harika eserleri okumayan, yaratıcının sonsuz kudretini, mutlak iradesini, nihayetsiz fiillerini düşünmeyen akılda hiçbir hayır yoktur.
Kendini okuyamamış, hakikati bulamamış, yaratılış gayesinden habersiz ve ulvi hasletlerden mahrum olan bir insanın makamı ne olursa olsun, onun Yüce Allah'ın yanında hiçbir kıymeti yoktur.
İman, marifet, ubudiyet, tefekkür, zikir ve dua gibi ulvi hasletlerden mahrum olanlar mesleğinin zirvesine de çıksalar, fen ve teknik adına birçok eser de ortaya koysalar, yine de cehalet karanlığından kurtulamazlar. Onlar mesleklerinin faydasını sadece burada görürler.
Beşerin maddi ve manevi terakkisini, dünyevi ve uhrevi saadetini temin noktasında din-i ilimler ile fen ilimlerini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Bu ilimlerden yalnız birisi ile iktifa etmek, beşerin terakkisine değil, bilakis tedennisine sebep olur. Maddi ve manevi terakkiyat ikisinin bir arada olmasıyla mümkündür.
Sadece müspet ilimler ile meşgul olmak ve o sahada ilerlemek insanı saadete götürmez. Zira Matematik, Fizik ve Kimya gibi ilimlerde bir fazilet olmaz. Onların yeri başkadır. Batı medeniyeti teknik sahada son derece ilerlemesine rağmen insanların huzur ve saadetlerini sağlama konusunda aynı başarıyı gösterememiştir.
“Her şeyi maddede arayanların, akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”
Hakiki terakki hem maddî hem de manevî ilimlerin beraber yürütülmesine bağlıdır. Sadece maddî sahada veya yalnız manevî sahada terakki kâfi değildir. Bediüzzaman Hazretleri Münâzarat adlı eserinde bu hakikati veciz bir şekilde şöyle ifade eder:
“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.”
Evet, eğitim ve öğretimde, sadece akıl ve fen ilimleri nazara alınırsa, genç nesiller şüpheci ve isyankâr; yalnız dini ilimler yani kalp nazara alınırsa, o zaman da mutaassıp olurlar.
Bir milletin hakiki saadeti ve bahtiyarlığının anahtarı; dînî ve fennî ilimleri birlikte tahsildedir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü