"Kendi cemâlini izhar ve kemâlâtını ilân ve kıymetli san’atlarını teşhir" etmesi ve "Gizli hünerlerini" göstermesi ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
Üstad Hazretleri bu sözde kâinatın yaratılış hikmetini en veciz bir şekilde şöyle ifade ediyor:
"Ey kardeş! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak:"
"Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemalâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış."
"Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şa’şaasını, hem kendi san'atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemal ve kemâl-i mânevîsini iki vecihle müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın."(1)
Rububiyet: Bir şeyi başlangıç noktasından itibaren tedricen kemale erdirerek son şekline ulaştırmak şeklinde tarif edilmiştir. Çekirdeğin ağaç, nutfenin insan haline getirilmesi gibi.
Rububiyet: Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatını yaratması, beslemesi, büyütmesi, terbiye etmesi, idare etmesi, yaşatması, öldürmesi ve onlarda tasarruf etmesi gibi fiillerin, akılları hayrette bırakacak bir tarzda mükemmel olarak icra edilmesidir.
Şu kâinat sarayının yaratılmasının hikmeti ve gayesi, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli etmesidir. Cenab-ı Hak hem kendi İlahî nazarı ile hem de mahlûkatının nazarı ile bu tecellileri seyredip müşahede etmektir. Kâinat sarayında teşhir edilen harika eserlerin asıl seyircisi Allah’ın bizzat kendisidir. Sonra da sırası ile insanlar, melekler, cinler ve ruhanîlerdir.
Allah’ın nihayetsiz ilim ve hikmetiyle, nâmütenahi kudret ve iradesiyle yarattığı bu kâinat ve içindeki sayısız mevcudatı bizim seyretmemiz çok üstünkörü, çok sathîdir. Meselâ, biz bir insana bakarken sadece organlarının şeklini ve onları kaplayan derisini görürüz. Kulağın ötesinde çalışan işitme tezgâhlarını, kafatasında yer alan beyni ve sinir sistemini, duyu merkezlerini, bütün organlarının ve hücrelerinin çalışmalarını, ruhla bedenin alâkasını ve böyle daha nice mu’cizeleri göremeyiz. Bir doktor bunları bize göre daha derin mânada bilse bile, o da, meselâ, beyin tezgâhının çalışmasını sürekli seyredip daima hayret edecek değildir. Milyarlarca insanın beyin tezgâhlarının çalışmasını sadece beyin ameliyatı yapan birkaç doktor, kısa bir süre içerisinde ve bir derece seyredebilirler. Hâlbuki bu faaliyetler mutlaka seyirci isterler. Üstad'ın ifadesiyle,
“Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Hâlbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete ve şu vüs'atli ubudiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibadata, nihayetsiz melaike enva'ı ve ruhaniyat ecnası lâzımdır.” (Sözler, On Beşinci Söz)
Melekler gibi, ruhanîlerin de hakikî mânada temaşa edemeyecekleri nice ince san’atlar insanda sergilenmektedir. İşte bütün bunlar Allah’ın nihayetsiz ilim ve hikmeti ile ortaya çıktıkları gibi, onları hakikî mânada seyreden de yine Allah’tır.
“Ezel-Ebed Sultanı olan Sâni'-i Zülcelâl, nihayetsiz kemalâtını ve nihayetsiz cemalini görmek ve göstermek istemiştir ki: Şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki; herbir mevcud, pekçok dillerle onun kemalâtını zikreder. Pek çok işaretlerle cemalini gösterir. Esma-i hüsnasının herbir isminde ne kadar gizli manevî defineler ve herbir ünvan-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letaif bulunduğunu, şu kâinat bütün mevcudatıyla gösterir. ...” (32. Söz, 3. Mevkıf)
İnsan nasıl kendi güzelliğini göstermekten bir keyif ve lezzet alıryorsa, -temsilde hata olmasın- Allah da kendi sonsuz kemal ve cemalini görmek ve göstermekten, mahiyetini bilmediğimiz bir mukaddes lezzet alır. Allah’ın şuunatı sayesinde kâinatta bir hareket ve faaliyet vardır.
“Muhabbet, iştiyak, lezzet” denilince bizim kendi ölçülerimizle anladığımız mânalardan Cenâb-ı Hakk'ın münezzeh olduğunu hatırdan çıkarmamak lazım. Bunun içindir ki, Üstadımız bu konuda misaller verirken “lezzet-i mukaddese, aşk-ı münezzeh, ferah-ı mukaddes, şevk-i mukaddes, sürur-u mukaddes” gibi tabirler kullanır.
Bütün İlâhî isimler şuunât-ı İlâhiyyeden bir şe’n’e dayanır. Allah’ın her bir ismi kendi mâna ve hükmünü izhar etmek ister.
Bir hadîs-i kudsîde şöyle buyurulur: “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) de mahlûkatı yarattım.”
Bu mâna en ileri derecesiyle insanda kendini gösterir: Allah, hayat vermekle bize “Hayy (hayat sahibi) ve Muhyi (hayat verici)" olduğunu bildirmiş, biz de Allah’ı böylece tanıma imkânına kavuşmuşuz.
Bize verdiği cüz’î kudretle O’nun sonsuz kudretini, cüz’î irademizle O’nun küllî iradesini bilmiş, Rabbimizi bu sıfatlarıyla tanımış oluruz.
İnsan, bu âlemde, hem Allah’ın en mükemmel eseri, hem de kâinat sergisinin yine en mükemmel seyircisidir. Bu sergide teşhir edilen eserlerin her biri ayrı bir mu’cize olduğu gibi, onları seyir, tahsin ve takdir edecek bir varlık yaratması da Allah’ın yine en büyük bir mu’cizesidir.
Netice itibariyle, Allah’ın bilinmek istemesi rahmetindendir ve o mukaddes sıfatlarının ve güzel isimlerinin tecelli etmek istemelerinin bir neticesidir.
Cenâb-ı Hakk'ın isimleri de “tecelliye muhtaç değillerdir, ama tecelli etmek isterler.” İstemekle ihtiyacı karıştırmamak gerekir.
Üstad Hazretleri, “Rezzak ismi rızık vermek ister, Şâfi ismi hastalıkların vücudunu ister…” buyurur. Yani "Rezzak” isminin mahiyetinde muhtaçların rızıklandırılmasını istemek vardır. Aksi halde bu isim tecelli etmeyecektir.
İşte "gizli hünerlerini göstermesi" bu isimler ve bu isimlerin arkasındaki şuunatın ilan ve izhar edilmesidir.
Gizli hünerler, Allah’ın sınırsız şuunatı ve bu şuunata dayanan nihayetsiz fiilî isimleridir.
(1) bk. Sözler, On Birinci Söz.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü