Block title
Block content

"Sünuhat" ile "ilham"ın farkını izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Sünuhat: Kalbe gelen manalar, doğuşlar demektir.

İlham ise; Allah tarafından feyiz yoluyla kalbe gelen mana. Düşünmeye dayanmaksızın kalbe doğan ilim.
İlham, sözlük manasıyla “bir şeyi bir defada yutmak” demektir. Istılahta ise; Cenâb-ı Hakk’ın, kulunun kalbine bir manayı ilka etmesi, akıtmasıdır.

İnsan kalbi, hassas bir alıcı cihazı gibidir. Bu kalb, hem ilhama, hem de vesveseye açıktır.

“... Şüphesiz şeytanlar, kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler... ” ayeti, bu gerçeği dile getirmektedir. (En’am, 6/121)

Sahasında fani olmuş, kendini ilmî araştırmalara kaptırmış olanlar ilahî ilhamdan paylarını alırlar. Bunlar, günlerdir halledemedikeri bir problemin birden içlerinde halloluverdiğini görürler. Böyle mülhem keşşaflar, ilmî buluşlara imza atarlar.

Şems suresi 8. ayette şöyle buyurulur:

“Sonra da ona (nefse) hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene(kasem olsun ki)...”

Her nefis, şerrin, fıskın, edepsizliğin kötü olduğunu ilhamla bilir. Ve yine her nefse hayrın, sevabın, ahlâkın güzelliği de ilham edilmiştir. Günahlar bu ilhamı perdeler; takva ve salih amel ise, artırır.

İlham denilince akla gelen ilk mana, Hak dostlarının kalplerine doğan ilahî bilgiler ve feyizlerdir. Allah’ı zikretmekle kalpleri şeffaflaşan bu zatlar, bazı gaybî sırlara, bir derece perdeli şekilde, vakıf olurlar. Bir kısmı, kalbinde hissettiği bu manayı, yine perdeli bir üslupla ifade eder.

Ancak, ilhamın bu kâmil manasından başka çok şubeleri vardır. Mesela, melekler bütün faaliyetlerini ilham ile icra ederler.

İlhamın çok yaygın bir şekli de, hayvanlara gelen ilhamlardır. Kur’an-ı Kerim’de arıya vahyedildiği anlatılır. (Nahl, 16/68-69) Bu vahiy, onun küçücük başına yerleştirilen İlâhî programı ifade eder.

Hayvan ilhamının bir benzeri, insanların bebeklik döneminde görülüyor. Bir çocuk, henüz kundakta iken, annesini ilhamla tanır. Onun kendisine karşı şefkatli ve merhametli olduğunu yine ilhamla bilir. Hâlbuki bu devrede henüz kendisini tanımaktan, bebek olduğunu bilmekten çok uzaktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: S | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 4561 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

meryem
soruyu birdaha okumanizi tavsiye ederim,ben zaten kavramlar lugatinden bir araya getirdiginiz sünuhat ve ilham kavramlarini okumustum..soruma cevap alabilirsem cok sevinirim simdiden tesekkürler.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (mevlut)

Bediüzzamanın ilim hayatını nazara aldığımızda kısa süre içerisinde doksan kitabı ezberlemiş ve bunları kendi aleminde mezcedilmesi neticesinde, hakikatın değişik nüanslarla kalbe geldiğini ifade etmektedir. Aşağıdaki pasajlar kalbe gelen manaların ne şekilde geldiğini gözler önüne sermektedir.
"Elli altmış risaleler öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki, değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tetkike vakit bulamayan bir insanın, belki büyük zekâlardan mürekkep bir ehl-i tetkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda telifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde bütün derin hakaik, temsilât vasıtasıyla, en âmi ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikin çoğunu, büyük Âlimler "Tefhim edilmez" deyip, değil avâma, belki havassa da bildiremiyorlar.
İşte, en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmi bir adama ders verecek derecede, benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlâk, çoğu anlaşılmaz ve "Zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor" diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o sû-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu harika teshilât ve suhulet-i beyan, elbette, bilâşüphe, bir eser-i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân-ı Kerîm'in i'câz-ı mânevîsinin bir cilvesidir ve temsilât-ı Kur'âniyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır." (1)
"Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem "Huz ma safa" derim. Muhataplarımı da öyle arzu ederim. Derler:
"Sözlerin iyi anlaşılmıyor?"
Bilirim ki, kah minare başında, kah kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle. şuaat ve şu kitapta mütekellim, aciz kalbimdir. Muhatap, asi nefsimdir. Müstemi, müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli. Gayetü'l-gayat olan marifetullahın bir bürhanı olan marifetü'n-Nebiyi şuaat'ta bir nebze beyan ettik. Şu risalede maksud-u bizzat olan tevhidin layühad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz. Hem nazar-ı akliyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine ima ederek, imanın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm-i kasırımla göstermek isterim." (2)
Burada kendi kalbini bir ayine gibi göstermekte kalbe mana nasıl gelmişse o şekilde aksettirfiğini ifade etmektedir.
"Risale-i Nur'un mesâili, ilimle, fikirle, niyetle ve kastî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlakayla sünuhat, zuhurat, ihtarât ile oluyor. Bu dokuz berahine şimdi ihtiyac-ı hakikî kalmamış ki, telife sevk olunmuyoruz." (3)
Bir insan kasden bir makale veya bir mektup yazsa, ilmi kariyeri yüksekte olsa yine -şurası olmamış, şurayı düzelteyim, şunu ilave edeyim -diye bir takım düşüncelere girer. Hâlbuki, Risale-i Nurların kalbe nasıl gelmişse, hiç değiştirilmeden yazıldığını son şahitler kitabında bir çok Risale-i Nur katibi söylemektedir.
"Cumhûru, bürhandan ziyade, mehazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân'ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı.
Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasıtla eder. Bu ise gayr-ı tabiîdir.
Meselâ, hükmün me'hazı olan şeriat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur'ân ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden, yalnız hayal meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle, vicdan lâkaytlığa alışır, cumudet peyda eder.
Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur'ân gösterilseydi, zihin tabiî olarak müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan kudsiyete intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı." (Sunuhat)
Yukarıda Risale-i Nurların muhtelif yerlerinden alınmış pasajlarına dikkatle baktığımızda; gerek ilhamat, gerek sunuhat ve zuhurat, gerekse de ihtaratın birbirlerinin mütemmimi olan manalar olduğunu görürüz. İlham direk Cenab-ı Hakk'ın sebeb tahtında herhangi bir şey olmaksızın sevdiği kulun kalbine ikram ettiği manalardan müteşekkildir. Allah tarafından feyiz yoluyla kalbe gelen mana. Düşünmeye dayanmaksızın kalbe doğan ilimden ibarettir.
Bediüzzaman hazretlerinin zuhurat olarak ifade ettiği mana ise; ikiye ayrılmaktadır
a. Herhangi bir kasd veya düzen ve intizama tabi olmaksızın kendisinin hareket ettiğini (tabi bunu abdiyet makamında söylediğinden, bu bir hakikattır. Ama bizim nazarımıza yansıyan ,üstadın ilim hayatı buyunca, ilmi istif ederken ne kadar intizamlı olduğunu Emirdağ Lahikası'ndaki şu parağraftan anlamaktayız:
"Mânevî nurun, ilim sûretinde beşerin kafasında cilvesinin bir cüz'îsi, tırnak kadar kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sayfasının yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve suretleri ve savtları, o tırnak kadar kuvve-i hafızanın sayfasında, istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütüphane kadar bütün mahfuzatının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor." (4)
b. Zuhurat, birden oluveren şeyler. Hesapta olmayan, umulmadık hadiseler anlamına gelmektedir.
İhtarat ise, hatırlatmak, dikkati çekmek, tenbih anlamına gelmektedir. Yine kalbe gelen doğuş ve ilhamı da içine almaktadır. Lem'alarda geçen şu ifade;"Nasılki çoban gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır." ihtarata güzel bir örnektir.
Netice olarak; ilhamat, sunuhat, zuhurat ve ihtarat tabirleri, bir şirketin dört ortağı gibi, aralarında çok büyük bir mana farkı olmayıp Risale-i Nur hakikatlarının ehli imana ulaştırılmasında, Bediüzzaman Hazretlerinin kalbine gelen manaların, birbirine yakın tabirlerle ifade edildiği kelimeler toplamıdır, diyebiliriz.
(1) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektub.
(2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.
(3) bk. Kastamonu Lahikası
(4) bk. Emirdağ Lahikası-II

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...