On Birinci Şua'nın Dördüncü Mesele'sini, kırk vefiyattan birkaç tanesinin kazanması ile birlikte izah eder misiniz?

On Birinci Şua'nın Dördüncü Mesele'sini, kırk vefiyattan birkaç tanesinin kazanması ile birlikte izah eder misiniz?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanın âleminde birbiri içine girmiş muhtelif âlemleri vardır. Bu âlemlerin büyüklük ve küçüklük noktasından iki hâli vardır. Bu hallerden birisi kemiyet; diğeri ise keyfiyettir. İnsanın âlemindeki bu âlemler ve dairelerden kimisi keyfiyetlidir, kimisi de kemiyetlidir.

İnsanın bu âlemlerinde kemiyet noktasından küçük olan, keyfiyet noktasında büyüktür. Keyfiyeti küçük olan âlemin de kemiyeti büyüktür. İşte insanı aldatan nokta da burasıdır.

İnsanın kalb ve mide dairesi kemiyet noktasında en dar ve en küçük dairedir. Ama keyfiyet noktasında en büyük ve en mühim bir dairedir. Bu dairenin vazifeleri çoktur ve hayatîdir. Bu dairenin bir vazifesi geri kalsa, maddî ve manevî hayat çöker.

Mesela, mide doyurulmazsa insan takatten düşer. Mide günde iki üç defa yemek ister. İnsan, sadece mide ve bedenden ibaret değildir. İnsanın bir de nuranî ve latif olan kalb, akıl ve vicdan gibi manevî midesi vardır.

Bedenin çeşitli gıdalara ve vitaminlere ihtiyacı olduğu gibi, akıl ve kalbin de iman, zikir ve namaz gibi manevî gıdalara ihtiyacı vardır. Mide yemekle doyar, kalp ve ruh ise günde beş vakit namaz ile doyar. Bu yüzden bu küçük daire diğer büyük dairelerden daha büyük ve daha mühimdir. Birçok huzursuzluğun sebebi manevî gıda eksikliğidir. Mal ve mülk manevî yaralara tiryak olamaz. Ruhun ve vicdanın gıdası ve şifası iman, marifet, ubudiyet, namaz ve zikir gibi ulvi hakikatlerdir.

Eğer bir insanın damarları tıkanırsa kalbi çalışmaz. O kalbin tedavi edilmesi belki de ameliyat olması gerekir. İmanın mahalli ve muhabbetin merkezi olan manevî kalb de ancak marifet, zikir ve tesbihle huzur bulur. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyurulur: “İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.” (Rad Suresi 13/28)

Kalb ve mide dairesinden sonra beden ve hane dairesi gelir. Yani midemizin nasıl çeşitli gıdalara ihtiyacı varsa, aynı şekilde aile, hane ve beden dairemizin de ihtiyaçları vardır. Eşimiz ve çocuklarımız için bir mesken, bir iş, bir geçimlik temin etmek, kalp ve mideden sonra ikinci mühim bir dairedir. Bu daireye karşı mükellefiyetimiz ve vazifelerimiz vardır. Bunları ihmal etmek caiz olmaz.

Üçüncü daire ise mahalle ve şehir dairesidir ki, daire kemiyeten büyüdükçe; vazife ve ehemmiyet değeri azalıyor. Bizim kalb ve midemiz nasıl ceset ve hane dairesinin içinde ise, ceset ve hanemiz de mahalle ve şehir dairesinin içindedir. Bu yüzden bizim mahalle ve şehrimize karşı da mükellefiyetimiz ve vazifelerimiz vardır. Mahallemizde yardıma muhtaç olanlara yardım etmek, çevremizi temiz tutmak, mahalle ve şehrimizi idare edecek olanları seçmek gibi kısa ve uzun vadeli vazifelerimizdir.

Dördüncü daire ise vatan ve memleket dairesidir. Her insanın bu dairede belli başlı vazifeleri vardır. Ama bu vazifeler daimî değildir. Mesela askerlik yapmak, ömürde bir defaya mahsus bir vazifedir. Hükümeti idare edecek insanları seçmek için rey kullanmak dört- beş yılda gelen bir vazifedir. Savaş olsa cepheye koşmak belki insanın ömründe hiç göremeyeceği bir vazifedir. Ama bir durumda bu vazifeye koşmak da en mühim bir vazifedir. Bu daire az ve ara sıra olmasına rağmen, çok cazip olduğu için ekser insanları meşgul etmektedir. İşte insanın, diğer kalb ve mide dairesini unutacak kadar bu daire ile meşgul olması, çok zararlıdır, ömür sermayesini bad-ı heva heder etmektir.

Beşinci daire dünya dairesidir ki, en büyük ve insanları kendine en çok cezbeden, aslî vazifelerini unutturan bir dairedir. İnsanların ekserisi bu dairenin cazibesine kapılıp, küçük ama en mühim dairedeki vazifelerini terk ediyorlar. Hâlbuki bu dairede insanın belki ömrü boyunca bir vazifesi bile olmaz. Ama insan boşboğazlık edip kendi şahsî vazifelerini yapmaz, gider üzerine vazife olmayacak işler ile uğraşır. İnsanların ekserisinin dalalette olup kulluk vazifesini yapamamasının en mühim sebeplerinden birisi de budur.

Şayet dünya ve siyaset meseleleri bizim şahsî ve kalbî vazifelerimizi unutturup zedeliyorsa, o zaman ciddi bir tehlike içerisindeyiz, demektir.

Kırk vefiyattan birkaç kişinin kurtulması meselesi, tahkikî imanı elde edemeyen, imanı taklitte kalan ve dünyanın afakî meselelerine dalmış insanların halini ifade ediyor. Bu zamanda dünyada en mühim vazife imanı kurtarmak ve imanla kabre girmektir. İmanı taklidden tahkike çıkardıktan sonra, farzları yapan ve büyük günahları işlemeyen kurtulur inşaallah.

Yoksa, imanı taklitte kalan bir insan, cami cemaati de olsa tehlike içindedir. Saadet-i ebediyenin vesikası tahkikî imandır, imanda en küçük bir şüphe bütün amelleri iptal eder, ehemmiyeti kalmaz. Onun için imanı kuvvetlendirmek, taklitten takkike çıkarmak bir insanın en mühim ve birinci vazifesidir. Çünkü taklidî iman bu zamanın fenden ve felsefeden gelen inkâr hücumuna karşı duramıyor, bid’alara ve günahlara dayanamıyor. Tahkikî imanı elde edemeyenlerin çoğu, bu davayı kaybetmişler ve etmeye de namzettirler.

İman ve Kur’an’a hizmet etmek meselesi, dünyanın bütün meselelerinden daha üstün ve daha mühim bir meseledir. Dünyanın en büyük hâdiseleri bile bir Nur Talebesini iman ve Kur’an hizmetinden alıkoyamaz ve koymamalıdır. Üstad Hazretleri Dördüncü Mesele'de bu hakikati izah ediyor.

Evet, bir insanın bu dünyada en büyük davası, kabre iman ile girip girmemek davasıdır. Şayet bir insan imansız kabre girse, dünyanın hangi meşguliyeti ya da hangi davası onu kurtarabilir. Demek imanla kabre girmeye vasıta olan şeyler ile meşgul olmak, dünyanın en büyük ve mühim hâdiselerinden daha ehemmiyetlidir.

Üstad Hazretleri, iman hizmetini İkinci Dünya Savaşı ile meşgul olmaktan daha mühim görerek bize bir yol gösteriyor ve ikaz ediyor. Dünyanın en büyük hâdisesi bile iman hizmetine set çekemezken, nasıl olur da adî ve basit şeyler bu hizmete set çekebilir, diye bir mukayese yapmak da mümkündür.

İkinci olarak, dünyanın böyle zulümlü, karışık ve malayani şeyleri ile meşgul olmakta bir fayda olmadığı gibi, çok ciddi zararlar ve tehlikeler de mevcuttur.

Mesela: İkinci Dünya Harbi'nde bir tarafa kalben destek vermek, onların günah ve zulümlerine ortak olmak demektir. Zira "Küfre rıza küfür olduğu gibi, zulme rıza dahi zulümdür" fehvasınca, zalime kalben taraftar olmak, onun zulmüne ortak olmak demektir. Onların dünyevî hâkimiyet kavgasında Müslümanların kalben onlara taraf olmasında hiçbir menfaat olmadığı halde, onların büyük zulümlerine meccanen ortak olmak akıl kârı değildir.

Bu sebeple Üstad Hazretleri hem kendisi meşgul olmamış, hem de talebelerini meşgul olmaktan men etmiştir. Kendisi daha elzem ve daha ehemmiyetli olan iman hizmetine müteveccih olmuş ve talebelerini de ısrarla teşvik etmiştir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nergisimsii

-İslamı alakadar eden güncel mevzulara yaklaşım nasıl olmalı? -İnsanın daire daire alakarlıkları varken iman cihetinde kainatla ve kainatta hadisatla alakadar oluşu nasıldır? -Güncel mevzular, dünyadaki hadiseler, yaşadığı asırda bulunan gündemler vs. bunlara yaklaşımı ve alakadarlığı Bediüzzaman hazretlerinin çizgisinde nasıl olmalı? -Bediüzzaman hazretlerinin gündeme yaklaşımı hayatı boyunca nasıl olmuş?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Üstadımız siyasi ve güncel olaylara bakmak zorunda kaldığında iman ve adalet-i mahza cihetinden bakıyor. Hadiselerin zahiri sebeplerinden çok kadere bakan yönlerini nazara veriyor.

"Adalet-i mahza", “tam ve mükemmel adalet”, “Bir ferdin hakkını, bütün insanlar için de olsa, feda etmeyen adalet.” şeklinde tarif edilir.

“Adalet-i mahza-i Kur’âniye; bir masumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.”

"Adalet-i izafiye" ise, “küllün selâmeti için, cüz’ü feda eden adalet tarzı.” “Cemaatin menfaati için, ferdi feda eden adalet şekli.”dir.

Şayet güncel ve siyasi hadiselere iman ve adalet-i mahza cihetinden bakmaz hadiseleri dünyevi ve siyasi mülahazalar ile değerlendirirsek büyük zulüm ve günahlara ortak olma riski ile karşı karşıya kalırız bu da imanımızı risk altına alır.

Zulüm kimden gelirse gelsin onu hoş görmek ve onaylamak o zulme iştirak etmek anlamına gelir. Şayet siyasi ve güncel hadiselere iman ve adalet-i mahza cihetinden bakamayacaksan hiç bakmaman daha evla daha selametli olandır. Dördüncü meselenin özeti de buna işaret etmektedir.

Eski Said döneminde Üstadımız siyaseti dine hizmet etmekte bir alet bir araç olarak kullanmayı denemiş ama bir sonuca ulaşamayıp o yolu terk ederek yeni Said döneminde bütün himmet ve gayretini iman hizmetine teksif etmiştir.

Nur talebelerinin birinci vazifesi iman hizmetidir güncel ve siyasi olaylara bakmak zorunda kaldığı zamanda adalet-i mahza ve iman hesabına bakmak durumundadır. Şayet hadiselere adalet-i izafiye ciheti ve dünyevi maksatlar ile bakarsa büyük bir zarar ve riskin içinde demektir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)

Kırk kişiden bir kişinin imanlı gitmesi şu zamanda da geçerli midir? Hâlâ namaz kılan dindar insanlarda öyle davranış ve konuşmalar duyuyoruz, görüyoruz ki, dehşette kalıyoruz...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (m.ali)

İnsanların bazı hallerine, ibadet edip etmemelerine bakarak; “Şu kişi imanla kabre girer, şu insan giremez” demek, doğru değildir. Zira akıbetinin ne olacağı bizce meçhuldür, her şeyi bilen Allah’tır. Bize düşen hüsnüzan etmektir. Küfür üzerinde olan veya her türlü günahı işleyen birisi sonra tövbe edip tahkiki imanı kazanıp, kabre iman ile girebilir. Bu yüzden, "Şu kimse kesinlikle kâfir olarak ölür." denilmez. Üstad Hazretlerinin kırk vefiyat meselesi, akıbeti kerametle görüp söylemesi ile sabittir.

Aynı şekilde namazında, niyazında ve dindar birisinin de son anda ayağı kayabilir. Bu yüzden çok dikkatli olmak ve akıbetimizden korkmak gerekir. Sahabeler, hatta cennetle müjdelenen aşere-i mübeşşere ve bütün kâmil insanlar, akıbetlerinden daima endişe edip, hüsn-ü akibet için her an Allah’a sığınmış ve O’na niyazda bulunmuşlardır.

Hiç kimse akıbetinden ve Allah’ın azabından emin olamaz. Allah’ın azabından emin olmak, O’nun gazabını celbetmeye vesiledir. Allah’ın azabından korkmalı hem de O’nun rahmetinden ümit kesmemelidir. Yani ‘havf ve reca’ ortasında olmalıdır.

Hulasa, bir kişi tahkiki imanı elde ederse, farzları yapıp, büyük günahları terk ederse inşaallah kurtulur. Tahkiki imanı elde edemeyenlerin, farzları yerine getirmeyenlerin, günahlara bulaşanların bu zamanın dehşetli fitnelerinden kurtulmaları, imanlarını muhafaza etmeleri çok zordur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Abdullah001

- Risalei nur okuyucusu değilim. Fakat dikkatimi çeken bir bölüm oldu. Paylaşıyorum.
''Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler.'' (11.Şua-4.Mesele)
- Şimdi iki sorum olacak. İmam-ı Gazali kitaplarında ölüm acısını tarif etmiş. Kısaca dünyevi hiçbir acının can verme anındaki acıyla kıyaslanamayacağını ifade etmiş.
- İnsanlar sekerat halinde bu acı içinde kıvranırken acıya dayanamadıkları için mi imanını şeytana kaptırıyor?
- Yani şeytanın mesela ''Gel Hristiyan ol ve al şu suyu iç ve bütün acıların dinsin'' gibi bir teklifine hayır diyemeyecek bir hale mi geliyor?
- Beni şeytanın bu tuzağına karşı mağlup etmeyecek, imanımı kuvvetlendirecek risalei nur bölümleri, bapları hangileri?
- Dediğim gibi nur talebesi değilim. Ama yine de bilmek istiyorum.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

İman kalbe, ruha, vicdana, duygulara yerleşmeyip sadece ağızda ve akılda kalırsa, şeytanın ölüm esnasında bu imanı çalması kolay olur. Bu sebeple imanımızı güçlendirip kalbimize, ruhumuza, vicdanımıza, duygularımıza öyle bir şekilde yerleştirip perçinlemeliyiz ki şeytan ölüm anında imanımıza zarar veremesin.

İman tahkiki ve taklidi olmak üzere iki çeşittir.

Tahkiki iman, Allah’ın isim ve sıfatlarını kainattaki tecellilerini okuyarak, her şey üzerinde Allah’ın rablık ve ilahlık unvanını görerek, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmek demektir. Kainatta her şeyin Allah’a açılan bir pencere olduğunu ve bu pencerelerden Allah’ın isim ve sıfatlarını seyrederek, sağlam ve kuvvetli bir iman getirmek anlamındadır. Yani tahkiki iman, sarsılmaz ve şüphelere mağlup olmaz derecede, ispat ve deliller ile Allah’a ve onun bildirdiklerine iman etmek demektir. Tahkiki imanın da kendi arasında çok derece ve mertebeleri vardır.

Taklidi imanda ise, insanın önemli esasları ve azaları olan kalp, ruh, vicdan, duygular, imandan nasiplenip beslenemez. İman bu aza ve esaslarda perçinlenip kökleşmez. Bu yüzden çıkıp gitmesi kolaydır. Az bir şüphe ve inkar karşısında dayanamaz, çabuk söner.

İnsanın şu dünya hayatında en önemli en birinci ve en hayati vazifesi, sağlam ve tahkiki bir imanı kazanarak ahirete imanla gidebilmektir.

Diğer bir husus, insanın imanla ya da imansız kabre girmesi öyle anlık ve bir ana münhasır bir hadise değildir. İnsan dünya hayatında yaşamını nasıl sürdürmüş ise ölüm anında o yaşamın sonucunu görecektir. Ömrünü tahkiki iman, ibadet, tefekkür ve iyiliklerle geçirmiş bir insanın ölüm anında imanla gitmesi kuvvetle muhtemelken ömrünü taklidi bir imanla, günah ve gafletlerle geçirmiş birisinin de imansız kabre girme riski daha yüksek olacaktır.

Öyle ilaçla, acı ile bu olay izah edilemez. Bunlar işin hikaye kısmı. Asıl mesele insanın yaşarken gerekli tedbirleri alıp almadığı ile ilgilidir.

Üstadımız, imanla kabre nasıl girilir meselesini şu şekilde izah ediyor:

"İman-ı tahkikî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selb edilmeyeceğine ehl-i keşif ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: 'Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir.' Bu nevi iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor."

"Bu iman-ı tahkikînin vusulüne vesile olan bir yolu, velâyet-i kâmile ile keşif ve şuhud ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir."

"İkinci yol, iman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, burhanî ve Kur'ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvetle zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakînle hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risaletü'n-Nur'un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risaletü'n-Nur hakaik-i imaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkin ve muhal ve mümteni derecesinde gösterdiğini görecekler."(1)

"Şu Otuz Üç Pencereli olan Otuz Üçüncü Mektup, imanı olmayanı, inşaallah imana getirir. İmanı zayıf olanın imanını kuvvetleştirir. İmanı kavî ve taklidî olanın imanını tahkikî yapar. İmanı tahkikî olanın imanını genişlendirir. İmanı geniş olana, bütün kemâlât-ı hakikiyenin medarı ve esası olan marifetullahta terakkiyat verir, daha nuranî, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, 'Bir pencere bana kâfi geldi, yeter.' diyemezsin. Çünkü, senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise, kalbin de hissesini ister, ruhun da hissesini ister. Hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh, her bir pencerenin ayrı ayrı faydaları vardır."(2)

