"İçtihad", "İstinbat" ve "İstihrac" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İçtihad, “ceht ve gayret göstermek, bir konuda bütün gücünü ve kuvvetini kullanmak,” mânâsına gelir.

Fıkıhta içtihad ise, “âyet ve hadislerdeki derin mânâları ve gizli hükümleri çıkarmak için çalışmak” şeklinde tarif edilir. Bu ilmî kudrete ve bu ilâhî ihsana nail olan zâtlara müçtehit denilir.

İçtihad; hakkında açık bir ayet ve hadis bulunmayan fıkhi bir konuda bir müctehidin bazı metotlar uygulayarak ulaştığı şahsi görüş. Bu vazife de (yani içtihat ve istimbat-ı ahkâm-ı şeriyye) müçtehidin-i izamın vazifesidir.

İçtihad; usul-u fıkıhta tarif edildiği gibi, ahkâm-ı şerîye-i feriyeyi edille-i erbaadan istihraç ve istinbattır. Yani, dört delil olan Kur’an, hadis, icma ve kıyastan ahkâm çıkarmaktır.

İstinbat “kuyudan güçlükle su çıkarmak” manasına geliyor. İstinbat-ı ahkâm, âyet ve hadislerden hüküm çıkarmak demektir, bu konuda gayret göstermek ise içtihattır.

Kâinat kitabı Allah’ın eseri olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim de O’nun fermanıdır. Kâinat kitabının su, hava, toprak, el, ayak gibi maddelerini herkes az-çok bilmekte ve bunlardan istifade etmektedir. Ama aynı kitabın, fizik kanunları, ışınlar, atomlar, genler gibi nice gizli meseleleri de vardır ki, bunlar bilim adamlarının araştırmalarına bırakılmıştır. Onlar, bu tükenmez ilim hazinesini araştırmaya başlamış, bu uğurda bütün güçleriyle yılmadan usanmadan çalışmış ve sonunda nice harikalar keşfetmişlerdir.

Benzer bir durum da Kur’ân için söz konusudur. Kur’ân-ı Kerim'in kesin hükümleri herkese açıkça bildirilmiştir ve bu temel meseleler Üstadın ifadesiyle “birer elmas sütundur” ve şeriatın yüzde doksanını teşkil etmiştir. Bu temel hükümlere göre teferruat sayılabilecek birtakım hükümlerin çıkarılması da fıkıh sahasındaki yetkili âlimlerin ceht ve gayretine bırakılmıştır.

Kâinat kitabı gibi Kur’ân-ı Kerim’den de hükümler çıkarmak yüksek bir ilmi kudret gerektirmektedir. İçtihat şartlarını taşıyan büyük âlimler, bir mezhep kurmak için değil, bir hakikati oraya çıkarmak için çalışmışlar ve kendi içtihatlarıyla amel etmişlerdir. Bu güce sahip olmayanlar ise onların içtihatlarına tâbi olmuşlardır.

Nitekim, Nur Külliyatı'nda,

“Her müstaid; nefsi için içtihad edebilir, teşri’ edemez.”(1)

Buyrulur. Yani, içtihat yetkisini taşıyanlar vardıkları hükmü teşri’ edemezler, yani “gerçek sadece budur, şeriat benim anladığım gibidir” diyemezler.

İçtihad: Şeriatın fer'î yani teferruat mes'elelerine âit hükümleri, İslâm müçtehidlerinin, usulüne uygun olarak, Kur'an ve Hadis-i Şeriflerden çıkarmaları ve bunun için tam bir gayret etmiş olmaktır. Böyle içtihad eden zâtlara müçtehid denir. İçtihad edebilmek için birçok şartlar gerekli, birçok ilimde tam vukufiyet olması lazımdır. Her önüne gelen âlim içtihat edemez, buna salahiyetli olması iktiza eder.

Denizin bir görülen maviliği, bir de o mavilik altındaki derinliği vardır. Dıştan bakanlar, o maviliği ve dalgalanmayı görürler. İçe dalanlar ise, çok zengin manzaralarla karşılaşır, denizin derinliklerinden inci-mercan gibi mücevherat çıkarırlar.

Kur’an ayetlerinin meâli, denizin o maviliğine benzer. Ayetlerin tefsiri ise, o maviliğin altındaki muazzam derinliktir. Kur’an denizinin dalgıçları olan müfessirler, o deryadan inci-misal manalar istihraç ederler.

Mesela, Fahreddin Razi, A’raf Suresi’nde anlatılan cennet ve cehennem sakinlerinin konuşmalarından şu ince mânâyı çıkarır: “Cennet ve cehennem aslında birbirinden çok uzaktır. Demek ki, mesafenin uzaklığı, sesin nakline engel değildir.” Günümüzdeki radyo-televizyon-telsiz gibi iletişim araçlarından hiçbirinin olmadığı 800 yıl öncesinden bunu söylemek gerçekten takdire şayan bir istihraçtır.

Müçtehid; Kur'an ve sünnetteki derin mânaları, işarî ve hafî hükümleri çıkarıp izhar edebilecek kudretteki büyük âlimlere denir. İlmin zirvesi müçtehidlik makamıdır. Müçtehidlik makamına ulaşmak için birçok ilimde derinleşmek ve bu ilimlere kemali ile vakıf olmak gerekir. Bu ilimlerde derinleşmemiş ve içtihad derecesine ulaşmamış kimseler müstaid sınıfına giremez, içtihad yapamaz. Müçtehidler, Kur’an denizinin derinliklerinde gizlenmiş cevherleri istih­raca ehil olan zatlardır.

Müçtehid evvelâ Kur’an’ı Kerim’in şer’î ve lügavî meanisi (mânalarını) ve aksamı yani, has, âmm, müşterek, sarih, kinaye, zahir, nass, hafi, müşkil, müteşabih, dall bi’l-ibare, dall bi’l-iktiza, dall bi’d-delale, nasih, mensuh, vesair aksam ve mânalar müçtehidde meleke ve kariha hâline gelmelidir. Bu ilimleri sadece bilmekle içtihad yapılamaz. Meselâ: Celaleddin-i Süyutî gibi mütenevvi ilimlerde dört yüz kadar esere sahip ve çok defa uyanık iken sohbet-i nebeviyeye mazhar olan bir muhakkik zat, birkaç meselede içtihad etmek istediğinde devrin büyük fakihleri; “Devr-i içtihad geçmiştir, sen içtihad yapmak iktidarında değilsin” diye kendisine karşı çıkmışlardır.

Merhum Ömer Nasuhi Bilmen de “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı eserinde müçtehitderi büyüklük sırasına göre; Müçtehid fiş’şer’, müçtehid fi’l-mezheb, müçtehid fi’l-mesele, eshab-ı tahriç, eshab-ı tercih, eshab-ı temyiz ve mukallid olarak tasnif etmekte ve en alt tabaka olan mukallid kısmını şöyle izah etmektedir. “Bu, içtihada, tahriç ve tercihe selâhiyettar olmayıp yalnız bir mezhebe mensup hükümlerin, meselelerin ve rivayetlerin büyük bir kısmını hıfz etmiş, bunları eserlerine derc eylemiş olan herhangi bir zattır.”

Ömer Nasuhi Bilmen bu izahtan sonra, dokuzuncu asrın en büyük Hanefi fukahasından olup her bir cildi dokuz yüzü aşkın sahifeden müteşekkil altı ciltlik Reddü’l-muhtar isimli fıkıh eserinin sahibi İbn-i Abidin’i mukallid kısmına misal vermektedir.

Saniyen, müçtehid hadis-i şeriflerin de metin ve senediyle mânalarını ve kısımlarını bilmeli ve ravilerin ahvallerine, hadisin cerh ve ta’dillerine, nasih ve mensuhlarına, tarih-i vürudlarına vâkıf olmalıdır.

Salisen, müçtehid örf ve âdete vâkıf olmakla beraber mevarid-i icmaı (yani hangi yerde icma varid olduğunu) bilmelidir ki, ona muhalif içtihadda bulunmasın.

Rabian, müçtehid kıyasın vücuhunu şeraitiyle, ahkâmıyla, aksamıyla makbul ve merduduyla ihata etmiş olmalıdır.

Bir kimsede mezkûr şartlardan birisi veya bir cüz’ü bulunmasa, o kimseye ıstılahî mânasıyla müçtehid denilmez. Davayla sultan olunmaz. Zira delil istenilir, tasvir-i müddea ile aldanılmaz. Ve nihayet mutlak müçtehid kendi akıl, hayal ve hissiyatından mesele istihraç edemez. Ancak bütün gücünü kullanmış olmak şartıyla, dört delil-i şer’î içinde kapalı ve gizli, dinin itikadla alâkalı olmayan fer’î meselelerini, istihraç edebilir. Aksi hâlde mes’ul olur.

Kaldı ki, bu zamanda, bu evsafta bir kimse yeryüzünde var mıdır ve bir şahsın bu evsafta yetişmesi mümkün müdür? Evet, zatında mümkün olsa bile âdeten vukuu dördüncü asırdan günümüze kadar cumhur-u ulemanın beyan ve ikrarıyla sabit olmamıştır. Durumun böyle olduğunu asr-ı hazır fuzalasından, ulum-u diniyenin mütehassıs ve muhakkiklerinden Hüseyin-i Cisri, Ömer Nasuhi ve Şeyhülislam Mustafa Sabri ve diğer zatlar kitaplarında beyan etmişlerdir. Zaten şimdiye kadar müçtehidlik dava edenler, mücerred iddiadan ileri gidemeyip kıl ü kal etmişler. Şimdi de iddia eden varsa buyursun içtihad etsin.

Müçtehidler, kendileri için içtihad etmişler ve hiçbir kimseye, “Gelin bana uyun.” dememişlerdir. İçtihada ehil olmayan mü’minler ise, bu müçtehidlerin içtihadlarına göre amel etmiş ve müşküllerini halletmişlerdir. Böylece mezhepler teessüs et­miştir. Bu mezheplerden dördü, bütün ümmet-i Muhammedin gönlünde yer tutmuş ve vicdan-ı umuminin kabulüne mazhar olmuştur.

Kur'an ve sünnet bütün iki ana kaynaklar olmasından, her müçtehid kendi sahası ile alâkalıhükümleri o kaynaktan alıp avam insanlara izhar ediyor. Dolayısı ile bir müçtehidin her ilim dalında müçtehid olması gerekmez. Bir nevi ihtisaslaşma vardır. Her ilim dalının üstad ve müçtehidleri farklıdır. Bir sahada müçtehid olan birisi, diğer ilim dallarında müçtehid olamayabilir. Bütün ilim dallarında içtihad makamına ulaşmak, tarihte çok az kişilere nasip olmuştur. Buna en güzel misal İmam-ı A’zam (ra)'dır.

Her müçtehidin içtihadı, ancak kendini ve kendine taraftar olanları bağlar. Başka müçtehidleri ya da mezhepleri bağlamaz. Yani müçtehidin içtihadı, şeriatın herkesi bağlayan muhkem emirleri gibi değildir. Bu noktadan dolayı müçtehid şâri’ olamaz, yani Allah ve Resulü (asm) gibi kanun koyucu değildir. Yapmış olduğu içtihad da ümmeti bağlamaz. Bir hükmün ümmeti bağlayabilmesi için, Allah ve Resulü (asm) tarafından konulması gerekir. İçtihad ve te’vil ile elde edilen izafî hükümler, ancak müçtehidi ve ona taraftar olanları bağlayabilir.

Müçtehidin içtihadı şeriattandır, ama şeriat değildir. Bir içtihadın bütün ümmeti bağlayabilmesi için bütün müçtehidlerin bu içtihad üstünde ittifak etmesi gerekir. Zira müçtehidlerin bir içtihad üstünde icma ve ittifak etmesi de şeriatın Kur’an ve sünnetten sonra üçüncü bir delili vebağlayıcı bir unsurudur. Yani bir müçtehidin içtihadı sadece kendini bağlarken, bu içtihad bütün müçtehidlerce kabul görür ve üzerinde ittifak edilirse o zaman bu içtihad şeriatın muhkem bir hükmü gibi bütün ümmeti bağlar. Bunun dışında müçtehidlerin icmasız ve ittifaksız içtihadlarını, şeriatın bir kanunu gibi uyulmaya davet etmeleri yanlış ve bid’attır, uyulması da gerekmez. İşte Üstad Hazretleri bu ifadede bu mânalara işaret ediyor.

(1) bk. Mektubat, Hakikat Çekirdekleri: 24.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...