Üstad'ımızın "küreyvat-ı hamra" hakkında verdiği bilgilere karşı çıkanlar oluyor. Mesela, erzak taşıyan küreyvat-ı hamra değil kan plazmasıdır, deniliyor. Ne dersiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Kan ise, içinde iki kısım küreyvat halk edilmiş. Bir kısmı 'küreyvât-ı hamrâ' tabir edilir ki, bedenin hücrelerine erzak dağıtıyor ve bir kanun-u İlâhî ile hücrelere erzak yetiştiriyor (tüccar ve erzak memurları gibi). Diğer kısmı 'küreyvât-ı beyzâ'dırlar ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler, Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile süratli bir vaziyet-i acibe alırlar." (Sözler, Otuz İkinci Söz, Haşiye-1.)
Alyuvarlar
İnsan kanında mikroskopla görülebilen, çapı 7 mikronu geçmeyen disk şeklindeki hücrelere alyuvar veya eritrosit adı veriIir. Normal olarak kanın her milimetre küpünde 5 milyon alyuvar bulunur. Alyuvarlar vücudun kemiklerindeki iliklerde megantotost denilen hücrelerden oluşturulur.
Alyuvarların ömürleri ortalama olarak 120 gündür. Bu sürenin uzadığı görülmemiştir, ama hemofili denen hastalıkta bu sürenin kısaldığı bilinmektedir. Alyuvarların kırmızı rengi, içindeki hemoglobin maddesinden ileri gelir. Hemoglobin, akciğerlerden dokulara oksijen taşıyan demirli bir globindir. Ayrıca dokularda metabolizma sonucu meydana gelen karbondioksidin, akciğerler yoluyla temizlenmesini sağlar.
Kan hücrelerinin (alyuvarlar, akyuvarlar) içinde yüzdükleri sıvının ismi kan plazmasıdır. Kan plazması da basit bir sıvı değil, içinde birçok özel madde bulunan bir karışımdır. Plazma, % 90-92 oranında su, % 6-8 oranında protein, ayrıca eriyik halinde tuz, glikoz, yağ ve aminoasit, karbondioksit, azotlu atık ve hormonlar içeren sarımsı bir sıvıdır.
Plazma, yediğimiz yiyeceklerden elde edilen besinleri vücudun içine dağıtır. Hücrelerin ürettikleri artık maddeleri de bedenden uzaklaştırmak için ilgili organlara iletir. Eğer plazmanın bu taşıma-nakliye görevi olmasa, yenilen besinler hiçbir işe yaramaz, dokulara besin ulaşamaz, üretilen artık maddeler uzaklaştırılamadığı için vücut hemen zehirlenirdi.
"Altıncı Mukaddeme"
"Mesela, tefsirde mezkûr olan her bir emir, tefsirden olmak lazım gelmez. İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle müsellemattandır ki: Hendese gibi bir sanatta mahir olan zat, tıp gibi başka sanatta âmî ve tufeylî ve dahil olabilir. Ve kavaid-i usuliyedendir ki: Fakih olmayan, velev ki usûlü'l-fıkıhta müçtehid olsa, icmâ-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nispeten âmîdir."
"Hem de hakaik-i tarihiyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sahibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferid bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin suret-i hakikiyesidir. Onunla temessül etmek gerektir. Zira bir fende mütehassıs ve malumat-ı sairesini mütemmime ve medet verici etmezse, malumat-ı perişanından bir suret-i acîbe temessül edecektir. Hem de âdât-ı müstemirredendir ki, kitab-ı vahidde ulûm-u kesire tezahüm eder."
"Zira ulum birbirini intaç ve birbirinin elini tutmakla teânuk ve tecavüb ettiklerinden, o derecede iştibak hasıl olur ki, bir fende telif olunan bir kitapta, o fennin mesaili, o kitabın muhteviyatına nispeti, ancak zekâtı çıkabilir. Bu sırdan gaflet iledir ki, bir şeriat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir meseleyi gören bir zahirperest veya mugalatacı bir adam der ki: 'Şeriat ve tefsir böyle der.' Eğer dost olsa diyecek: 'Bunu kabul etmeyen Müslüman değildir.' Şayet düşman olsa, o bahaneyle der: 'Şeriat veya tefsir -haşa- yanlış.'"
"Ey ifrat ve tefrit sahipleri! Tefsir ve şeriat başkadır; tefsir ve şeriatte telif olunan kitap yine başkadır. Zira kitap daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin; hayse beyseden kurtulacaksın."
"Dikkat et: Nasıl ki bir evin levazım-ı mütenevviası yalnız bir sanatkârdan alınmaz. Belki her bir hâcette, o sanatta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de saadet-saray-ı kemalatta, o kanuna tatbik-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki, birinin saati kırılsa, terziye 'Saatimi dik!..' dese, 'Yuha'dan başka cevap var mıdır?" (Muhakemat, Birinci Makale, Altıncı Mukaddeme.)
Üstad'ın yukarıdaki ifadeleri ile fennin bugün ortaya koymuş olduğu tespitler ışığında meseleye bakacak olursak, muhtemel iki mana vardır:
Birisi; fen ilimleri tedricî ve tekemmül ile geliştiği için, zaman ve zeminin büyük önem ve tesirleri vardır. Üstad'ın dönemi ile şimdiki dönem arasında fen çok tekemmül etmiştir. Bu yüzden, o dönemde kabul edilen bazı şeyler şimdi reddedilebilir. Burada mesuliyet müfessirde değil, müfessirin atıfta bulunduğu fennî ilim camiasındadır. Bu yüzden hatalı olan Üstad değil, o dönemin fen âlemidir deyip; hakikat olarak bugünkünü esas alacağız.
Üstad, biyoloji âlimi ya da mütehassısı olmadığı için, o dönemin camiasına dayanarak konuşmuştur. Bu, Üstad'ın güvenirliğine ve sahasındaki saygınlığına bir leke getirmez.
Diğer muhtemel bir mana ise, nasıl geçmişte fen camiası yanılmış ise; şimdiki camianın da aynı nisbette yanılması muhtemeldir. Bu yüzden mesele tam açık hale gelene kadar beklemek gerekir. Belki ileride teknik daha da gelişip latifleşerek, çok ince fennî hakikatleri su yüzüne çıkarabilir. Ama şu an yapmamız gereken, şimdiki hakikatleri kabul etmektir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar