On Beşinci Söz'ün Beşinci Basamağını İzah Eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"BEŞİNCİ BASAMAK" (1)

"Madem arzdan semaya gidip gelmek var. Semadan arza inip çıkmak oluyor; ehemmiyetli levazımat-ı arziye oradan gönderiliyor. Ve madem ervâh-ı tayyibeler semaya gidiyorlar. Elbette, ervâh-ı habise dahi, ahyârı takliden semavat memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü vücutça letafet ve hiffetleri var. Hem şüphesiz tard ve ref edilecektir. Çünkü mahiyetçe şeraret ve nuhusetleri vardır. Hem, bilâşek velâ şüphe, şu muamele-i mühimmenin ve şu mübareze-i mâneviyenin, âlem-i şehadette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır."

Tayyîp Ruhlar: İnsanların iyi olan ruhları, cinlerin iyi olan ruhları ve meleklerin ruhları şeklinde anlamak mümkündür. Bunlardır semâya giden ervâh-ı tayyîbeler.

Ervâh-ı hâbise ise, yine insanların kötü olan ruhları ile cinlerin kötü olan ruhları şeklinde anlamak mümkündür.

Fakat, ahyârı takliden semâya gidenler, yalnız cinlerin ruhları şeklinde anlamak daha doğru olacağı kanaâtindeyiz. Zira insanların kötü olan ruhları, Hâdis'in ifâdesiyle hapsedilmektedirler.

"Çünkü, saltanat-ı Rububiyetin hikmeti iktiza eder ki, zîşuur için, bahusus en mühim vazifesi müşahede ve şehadet ve dellâllık ve nezaret olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın."

"Müşahede" kelime olarak gözle görmek ya da seyrederek anlamaya çalışmak anlamlarına geliyor. Kainat Allah’ın bir sanat tablosu, insan da bu tabloyu seyreden bir gözlemci oluyor.

"Şehadet" bir şeyin doğruluğuna inanmak ve o şeye kanaat getirmek anlamına geliyor. İnsan kainat tablosunu önce seyretti sonra bir kanaate yani şehadete ulaştı. Şehadet aynı zamanda gözlemin sonucunda elde edilen bulgu, emare, işaret, iz anlamlarına da geliyor.

"Dellâllık" kelime olarak bir şeyi ilân etmek, yüksek sesle bildirmek, başka nazarları davet etmek anlamlarına geliyor. İnsan kainat tablosunu önce gözlemledi, sonra şehadet etti, yani inanıp kanaat getirdi, sonra da inandığı ve kanaat getirdiği hak ve hakikati yüksek bir sesle başka nazarlara ilan etmeye başladı.

"Nezaret" kelime olarak her ne kadar bakmak ve seyretmek anlamına gelse de buradaki anlamı vekalet etmektir. Evet, insan sahip olmuş olduğu maddi ve manevi donanım (duygu ve latifeler demek) sayesinde kainatın efendisi ve bir özeti gibidir. Küçücük tat alma duyusu ile dünya mutfağında pişirilen bütün yiyecek ve içekleri tadıp tartabiliyor mesela.

"Kainatta hiçbir şey yoktur ki hamd ile Allah'ı tesbih etmesin, Onu anmasın, Ona dua etmesin. Fakat siz onların bu tesbihlerini, zikirlerini, dualarını fark etmiyorsunuz." (İsra, 17/44)

Bu ayetin de işaret ettiği gibi, kainatın hâl dili ile yapmış olduğu bütün tesbih ve zikirleri insan kendi adına alıp külli bir şuur ve niyet ile Allah’a takdim edebilir. Yani bir yönü ile insan kainatı arkasına alıp onlara vekalet ve nezaret ederek, Allah’a karşı arz-ı ubudiyet edebilir. Camide imamın, cemaate vekaleten Allah’a karşı dua ve ibadette bulunması gibi...

"Nasıl ki, nihayetsiz bahar mucizatına yağmuru işaret koymuş ve havârık-ı san'atına esbab-ı zahiriyeyi alâmet etmiş."

Allah bir çok hikmetten dolayı kainatta sebepler vasıtası ile iş görüyor ve sebepler aracılığı ile fiillerini icra ediyor. Her bir sanat ve nimetini, bir sebep aracılığı ile izhar ve ilan ediyor. Sebepler, bütün bu harika sanat ve nimetlerin hakiki faili değil, sadece bir araç ve alametidir.

Sebeplerin çok adi ve basit, ondan hasıl olan neticelerin ise çok harika ve mükemmel olması, sebeplerin bu sanatlar üstünde bir levha, bir alamet olduğunu gösteriyor.