Sonuç olarak, Risale-i Nur bu zamanda tahkiki imanı kısa ve kolay bir şekilde kazandıran en önemli manevi bir tefsirdir. Mesleğimiz ve meşrebimiz ne olursa olsun Risale-i Nur'dan istifade etmenin yollarına bakmak gerekiyor. Risale-i Nur'dan aldığımız tahkiki iman dersleri inşallah ölüm anında bizi koruyan bir zırh gibi olacaktır. Şeytanın kalbe, ruha, vicdana ve diğer duygulara yerleşen bir imanı çalması âdeta imkansız bir hale gelecektir. Sekerat anındaki en büyük ilaç dünya hayatında kazandığımız bu tahkiki iman olacaktır.

Risâle-i Nur’u anlayarak okuyan herkes, o ispatlar karşısında Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, öldükten sonra diriliş gibi iman hakikatlerine artık gözüyle görüyor gibi inanır ve bu imanla inşallah kabre girer.

Not: Risale-i Nur'un temelini oluşturan Sözler, Mektubat, Lemalar ve Şualar adlı kitapları okuyarak başlayabilirsiniz. İmanın altı esası da bu dört kitapta hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde izah ve ispat edilmektedir. Bu okumalarınızın verimini artırmak için de bulunduğunuz yerdeki Nur sohbetlerine devam edebilir, ayrıca sitemizdeki sohbetlerimizi de seyredip istifadenizi artırabilirisiniz.

Dipnotlar:

(1) bk. Kastamonu Lâhikası, 13. Mektup.
(2) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, İhtar.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
tefeyyüz-ü Nur

Bu soruya cevap olmak üzere pek çok kez bizzat kendimde yaşadığım bir hadiseyi paylaşmak istiyorum. Herşey yolunda ve keyfimiz yerinde hayatımızı sürdürürken başımıza gelen taciz edici bir hadise, bir hastalık, deprem, sel gibi bir olay veya birisinden zarar görmek, mal kaybına uğramak, moral bozucu birşey ile karşılaşma halinde anlık olarak "bak bunca zamandır birşeylere inanıyor ve ibadet ediyorsun ama o inandığın ve yaptığın şeyler seni birşeyden korumuyor, ki başına bunlar geliyor, boşuna iman dairesi içinde kalıp kendini bazı şeylerden mahrum ediyorsun" düşüncesi aklımıza gelir, bir süreliğine de hükmünü icra eder. Evham vasfında olan ve hiç hakikati olmayan bu düşünce tefekkür ve tahlil ile dağıtılıncaya kadar kalır. Kimisi bunda muvaffak olamaz ve imandan çıkmaya kadar varabilir. Tahkiki iman kuvvetine göre ise çabucak bertaraf edilebilir, "tefekkür gafleti izale eder, kaldırır". Hakikatte nefis ve şeytanın işi olan ve terakki vesilesi olan bu çeşit evhamlarla ancak dikkatle ve tefekkürle başa çıkılır, başa çıkmayı öğrendikçe de meleke halinde yerleşir, ta ki menfi, müsbet herşeyde Rahmet-i ilahiye'nin izini, yüzünü görmeye, her türlü hadiseden hikmet pırıltılarını çıkarıp görmeye, marifetullah nurları, balları devşirmeye kadar gider.

Şimdi aynı hali bir insanın ömründe göreceği en sıkıntılı hal olan ruhun geçici iskan edildiği beden evinden çıkması anında yaşadığımızı düşünelim. O sıkıntılı halde, bütün ömür boyunca istikametten ayrılmamaya gayret etsek bile, karşımıza çıkan şeytan ve nefsin sunduğu "bunca yıl boşuna inandın ve inandığın gibi yaşadın, gel bize katıl bu sıkıntıdan seni kurtaralım" evhamı karşısında tereddüt yaşarsak ne büyük bir tehlike olduğunu düşünelim. Buna karşı koyabilmek için yer ve göklerin rabbine ve onun mülkü olduğumuza, ondan başka meded, necat verecek kimse olmadığına imanda meleke derecesinde sahip olmaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu düşünelim. Buradan da şu dünya hayatında dert ettiğimiz, vaktimizi, zihnimizi sarfettiğimiz mal, mülk,meslek, şan, şeref, keyif, siyaset meselelerinin ne kadar basit kaldığını düşünelim.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...