"Sâni-i Hakîm, beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halk etmiştir." devamıyla izah eder misiniz? Buradaki bazı bilgilerin yanlış olduğu iddia ediliyor...

Soru Detayı

- Otuzikinci Söz Birinci Mevkıfda haşiyede geçen 'Sani-i Hakim beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halketmiştir 'diye geçen yerdeki anlatılanları bir doktor arkadaşımız doğru bilgiler olmadığını oksijen ile karbonun birleşmediği ve nefes alma kanın temizlenmesi vücudun ısınması gibi kimyasal olayları kendi tıp kitaplarından bambaşka bir şekilde oradan okuyarak anlattı.
- Okuyanların da kafaları karıştı.Nasıl tevfik edeceğiz.

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan bedenindeki her biri ayrı bir mucize sergileyen faaliyetlerin bir numunesini, konunun mütehassıslarından aldığımız cevabı aynen naklediyoruz:

“Vücudumuzda bulunan telgraf ve telefon hatları sinirlere işaret etmektedir. Vücudumuzdaki sinirler motor ve otonom sinirler olarak ikiye ayrılır. Motor sinirler bizim kontrolümüzde olan hareketleri yapmamızı sağlar (kol ve bacak hareketleri gibi). Otonom sinirler, bizim kontrolümüz dışında çalışan sinirlerdir (iç organlarımızın çalışmasını sağlayan sinirler gibi).

İçerisinde kanın aktığı borular, damar olarak tarif edilir. Toplardamarlar içerisinde dokulardan dönen oksijeni azalmış karbondioksiti artmış olan kirli kan vardır. Bu kan ana toplardamarlar aracılığı ile sağ kalbe gelir. Buradan akciğerlere atılır. Akciğerlerde temizlenen kan, kalpte sol kulakçık ve sol karıncığa gelir. Kan, sol karıncıktan bütün vücuda pompalanır. Bu pompalama basıncı bizim tansiyonumuzu oluşturur. Yetişkin bir insan kalbi günde yaklaşık 7400 kg kan pompalamaktadır.

Atar damarlar; kılcal (kapiller), küçük, orta ve büyük damarlar olarak gruplandırılır. Damarların en uzun ve en ince kısmı ise kılcal damar denilen ve hücrelere kan taşıyan damarlardır. Vücuttaki toplam damar uzunluğu kapiller damarlarla beraber 100.000 km kadardır.

Kan içerisindeki hücreler çok çeşitlidir. Ancak en büyük kısmını alyuvarlar (eritrosit) (5 milyon/mm³) ve kan pulcukları (Trombositler-pıhtılaşma hücreleri) (250bin/mm³) oluşturur. Diğer hücreler olarak, akyuvarlar (lökosit) (5bin/ mm³) ve lenfositler sayılabilir. Her hücrenin farklı görevleri vardır.

Alyuvarlar içerisinde kana kırmızı rengi veren hemoglobin vardır. Hemoglobin, nefes alma ile akciğerlere gelen havadaki oksijeni içerisine alır ve dokulara taşır. Hava içerisinde %21 oranında oksijen, %78 oranında azot, %0.93 oranında argon, %0.03 oranında karbon dioksit ve içlerinde değişken miktarlardaki su buharının (nem) da yer aldığı diğer az miktardaki gazlar bulunur.

Dokulara kapiller damarlar aracılığı ile gelen alyuvarlardaki oksijen dokulara geçer. Dokulardaki atık gaz olan karbondioksit toplardamar kapillerleri vasıtasıyla kana geçer. Bu kan kirli kandır ve akciğerlerde temizlenecektir.

Sağ kalpten akciğerlere atılan kirli kan, aldığımız nefes ile akciğerlerde temizlenir. Bu temizlenme işlemi şu şekilde olmaktadır:

Akciğer kapiller damarlarına gelen kirli kanda bulunan karbondioksit, başka maddelere dönüşerek (önce karbonik asit, sonra bikarbonat ve hidrojen) akciğerlere gelir. Burada bikarbonat ve hidrojen birleşerek karbonik asite dönüşür. Buda karbondioksit ve suya dönüşür. Karbondioksit alveol denilen gaz değişimi bölgesinde alveol içine geçer. Alveoller akciğer içerisinde olan çok küçük keseciklerdir. Alveol içindeki aldığımız temiz havada olan oksijen, kanın içine geçerek hemoglobine bağlanır ve tekrar dokulara taşınır. Alveol içine geçen karbondioksit, verdiğimiz nefes ile dışarı atılır.

Alveoller akciğer içerisinde olan çok küçük keseciklerdir. Bir erişkinde yaklaşık 400 milyon alveol bulunmaktadır. Gaz değişimi bu keseciklerin yüzeyinde olmaktadır. Eğer akciğerlerdeki bütün alveollerin yüzeyi açılabilse 75 m2lik bir alan oluşur. Kalbin her atışında akciğerlere yaklaşık 70-80 ml kan atılmakta ve kan bu kadar geniş yüzey oluşturan akciğer alveollerine yayılarak gaz değişimi olmakta ve temizlenen kan sol kalbe gelerek vücuda pompalanmaktadır.

Vücut ısısı çok hassas şekilde vücudumuzda ayarlanmaktadır. Vücut ısısının en önemli düzenleyici unsurlarından birisi de nefes alıp vermedir. İnsanlarda dinlenme halinde vücut ısısının %14’ü akciğerler tarafından düzenlenir. Bu oran hareket halinde ve egzersizlerle daha da artar. Vücutta oluşan hararet nefes alıp verme ile meydana gelen bazı kimyevî reaksiyonlarla zararsız bir hale getirilerek dengelenir.

Solunum sisteminin bir diğer vazifesi de ses çıkarmaktır. Solunum sisteminden atılan hava, ses tellerini titreştirir. Meydana gelen bu sesin havayla dolu boşluklarda (ağız ve burun boşluğu ile gırtlak) yankılanmasıyla her kişinin kendine has sesi meydana gelir.

Solunum sisteminin vazifeleri şu şekilde hülasa edilebilir:

Oksijeni vücut içine alır.

Karbondioksiti atar.

Kanın hidrojen iyon konsantrasyonunu (pH sını) düzenler.

Konuşmak için gerekli sesleri üretir.(fonasyon)

Vücut ısısını ayarlar.

Mikroplara karşı vücudu savunur.(solunum mukozasındaki kıllar, mukus salgısı, silyalar ile)

Sadece oksijen ve karbondioksit taşınmasında meydana gelen dönüşüm ve yer değiştirme hâdiseleri bile; mucizevi şekilde olmakta ve düşünen insanı hayretler içerisinde bırakarak yaratanı apaçık şekilde göstermektedir.”

"Sâni-i Hakîm, beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halk etmiştir. Damarların bir kısmı telgraf ve telefon vazifesini görür. Bir kısmı da çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelânına medardırlar."

"Kan ise, içinde iki kısım küreyvât halk edilmiş. Bir kısmı 'küreyvât-ı hamrâ' tabir edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzak dağıtıyor ve bir kanun-u İlâhî ile hüceyrelere erzak yetiştiriyor (tüccar ve erzak memurları gibi). Diğer kısmı küreyvât-ı beyzâdırlar ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler, Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile sür’atli bir vaziyet-i acibe alırlar."

"Kanın heyet-i mecmuası ise, iki vazife-i umumiyesi var: Biri bedendeki hüceyrâtın tahribatını tamir etmek, diğeri hüceyrâtın enkazlarını toplayıp bedeni temizlemektir. Evride ve şerâyin namında iki kısım damarlar var ki, biri sâfi kanı getirir, dağıtır, sâfi kanın mecrâlarıdır. Diğer kısmı, enkazı toplayan bulanık kanın mecrâsıdır ki, şu ikinci ise, kanı 'ree' denilen, nefesin geldiği yere getirirler."

"Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir: biri azot, biri müvellidülhumuza. Müvellidülhumuza ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizaç eder. Buharî hâmız-ı karbon denilen, semli havaî bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi temin eder, hem kanı tasfiye eder."

"Çünkü, Sâni-i Hakîm, fenn-i kimyada aşk-ı kimyevî tabir edilen bir münasebet-i şedideyi, müvellidülhumuza ile karbona vermiş ki, o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile o iki unsur imtizaç ederler. Fennen sabittir ki, imtizaçtan hararet hasıl olur. Çünkü imtizaç bir nevi ihtiraktır."

"Şu sırrın hikmeti budur ki: O iki unsurun, her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizaç vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi bunun zerresiyle imtizaç eder, bir tek hareketle hareket eder, bir hareket muallâk kalır. Çünkü imtizaçtan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre bir oldu; her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni-i Hakîmin bir kanunuyla hararete inkılâb eder. Zaten 'Hareket harareti tevlid eder.' bir kanun-u mukarreredir."

"İşte bu sırra binaen, beden-i insanîdeki hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviye ile temin edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dahile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem nâr-ı hayatı iş’âl ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mu’cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. Fesübhâne men tehayyere fî sun’ihi’l-ukul!"(1)

Üstad kendi zamanının ve kendi çağının fen ilimlerinin diliyle konuşur. İlim de insanlığın müşterek akıl ve gayreti ile zaman geçtikçe tecrübe, değişim ve gelişime uğrar. Üstad’ın gayesi ise bu mevzularda, zamanla değişmesi ve gelişmesi kaçınılmaz olan ilmin teferruatını ders vermek değil; değişen fennî gelişimin içindeki değişmeyen özü ders vermektir. Bu da hayatsız ve şuursuz atomların son derece “hayatî” fonksiyonları “şuurlu” gibi icra etmesidir. Bu fonksiyonların öyle değil de böyle icra edilmesi meselenin özünü değiştirmiyor.

Ortada çok ince bir nizam var ve bu nizam akıl, şuur, gaye ve hesaptan mahrum; kör, sağır atomlarca icra ediliyor. Bu yüksek gayeye, gayeden bîhaber atomların hizmet ettirilmesi, perde gerisinde; ilim, irade, kudreti ile bir nizam koyan ve bu nizamı itina ile koruyup devam ettiren Hâlık’ı açık bir şekilde gösteriyor. Yani eşyaya Sani’lerine delalet etmesi açısından mâna-yı harfiyle bakıyor. Kur’an’ın usulünü takip ediyor.

Risalelerdeki, Kur’an’ın kâinattan bahsedişinin felsefeden niye farklı olduğunu anlatan bahisler, bu konuda ufuk açıcıdır. Aslında Üstad'ın, mesela astronomi için sıkça kullandığı “astronominin dediğine bakılırsa” gibi bir ihtiyat cümlesini bu konuda da zımnen görmek ve okumak gerek: Yani, “okuduğunuz biyolojinin dediğine bakılırsa” gibi.

Günümüz ilmi açısından da bakarsak; oksijen metabolizma gibi hayatî hizmetlerimiz için vazgeçilmez, yeri doldurulmaz bir amildir. Gıdalar karbonhidrat, yağ ve proteinlerinden müteşekkildir. Aslında bu gıdalar kimyevî bağları arasında bize “hayat enerjisi” taşırlar. Bunlar bağırsak ve karaciğer gibi organlarda yapı taşlarına ayrılır ve kan yoluyla hücre içine ve oradan da mitokondri denen minik enerji santrallerine taşınırlar. Bu gıdaların hepsi “karbon temelli”dirler.

Mitokondri içinde bu karbon temelli gıdalardan Kreps Siklüsü ve Elektron Transfer Sistemi denilen akıllara durgunluk veren son derece kompleks safhalarla depolanabilir enerji paketleri denilebilecek ATP üretilir. Bu enerji paketlerinin üretim bandında oksijenin “kuvvetli oksitleyici” özelliği en mühim unsurdur. ATP metabolizma başta olmak için birçok hayatî vazifelerde kullanılmakta, bu arada da vücud ısısının temini söz konusu olmaktadır.

Öte yandan bu üretim işlemi sırasında gıdaların bünyesindeki “unsur-u kesif” yani katı karbonun oksijenle birleşerek gaz halindeki karbondioksite dönüşmesi ve akciğer yolu ile atılması söz konusu olmaktadır. Bu muazzam üretim faaliyetinin sonunda depolanan ATP’den başka sadece karbondioksit ve su kalmaktadır. Bu ikisi de katı enkazların “oksijen”le uçucu ve akışkan hale gelmiş şeklidir. Böylelikle enkaz kolayca ve hızla ortamdan uzaklaştırılabilmektedir.

Meselenin özü açısından; Üstad’ın ifadelerinin biraz daha mücmel olması dışında pek mühim bir fark da söz konusu değildir. Sözün güzelliği kısalığındadır. Çünkü Risaleler teknik bir eser değil, maksadı da biyoloji veya kimya öğretmek değildir. Maksat, biyoloji ve kimyanın penceresinden ilahî ayetleri seyrettirmektir.

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Birinci Mevkıf, Haşiye.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...