Mesela elma ile ağaç, yumurta ile tavuk, yağmur ile hayat, toprak ile nebatat, hepsi bu mükemmel ve harika sanatlar üstünde birer alamet ve simge konumundalar.

Mücerret hakikatler, ancak müşahhas simgeler ile insanlığın nazarında tebarüz eder. İnsanlar bu ince hakikatleri ancak sebepler simgesi ile fark edebiliyorlar.

Mesela, elma ağaçsız ve süreçsiz, birden ortaya çıksa idi, insanlar Allah’ın ağaç vasıtası ile elmayı verme süreci içinde icra ettiği harika sanatları göremeyecek ve bilemeyecekti. Zira elmanın ağaç ile serüveninde Allah’ın çok isim ve sıfatları taayyün ve tebarüz ediyor. Şayet ağaç kalksa, bütün bu isim ve sıfatların tecelli ve manası da görünmez olurdu. Bu yüzden sebep ve müddet, Allah’ın harika sanatlarını ilan ve izhar eden alametler nevindendir.

Ta âlem-i şehadet ehlini işhad etsin. Belki o acip temâşâya, umum ehl-i semavat ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celb etsin. Yani, o koca semavatı, etrafında nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir suretinde gösterip haşmet-i Rububiyetini tefekkür ettirsin."

"Madem şu mübareze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki, hadisat-ı cevviye ve semaviye içinde, şu ilâna münasip hiçbir hadise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira, yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hadisat-ı necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar ensep düştüğü bedâheten anlaşılır. Halbuki, şu hadisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka, ona münasip bir hikmeti bilinmiyor. Sair hadisat öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdemden beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur."

Üstad Hazretlerinin bu ifadelerinden; mübarezenin yani sema ehli ile dünya ehlinin çatışmalarının karşılıklı olduğu anlaşılıyor. Mübareze karşılıklı çatışmak ve savaşmak anlamındadır. Nasıl ehli iman küffarla çarpışıyor ve küffar da buna mukabele ediyor ise, elbette sema dairesinde çarpışan melek ve şeytanların da karşılıklı hamleleri bulunacaktır. Üstad Hazretleri

“Madem öyledir; elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semaya ve ehline taş atacaklar.”

ibareler ile bu manaya işaret ediyor. Yani cinni şeytanlar muti sema ehlini taciz ediyorlar. Onlar da bu tacize mukabil yıldızları ve gezegenleri fırlatıyorlar.

Cin taifesinden olan şerli kafirler, yaratılış ve fıtrat bakımından latif ve hafif varlıklar olduğu için, insana nispetle zaman ve mekan kayıtlarından azadedirler. Bu sebeple sema dairelerine gidip gelmek onlar için kolaydır. İnsan maddi kayıtlarla kayıtlı olduğu için; uzay araçları ile ancak aya kadar gidebiliyorlar. Ama cinler fıtraten hafif ve latif oldukları için, onların seyahat özgürlüğü insanlarınkinden daha geniş. Bu sebeple bazen şerli ve kafir cinler, temiz ve meleklerin mekanı olan sema dairelerine çıkıp oraları taciz edebiliyorlar. Allah da meleklere ateşten eritilmiş top gülleleri hükmünde cisimlerle mübareze iznini vermiş. Yani sema ehli, şerli cinleri kovalamak için onlara taş atıyorlar.

Ayette bu husus şu şekilde izah ediliyor:

"Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah'ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl bir duman salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız dokunmaz."(Rahmân, 55/33-35).

Madem melekler ile şeytanlar arasında bir mübareze ve mücadele var, elbette şeytanların da sema ehline atacağı ve kullanacağı şeyler ve cephaneler bulunmak gerekir. Zira kavga ve harp karşılıklı yapılan bir eylemdir. Melekler nasıl şerli şeytanları semadan kovmak için ateş topları savuruyorlar ise, aynı şekilde şeytanların da meleklere atacağı bir taşları vardır. Bu manayı şu ayetten tahric etmek mümkündür:

"And olsun ki, dünya semasını Biz kandillerle süsledik ve şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık."(Mülk, 67/5).

Özet olarak yıldız kayması olarak bilinen semadaki olayı, bu ayetin kapsamında değerlendirmek mümkündür. Yani şerli cinler semaya çıkmak istediklerinde, oranın sakinleri olan melekler, onlara yıldız ve meteorları savuruyorlar. Bu da kainatın en küçük dairesinden tut, ta en büyük dairesine kadar iman ve küfür mücadelesinin cereyan ettiğini gösteriyor.

(1) bk. Sözler, On Beşinci Söz

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

bakiduman
Allah razı olsun abi ne güzel izah etmişsiniz.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...