Siyaseti, etkilenmeden takip etmek mümkün değil mi? Nur talebesi, feraseti ve Risale-i Nur mihengiyle doğru yanlışı ayırt edemez mi? Yoksa, siyaseti hiç takip etmemeli miyiz?
Değerli Kardeşimiz;
İnsanın âleminde birbiri içine girmiş muhtelif âlemleri vardır. Bu âlemlerin büyüklük ve küçüklük noktasından iki hali vardır. Bu hallerden birisi kemiyet; diğeri ise keyfiyettir. Kemiyet keyfiyete nispetle daha ehemmiyetsizdir. İnsanın âlemindeki bu dairelerden kimisi keyfiyetli, kimisi kemiyetlidir.
İnsanın bu âlemlerinde kemiyet noktasından küçük olan, keyfiyet noktasında büyüktür. Keyfiyeti küçük olan âlemin ise kemiyeti büyüktür. İşte insanı aldatan da bu noktadır.
İnsanın kalp ve mide dairesi kemiyet noktasında en dar ve küçük dairedir. Ama keyfiyet noktasında en büyük ve en mühim bir dairedir. Bu dairenin vazifeleri çoktur ve hayatidir. Bu dairenin bir vazifesi geri kalsa, maddî ve manevî hayat çöker.
Mesela mide doyurulmazsa, beden ölür. Mide günde üç defa yemek ister. Bu isteğe muntazaman bakmak zorundayız. İnsan, sadece mideden ve bedenden ibaret değildir; onun bir de manevî bir midesi vardır ki, bu da kalp, akıl, vicdan gibi nuranî ve latif şeylerden müteşekkildir. Maddî mide nasıl doyuruluyorsa, manevî latifeler de da doyurulmalıdır. Maddi mide günde üç öğün yemek ile doyar, kalp ve ruh ise günde beş vakit namaz ile doyar. Eğer bu vazifeleri terk edilirse hem maddî bedenimiz hem de manevî latifelerimiz ölür. Bu yüzden, bu küçük daire, diğer büyük dairelerden daha büyük ve daha mühimdir.
Bedenimizin çeşitli gıdalara ihtiyacı vardır. Yüce Allah her bir meyve ve sebzede değişik vitaminler derç etmiştir. Şayet bir insanın vücudunda vitamin eksikliği olursa, ona ilaç tedavisi uygulanır. Bir kişi birkaç gün yemek yemezse takatten düşer.
Aynen bunun gibi ruhun, kalbin, aklın ve diğer latifelerimizin de zikir ve namaz gibi manevi gıdalara ihtiyacı vardır. Manevi gıdalar azalırsa çeşitli hastalıklar meydana gelir. Mal ve mülk manevî yaralara tiryak olamaz. Ruhun ve vicdanın gıdası ve şifası iman, marifet, ubudiyet, namaz ve zikir gibi ulvi hakikatlerdir.
Eğer bir insanın damarları tıkanırsa kalbi çalışmaz. O kalbin tedavi edilmesi belki de ameliyat olması gerekir. İmanın mahalli ve muhabbetin merkezi olan manevi kalp de ancak marifet, zikir ve tespihle huzur bulur. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:
“İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.” (Rad Suresi 13/28)
Esas olan kalp dairesidir; ondan sonra mide dairesi ve hane dairesi gelir. Eşimiz, çocuklarımız ve kendi bedenimiz için bir mesken, bir iş, bir geçimlik temin etmek, kalp ve mideden sonra ikinci mühim dairedir. Bu daireye karşı sorumluluk ve vazifelerimiz vardır. Bunları ihmal etmek olmaz. Eşimizi ve çocuklarımızı dini yönden eğitmek de bu sınıftandır.
Üçüncü daire ise mahalle ve şehir dairesidir. Bu daire kemiyeten büyüdükçe; vazife ve ehemmiyet değeri azalıyor. Bizim kalp ve midemiz nasıl beden ve hane dairesinin içinde ise, beden ve hanemiz de mahalle ve şehir dairesinin içindedir. Bu yüzden, bizim mahalle ve şehrimize karşı da sorumluluklarımız vardır. Mahallemizde muhtaç olanlara yardım etmek, çevremizi temiz tutmak, şehrimizi idare edecek olanları seçmek az ve uzun vadeli vazifelerimizdir.
Dördüncü daire ise vatan ve memleket dairesidir. Her insanın bu dairede belli başlı vazifeleri vardır. Ama bu vazifeler çok azdır ve uzun bir zaman gerektirir. Meselâ; askerlik yapmak ömürde bir defaya mahsus bir görevdir. Cumhurbaşkanını milletvekillerini ve belediye başkanlarını seçmek, dört- beş yılda yapılan bir vazifedir. Savaş olsa cepheye koşmak, belki insanın, ömründe hiç göremeyeceği bir vazifedir. Bu daire ara sıra ve uzun vadeli olmasına mukabil, en cazip ve insanı meşgul eden bir dairedir. İşte insanın, diğer kalp ve mide dairesini unutacak kadar bu daire ile meşgul olması, normal durum ve faydalı bir iş değildir.
Beşinci daire ise, en büyük, insanları kendine en çok çeken ve diğer asli ve mühim vazifelerini unutturan dünya dairesidir. İnsanların ekserisi bu dairenin cazibesine kapılıp, küçük ama çok mühim dairede olan kendi vazifelerini terk ediyorlar.
Hâlbuki bu dairede insanın, belki ömrü boyunca bir vazifesi bile olmaz. Ama insan boşboğazlık edip kendi şahsi vazifelerini yapmaz, üzerine vazife olmayan işler ile meşgul olur. İnsanların ekserisinin dalalette olup kulluk vazifesini yapamamasının mühim sebeplerinden birisi de maalesef budur.
Şayet dünya ve siyaset meseleleri bizim şahsi ve kalbi vazifelerimizi unutturup zedeliyorsa, o zaman ciddi bir tehlike içerisindeyiz demektir.
Kırk vefiyattan birkaç kişinin kurtulması meselesi, tahkiki imanı elde edemeyen, imanı taklitte kalan ve dünyanın afakî meselelerine dalmış insanların halini ifade ediyor. Bu zamanda dünyada en mühim vazife imanı kurtarmaktır, yani imanla kabre girmektir. İmanı taklitten tahkikiye çıkaran, farzları yapan ve büyük günahları işlemeyen inşallah kurtulur.
Yoksa imanı taklitte kalan bir insan, cami cemaati de olsa tehlike içindedir. Saadet-i ebediyenin vesikası tahkiki imandır. İmanda en küçük bir arıza ve şüphe bütün amelleri iptal eder, ehemmiyeti kalmaz. Onun için imanı kavi hale getirmek bu zamanın birinci vazifesidir. Çünkü taklidi iman bu zamanın fenden ve felsefeden gelen inkâr hücumuna karşı duramıyor, dayanamıyor. Sarsılmaz tahkiki imanı elde edemeyenlerin çoğu bu davayı kaybetmişler ve etmeye de namzettirler.
Bir kişi bu zamanda sağlam imanı elde ettikten sonra, ibadetlerin asgarisi olan farzları yaparsa kurtulur inşallah. Tahkiki imanı elde edemeyenler ise, cami cemaati de olsa bu zamanın inkâr selinden kurtulmaları çok zor ve müşküldür.
İman ve Kur’an’a hizmet etmek meselesi, dünyanın bütün meselelerinden daha üstün ve daha ehemmiyetlidir. Dünyanın değil basit ve sıradan hâdiseleri, en büyük hâdiseleri bile bir Nur Talebesini iman ve Kur’an hizmetinden alıkoyamaz ve koymamalıdır. Üstad Hazretleri Dördüncü Mesele'de bu hakikati çok güzel izah ediyor.
