"Tekfir" ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
"Said’i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hatta sarih küfrü bir adamdan görse de yine te’vile çalışır." (Şualar)
Karşımızda büyük bir günahı aşikâre işleyen, tanımadığımız biri. İç âlemimizde bir kavga başlıyor: Kötüye yormakla (su-i zan), iyiye yormak (hüsn-ü zan) arasında kalıyoruz.
Nefis diyor ki, bu adam kâfir olmasa bu büyük günahı işlemez... Kalp ve vicdan ise, "Büyük günah işlemek kişiyi kâfir etmez, belki bu günahı nefsine hâkim olamadığından yahut cehaletinden işlemektedir" diyerek tedbir yolunu tutuyorlar.
"Günah-ı kebâir (büyük günahlar) işleyen kâfir midir?" tartışması Ehl-i Sünnet âlimleri ile Haricîler ve Mûtezile arasında asırlarca sürdü. Haricîler, büyük günah işleyenin kâfir olup ebediyen cehennemde kalacağını iddia ederlerken, Mûtezile büyük günah işleyenin ne kâfir ne de mü’min olmayıp, imanla küfür arasında kalacağını savundu. Böylece her iki grup da hakikatten uzaklaşarak "dalâlete" düştüler.
Bu kavganın sonunda galibiyet Ehl-i Sünnetin oldu. Bu galibiyet bayrakları sayılacak gibi değil. Ben sadece ikisini nakletmekle yetineceğim:
Yahya bin Muaz buyuruyor:
"Bir anlık iman, yetmiş yıllık küfrü mahveder, yok eder. Nasıl oluyor ki yetmiş yıllık iman, bir anlık günahla yok oluyor."
"Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir" âyet-i kerimesini (Maide, 44) yanlış tefsir ederek, "Allah’a isyan eden, günah işleyen herkes kâfirdir" diyen Haricîlere karşı, Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşlerini bir kimyager gibi tahlil eden Fahreddin-i Râzi Hazretleri, bu hususta en isabetli görüşün Hz. İkrime’ye (R.A.) ait olduğunu ifade buyurur.
İkrime Hazretlerinin zafer bayrağımız olan şu ifadelerini hep birlikte okuyalım:
"Hak Teâlânın ‘Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse...’ ifadesi, hem kalbi hem de lisanıyla inkâr edenleri içine almaktadır. Kalbiyle onun Allah’ın hükmü olduğunu bilip sonra da lisanıyla onun Allah’ın hükmü olduğunu ikrar edip, buna zıt olan şeyleri yapan kimseye gelince, o da Allah’ın indirdiğiyle hükmetmiş, ama onu bilfiil yapmamış olur. Binaenaleyh, böyle bir kimsenin bu âyetin hükmüne dâhil olması gerekmez..." ( Tefsir-i Kebir-9/86)
İman, nasıl kalbin tasdiki ve lisanın ikrarıyla sabit oluyorsa, küfür de aynı yolla sabit olur. Bu noktada karşımıza "elfaz-ı küfür" bahsi çıkıyor, yani küfür olan sözler.
Bu sözleri söylediğini işittiğimiz bir kimseye hemen kâfir diyebilir miyiz? Burada âlimlerimiz bize şu soruyu yöneltiyorlar:
Onun kalbi hakkında bilgin var mı? O sözü cehaletinden mi söylüyor, yoksa mukaddesata düşmanlık namına yahut onunla alay etmek niyetiyle mi?
Bu nokta çok mühimdir.
Buna göre, bir insan Kur’an-ı Kerim’in namaz emrini inkâr ederse küfre girer; ama bu emri kabul ettiği halde namaz kılmazsa kesinlikle kâfir olmaz. Haramları işlemek de böyledir. Kur’ân’ın faizi yasak ettiğini kabul eden bir insanın, nefsine mağlûp olarak bu haramı işlemesi hâlinde kâfir olmayacağı açıktır.
Bir de Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretlerini dinleyelim:
"Bir kimsenin sarfettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan esastır."
Bu ilim ve irfan saçan ifadelerde iki yaramızı birden seyrediyoruz. Birisi, "su-i zan", yâni kötüye yormak, olumsuz değerlendirmek. Diğeri de, müftünün görevini herkesin yüklenmesi…
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü