"Selef-i Sâlihînin Kur’ân’a hâşiye olarak bir şey ilâve edilmemesi hakkındaki kararlarının zamanlarına ait bulunması ve ulemâ-i müteahhirînin müsaadeleri..." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
Kur’an ve hadiste geçen Allah hakkındaki müteşabih ifadeler hususunda Ehl-i sünnet âlimleri, mütekaddimin (öncekiler) ve müteahhirin (sonrakiler) şeklinde iki ana ekole ayrılmışlardır.
Mütekaddimin âlimleri, daha ziyade selef-i salihin diye bilinen ilk üç asır âlimleridir ki, bunlar sahabeler, tabiîn ve tebe-i tabiîndir. Bu ekolün temel fikri; müteşabih ayetlerin te’vil ve tabir edilmeden iman edilmesidir. Yani ayet ve hadislerde geçen ifadelere teşbih ve tecsime kaçmadan aynı ile iman etmek ve bu ifadeler üstünde fazla kafa yormamak bu ekolün temel prensibidir. Bu ekol itikadî sahada nakilci, amelî konularda reycidirler. Yani imana dair konularda asla tevil ve tabire geçit vermezlerken, amelî konularda alabildiğine tevil, tabir ve içtihattan yanadırlar. Selef-i Salihînin Kur’an’a haşiye yapılmasına karşı olmaları bu cihetledir.
Müteahhirin uleması ise, İmam-ı Eş’arî ve Matüridî ile başlar, günümüze kadar gelir. Bunlar, itikadî sahada reyci, yani tevil ve tabir taraftarı; amelî sahada ise Selef-i Salihini taklit ediyorlar. Bu ekolün itikadî mevzularda selefe muhalefet etmesinin ciddi ve haklı sebepleri vardır. Bunlardan en mühimleri; Yunan felsefesinin İslam âlemindeki ciddi tahribatlarına set çekmek ve Kur’an’daki müteşabih ifadeleri kullanarak avam insanlarda ortaya çıkabilecek fitneleri bertaraf etmek ve teşbih ve tecsim fırkalarının önüne geçmektir. Bu ve buna benzer sebeplerden dolayı tevil ve tabire izin verilmiştir.
Selef-i Salihîn dönemlerinde böyle içtimaî yaralar ve tehlikeler olmadığı için, tevil ve tabire ihtiyaç hissedilmemiştir. Zaten her iki ekol de hak ve sadık ekollerdir. Ulemâ-i müteahhirînin Kur’an’a haşiye yapılmasına müsaade etmeleri de bu manayadır.
Üstad Hazretleri Ehl-i sünnetin müteahhirin ve kelam âlimleri ile aynı görüşte ve aynı çizgidedir. Bunun ispatı Risale-i Nurlarda o müteşabih ifadelerin tevil ve tabir edilmesidir.
Üstad Hazretleri bu hususta şunları ifade etmektedir:
"Sual: Mebde ve me'haz itibarıyla 'rikkatü'l-kalb' manasını ifade eden bu iki sıfatın Cenab-ı Hak hakkında kullanılması caiz değildir. Eğer mana-yı hakikatlerinin lazımı ve neticesi olan in'am ve ihsan kastedilirse, mecazda ne hikmet vardır?"
"Cevap: Bu iki sıfat -'yed' gibi- mana-yı hakikileriyle Cenab-ı Hak hakkında kullanılması muhal olan müteşabihattandır. Müteşabihatta, mana-yı mecazinin, mana-yı hakikinin lafzıyla, üslubuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların meluf ve malumları olmayan manaları ve hakikatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabul ettirmekten ibarettir. Mesela 'yed'in mana-yı mecazisi insanlara me'nus olmadığından, mana-yı hakikinin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarureti vardır."(1)
"Ve keza, itikadda da tatil ifrattır, teşbih tefrittir, tevhid vasattır..."(2)
"Birincisinin meâli gösteriyor ki: Ehl-i dalâlet müteşabihat-ı Kur’âniyeyi yanlış te’vilât ile tahrifine ve şüpheleri çoğaltmasına çalıştığı bir zamanda ilimde rüsuhu bulunan bir taife o müteşabihat-ı Kur’âniyenin hakikî te’villerini beyan edip ve iman ederek o şübehatı izale eder. Bu küllî mânânın her asırda mâsadakları ve cüz’iyatları var. Harb-i umumî vasıtasıyla, bin seneden beri Kur’ân aleyhinde terâküm eden Avrupa itirazları ve evhamları âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldılar. O şübehatın bir kısmı fennî şeklini giydi, ortaya çıktı."
"Bu şübehatı ve itirazları bu zamanda def eden, başta Risalei’n-Nur ve şakirtleri göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından, Risalei’n-Nur ve şakirtlerine remzen bakmakla beraber, ulema-i müteahhirînin mezhebine göre اِلاَّ اللّٰهُ ’da vakfedilmez. O halde makam-ı cifrîsi aynen اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغٰى ’nın makamı gibi bin üç yüz kırk dört (1344) ederek Resâili’n-Nur ve şakirtlerinin meydan-ı mücahede-i mâneviyeye atılmaları tarihine tam tamına tevafukla onları da bu âyetin harîm-i kudsîsinin içine alıyor. Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir burhanı olan Onuncu Sözün etrafa yayılması tarihine ve Kur’ân’ın kırk vech ile mu’cize olduğunu beyan eden Yirmi Beşinci Sözün iştiharı hengâmına, hem اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغٰى adedine tam tamına tevafukla bakar. Eğer mezheb-i selef gibi اِلاَّ اللّٰهُ ’da vakıf olsa, o halde اَلرَّاسِخُونَ ’deki şeddeli ر, iki ر sayılsa bin üç yüz altmış küsur ederek Risaletü’n-Nur şakirtlerinin bundan on beş yirmi sene ve muhakkikane olan ilimlerine ve imanlarına remzen baktığı gibi, şeddeli ر, asıl itibarıyla bir ل, bir ر sayılsa bin iki yüz on iki (1212) ederek, bundan bir buçuk asır evvel Mevlâna Halid Zülcenâheyn’in Hindistan’dan getirdiği parlak bir ilm-i hakikat rusuhuyla o zamanda meydan alan te’vilât-ı fâsideyi ve şübehatı dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyade insanları daire-i irşadına aldığı ve tenvir ettiği zamanın tarihine tam tamına tevafukla bakar."(3)
Haşiye, yani tevil ve tabirin Arapçaya set çekmesi hususi bir yaklaşımdır. Zira bir buçuk milyarlık Müslüman dünyasında Araplar dört yüz milyondur. Geri kalan Müslümanların hepsinin Arapça tahsil edip doğrudan Kur’an’dan istifade etmesi makul ve isabetli bir tarz-ı telakki değildir. Zaten sayıları çok az olan âlim insanlar Arapçayı kâfi derecede tahsil ediyorlar.
Dipnotlar:
(1) bk. İşârâtü'l-İ'câz, Fatiha Suresi.
(2) bk. a.g.e.,
(3) bk. Şualar, Birinci Şuâ.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü