Tebliğde ölçü nedir? Neler tavsiye edersiniz? Karşıdakini sık sık rahatsız ederek bir şeyler anlatmak doğru mu?
Değerli Kardeşimiz;
Tebliğ için asıl ölçümüz, peygamberlerin tebliğ metodu olmalıdır. Çünkü peygamberler insanlığın zübdeleri olmaları hasebiyle Allah'ın dinini neşredip yaymak noktasından en güzel şekilde örnek olmuşlardır. Mesela Hz. Musa (a.s.) firavuna giderken Cenab-ı Hakk'ın: "Fekulalehukevlenleyyinen" "Yani ona vardığında güzel, yumuşak söz söyle" buyurması meselemiz açısından ehemmiyetlidir.
Çünkü Cenab-ı Hak bu ifadeyle İslam davetçilerine örnek teşkil edecek bir hususu nazara veriyor ve manen diyor: Dinimi anlattığınız kişi, en azılı bir İslam düşmanı da olsa, evvela nezaketle ve yumuşak bir dille meramınızı anlatın. Umulur ki kalbi yumuşar da inadından vazgeçer. Yine Resulullah (a.s.m.) İslamiyeti tebliğde nelere dikkat ederdi. Ona bir bakalım. Gerek ahlakında gerek konuşmasında ve gerekse yaşayışında yaptıklarına dikkat edelim. Zira esas itibariyle bunlara nazar etmemiz gerekmektedir. En başta "Mekkelililer onu Muhammed ul Emin olarak tanımışlardı; bu belki de bir tebliğcinin âleminde yaşaması gereken en mühim esaslardan bir tanesi. Sonra onun sabrına gelince: Mesela cahillerin babası unvanıyla meşhur Ebu Cehile İslamiyeti tebliğ ederken onun gayret, çaba ve metaneti ve sabrı dillere destandır. Çünkü rivayetlere göre altı yüz defa onu İslamiyet'e çağırmış ve her defasında da kovulduğu, hakaret gördüğü bilinmektedir.
İşte bizim ölçümüz bu meyanda olmalı kanaatindeyiz. Bazen rastlamışsınızdır; biri arkadaşına bir şeyler anlatıyor veya onu İslami bir sohbete çağırıyor. İki üç defa anlattıktan sonra, eğer o kişi davete icabet etmezse hemen şunu söylediğini işitirsiniz "Yahu bundan da adam çıkmaz. Zaten tahmin ettiğim gibi çıktı" deyip o kişiyle arasına bir mesafe koyup artık irtibatını kestiği bir vakıadır.
İşte bizler gerek Resulullah (a.s.m.) gerekse de bu asrın manevi ilaçları olan ve tebliğde bu asır ve gelecek asırların mihveri olması lazım gelen Bediüzzaman ve nur eserleriyle bu tebliğimizi inşaallah dahada yaygınlaştıracağız. Eğer tevfik, refik olursa. İşte son asrın hastalıklarına karşı hazırladığımız metotları istifadenize sunuyoruz. Nur mesleğinin yolu, dört adımda özetlenmiş: “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür tarikı.”
Bu dâvâ, iman kurtarma dâvâsı. İnsanları âhir zamanın dehşetli fitnelerinden sıyırıp, ulvî gayelere yönlendirme dâvâsı. Beşeriyeti, nefsin, şeytanın ve akıl almaz derecede bozulmuş içtimaî havanın tesirinden kurtarıp, ona kulluğun zevkini tattırma dâvâsı.
Bir insan bu yüksek ideali, bir İlâhî lütuf olarak yakalayabildiği takdirde, ilk yapacağı şey, bu zor işi başarmaktaki aczini ve fakrını itiraf ile Rabbinin kudretine ve rahmetine istinat etmek olacaktır.
Acz ve fakr, kulun iki zâtî hassası; insanın en bâriz özellikleri. Nitekim Fâtiha sûresini okurken, mealen, “Yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek âlemlerin Rabbi olan Rabbimize sığınır, dünyevî olsun, uhrevî olsun her işimizde O’ndan medet bekleriz. İşte iman ve Kur’an hizmetinin erleri de insanların kalplerinde hidayetin sümbüllenmesi için bütün güçleriyle çalışmakla birlikte, bu büyük neticeyi kendi kuvvet ve kudretleriyle elde edemeyeceklerini bilerek, acz ve fakr ile Allah’ın dergâhına iltica ederler.
Üçüncü adım, kendilerini cehenneme hazırlayan âsi ve günahkâr insanlara acımak ve yardımlarına bir doktor hassasiyeti ve bir anne şefkatiyle koşmak.
Ve dördüncü adım, bu işi hikmet dairesinde yürütmek.
Nur'un Muazzez Müellifi, tefekkürün “Hakîm ismine îsal” edeceğini ifade buyurur. Risale-i Nur Külliyatı harika bir tefekkür hazinesidir. Bu külliyatta tefekkür iki safhada ortaya konulur: Enfüsî ve âfâkî tefekkür. “Nefsî tefekkürde tafsilât, âfâkî tefekkürde ise icmâl” tavsiye edilir. Yâni, insan bir nutfe ile başlayan yolculuğunun safhalarından, aklının anlamasına, kalbinin inanmasına kadar her şeyi tafsilâtıyla tefekkür etmeli, Rabbinin ilim ve hikmetinin sonsuzluğunu bunlarda okumalıdır. Ama aynı insan, yıldızların faydalarını, bedenindeki hücreler kadar yahut dağların şekillerini organlarının şekilleri kadar rahat tefekkür edemeyeceği için, âfaktaki bu İlâhî tasarrufları icmâlen, özet olarak düşünmekle yetinmeli.
Zaten, belli bir sahada ihtisas yapmış olan insanlar bile, ancak o sahayı tafsilâtıyla tefekkür edebiliyor, diğer ilim dallarında icmâlî düşünüyorlar. Nur Külliyatı hem enfüsî hem de âfâkî tefekkürün harika misalleriyle dolu. Bu yönüyle Hakîm ismine en güzel bir mazhar. Hakîm isminin tecellisi Büyük Üstad’da değişik şekillerde kendini gösterir.
Millî şairimiz, Merhum Mehmet Âkif'imizin,
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı.
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
Beytiyle ortaya koyduğu büyük ideal, Risale-i Nur Külliyatında kemâliyle tahakkuk etmiştir. Neden ve niçinlerle dolu bu asrın çarşısında, ancak hem akla hem de kalbe hitab eden, dâvâsını hem sevdiren hem de ispat eden bir külliyat revaç bulabilirdi ve buldu da. Nur Külliyatının bu hususiyeti Üstadın Hakîm ismine mazhariyetinin bir ciheti. Bir başka cihet de şu: Harf inkılâbıyla âlimler köşelerine itilmişler, yeni harflerle yeni bir neslin yetiştirilmesine başlanılmış. Körpe dimağlar, Köy Enstitülerinde beyinleri yıkanan Marksist, Materyalist ve tabiatperest öğretmenlerin eline teslim edilmişler.
Garplılaşma adı altında ahlâksızlığın kapıları ardına kadar açılmış. Hasta ve perişan gençlik şüphe ve tereddütlerle başbaşa bırakılmış. Onların dertlerine deva bulacak insanlar, ihtiyaca kâfi gelmeyecek kadar az. Mevcut âlimlerin, câmiden uzak gençlere ulaşmaları, onların barındıkları yurtlara gitmeleri, kantinlerine girmeleri imkânsız.
İşte bu çaresizlikler arasında Üstad Bediüzzaman ortaya çıkıyor. Gençlerin şüphelerini giderecek ve sorularına tatminkâr cevaplar verecek bir Külliyatın telifine başlıyor. Ve fedakâr talebelerinin akıl almaz himmet ve gayretleriyle, hapislere ve zindanlara rağmen, bu eserlerini muhtaç gönüllere ulaştırmaya muvaffak oluyor.