Evet, bir insanın bu dünyada en büyük davası, imanla kabre girip girmemek davasıdır. Şayet bir insan imansız kabre girse, dünyanın hangi meşguliyeti ya da hangi davası onu kurtarabilir. Demek imanla kabre girmeye vasıta olan şeyler ile meşgul olmak, dünyanın en büyük ve en mühim hâdiselerinden daha ehemmiyetlidir.
Üstad Hazretleri iman hizmetini İkinci Dünya Savaşı ile meşgul olmaktan daha mühim görerek, bize bir yol gösteriyor. Dünyanın en büyük hâdisesi bile iman hizmetine set çekemezken, nasıl olur da adi ve basit şeyler bu hizmete set çekebilir, diye bir mukayese yapmak da mümkündür.
İkinci olarak, dünyanın böyle zulümlü ve karmaşık şeyleri ile meşgul olmak da bir fayda olmadığı gibi, ciddi tehlikeler ve azim zararlar mevcuttur.
Meselâ; İkinci Dünya Harbi'nde bir tarafa kalben destek vermek, onların günah ve zulümlerine ortak olmak demektir. Zira "Küfre rıza küfür olduğu gibi, zulme rıza dahi zulümdür" fehvasınca, zalime kalben taraftar olmak, onun zulmüne ortak olmak demektir. Onların dünyevi hâkimiyet kavgasında Müslümanların kalben onlara taraf olmasında hiçbir menfaat olmadığı halde, onların büyük zulüm ve günahlarına meccanen ortak olmak akıl kârı değildir.
Bu sebeple Üstad Hazretleri böyle faydasız dünyevi ve içtimai şeylerle hem kendi meşgul olmamış hem de talebelerini menetmiştir. Daha elzem ve mühim olan iman hizmetine yönelmiş ve talebelerini de yönlendirmiştir.
Risale-i Nur'u iyice okuyup hazmetmeden harici şeyler ile meşgul olmak çok tehlikelidir. Allah korusun, aklımızın ve kalbimizin zındık bir geveze olmasına kadar gidebilir. Bu yüzden, Risale-i Nurlarla meşgul olup zihnimizi ve kalbimizi harici şeylere dağıtmamalıyız.
Harice bakacak olursak da din ve iman namına ve onun ölçüleri ile bakmalıyız. Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri de bu manaları özetler mahiyettedir:
"Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet-i kalbini ve istirahat-ı ruhunu muhafaza eden ve kurtaran yalnız hakikî ehl-i iman ve ehl-i tevekkül ve rızadır. Bunların içinde de en ziyade kendini kurtaranlar, Risale-i Nur'un dairesine sadakatle girenlerdir."
"Çünkü bunlar, Risale-i Nur'dan aldıkları iman-ı tahkikî derslerinin nuruyla ve gözüyle, her şeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp her şeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adaletini müşahede ettiklerinden, kemâl-i teslimiyet ve rızayla, rububiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azap çeksinler."(1)
Cemaat adına olmayıp, kendi namına siyasete girip orada din ve İslam adına yapılan hizmetler de makbuldür. Üstad Hazretleri bazı talebelerine bu ruhsatı vermiştir. Zira siyaset sahasını bütünü ile terk etmek doğru değildir. Ancak cemaati ve hizmeti siyasete alet etmemek gerekir.
(1) bk. Kastamonu Lâhikası, (84. Mektup)
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Boğazlar hakkındaki meselede "alâkadarane ve bilerek" cevap vermesine Üstadın kalben "YAZIK" demesine ne dersiniz?
Bugün dünya meselelerini hiç bilmeyen insan olamazki? O zaman hepimize yazık.
Üstadın bu kişi için YAZIK demesinin sebebi ne olabilir?
"Alakadarane ve bilerek" kelimelerinde bir incelik olduğunu düşünüyorum.
Sizce bu incelik nedir?
Allah razı olsun.
Güzel açıklama