İşte bu hâl, Hakîm ismine mazhariyetin bir başka tecellisi. Konunun bir diğer cephesi de şu: Mutlakıyet ve meşrutiyet dönemlerinde devlet yetkililerini çoğu zaman basın yoluyla, bazan da bizzat görüşerek ikaz eden ve onlara hakkı, hakikatı en uygun biçimde tebliğ eden Üstad, cumhuriyet döneminde bu gibi içtimaî hizmetlerden çekilir. Menfî cereyanların, inançsızlığın, ahlâksızlığın birer şahs-ı mânevî hâline geldiği ve dünya çapında teşkilâtlanmış odaklarca yürütüldüğü bu dönemde, bunlara karşı iman cephesinde de bir şahs-ı mânevî teşekkül ettirmek gerektiğine karar verir ve siyasî, içtimaî faaliyetlerle vakit kaybetmeden bütün kuvvetiyle iman hakikatlarının neşir ve ilânına çalışır.
Nur Külliyatının telifiyle, bir İlâhî inayet olarak, dâvâsını kalplere hâkim kılmakla yeni bir nesil yetiştirmeye muvaffak olur. Bu da Hakîm ismine mazhariyetin ayrı bir tezahürü. Nur Külliyatındaki imanî bahisler bu asrın dertlerine tam deva olacak muhteviyatıyla Hakîm ismine âyine oldukları gibi, Kur’an ve ezan okumak dâhil her türlü dinî faaliyetin, lâiklik bahanesiyle yasaklandığı bir dönemde, Nur talebelerine bu mayınlı yolda yürüyebilmeleri için gerekli bütün tedbirleri, temkinleri, prensipleri fevkalâde bir incelikle ortaya koyan, başta İhlâs ve Uhuvvet risaleleri olmak üzere, bütün içtimaî bahisler ve bütün lâhika mektupları Hakîm ismine mazhariyetin bir başka cilvesini taşımakta.
Bu mazhariyeti ayrı bir yönden seyredebilmek için şu iki tespiti birlikte değerlendirelim:
“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtınıef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler; belki Küre-i Arz’ın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e dehalet edecekler.”
“Her mü’min îlâ-yı kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakki etmektir.” (Hutbe-i Şamiye)
Bu tespitlerden birincisi İslâm’ı gerek kendi vatandaşlarımıza gerekse bütün bir insanlık âlemine ulaştırabilmemiz için en büyük şartın, Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak olduğunu ders verir. Diğeri ise, iman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara ulaştırabilmek için iktisadî yönden kalkınmak gerektiğini tespit eder. Bu iki yaramızı tam kabul ile tedavisine çalışmamız gerek.
Bundan gaflet ederek, geçici ve kararsız siyasî formüllere bel bağladığımız sürece, sürünmeye devam edecek ve bununla da kalmayıp, İslâm’ın muhtaç gönüllere ulaşmasına perde ve engel olmanın mesuliyetini de çekeceğiz.
İslam dininde bir Müslümanın üç temel vazifesi vardır. Bunlar talim, tatbik ve tebliğdir.
Talim: Dini hakikatleri doğru ve sağlam kaynaklardan öğrenmek ve talim etmektir.
Tatbik: Talim ettiği dini hakikatleri hayatına uygulamak ve tatbik etmektir.
Tebliğ: Talim ve tatbik ettiği dini hakikatleri bir başkasına aktarmak ve tebliğ etmektir.
Bu üç vazife bir zincirin halkaları gibidir; birbirinden ayrılması ve ihmal edilmesi mümkün değildir. Şayet bu halkalardan biri eksik olur ise, diğerleri nakıs ve tesirsiz kalır.
Mesela talim olmadan, tatbik ve tebliğ olmaz. Tatbik olmadan, talim ve tebliğ tesir etmez. Tebliğ olmadan da talim ve tatbik âtıl ve nakıs olur. Dolayısı ile her üç vazife de elzem ve farzdır.
Bu üç vazifenin ifası hususunda belli metot ve kaideler vardır. Bu metot ve kaideler bilinmez ise, bu vazifeler kemali ile yerine gelmez.
Talimin en mühim metodu ve kaidesi, İslam ve iman hakikatlerini doğru ve sağlam kaynaklardan öğrenmektir.
Tatbik etmenin en mühim kaidesi, talime ve ihlasa uygun olmasıdır.
Tebliğ etmenin en ehemmiyetli kaidesi ise, doğru zamanda, doğru mekânda ve doğru şahıslara, doğru hakikatleri bildirmektir. Bunlara dikkat edilmez ise, tebliğ faydadan çok, zarar getirir.
Doğru zaman: Bir insan, bir iş ile meşgul ise, tebliğin doğru zamanı değil, demektir. Mesela memurun yoğun iş hengâmında varıp, dini kitap okumak yanlıştır. Zira seni dinleyecek zamanı yoktur. Öyle ise hakikatleri tebliğ etmenin doğru zamanını tespit etmek gerekir.
Doğru Mekân: Mümkün ise uygun ve münasip mekânlarda tebliğ etmek gerekir. Bir memurun ofisi, bir amelenin inşaatı, bir öğrencinin dersliği, hakikatlerin tebliği için uygun mekânlar sayılmazlar. Yanlış anlaşılmasın, ideal mekânlar değil, demektir. Yoksa zaman ve zemin müsait olduğu zaman, okumakta ve anlatmakta bir sakınca olmaz.
Doğru Şahıs: Her şahıs hakikatlerin tebliği için doğru kişidir. Lakin bunun iyi ayarlanıp, iyi bir halet-i ruhiyede yapılması gerekir. Bir insanın bütün his ve duyguları kapalı olduğu bir anda tebliğ doğru olmaz. Onun müsait olduğu bir anı gözlemek gerekir. O zaman tebliğ daha tesirli, daha mükemmel olur.
Doğru Hakikat: Tebliğ vasıtasının doğru seçilmesi. Bu zamanın ilcaat ve şartlarına uygun olmayan kitap ve eserler ile tebliğe başlamak yanlış olur. Dine yabani olan birisine, menkıbe ve cehennem ahvalinden bahseden kitaplardan okumak doğru değildir. Belki de ters teper. Hatta Risale-i Nur'un parçalarından okurken bile konu tercihini iyi yapmak gerekir.
Tebliğ için insanların sormasını beklemek gerekmez. Sadece zaman ve mekânı iyi ayarlamak ve tebliğ metotlarına riayet etmek gerekir. Meczupvari hareket ve tavırlardan kaçınmak gerekir. Risale-i Nura hizmet ediyorum, derken zarar verebiliriz.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar
Bunun uygulaması kendi hayatımızda uygulanır mı? uygulanabilirse nasıl olacak. Mesela bir arkadaşımızı bir mesele hakkında uyarıyoruz fakat bizi dinlemeden yine aynı hatayı yapıyor. Daha sonra ona davranışımız nasıl olmalıdır.
Şahsi cezalandırma söz konusu değildir şayet bir kimse ikaz ve uyarılara rağmen hatasında ısrar ediyor ise onu kendi haline bırakmak gerekiyor. Ama yinede af ve rahmet kapısını açık bırakacak bir davranış sergilememiz yerinde olur çünkü bazı insanların doğruları görmesi zaman alabilir.
“Bilerek zarara razı olana şefkat edip lehinde bakılmaz.” ifadesi o zarar için geçerlidir kişinin bütün ahvali ve hayatı için geçerli değildir. Bir konuda yanılsa diğer konularda istikametli olabilir.
Mesela bir konuda hatalıdır ve şiddetle o konuda ikaz edildiği halde hatasında ısrar ediyor ise o hatayı işleyip zarar çekecek sonra doğruyu görecektir o konuda maalesef şefkati kendinden kaldırmıştır. Ama başka noktalardan halen dost ve kardeşlik devam edebilir.
Zulümde, küfür ve isyanda ısrar edenlere karşı tavrımız nettir onlara şefkat nazarı ile bakıp onları güzellemek doğru olmaz. Birisi zulmediyor ama cuma kılıyor tesbih çekiyor diye ona hoşgörü ve rahmetle bakamayız...