Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Müçtehid midir?
Değerli Kardeşimiz;
Müçtehid; Kur’an ve sünnet içinde avam insanların göremediği işari ve hafi hükümleri çıkarıp izhar edebilecek kuvvetteki âlimlere denir. İlmin zirvesi, müçtehitlik makamıdır. Müçtehitlik makamına ulaşmak için birçok ilimde derinleşmek lazımdır.
Müçtehid, evvela, Kur’an’ı Kerim’in şer’i ve lügat-ı meanisi (manasını) ve aksamı yani, has, umumi, müşterek, sarih, kinaye, zahir, nass, hafi, müşkil, müteşabih, dall bilibare, dall biliktiza, dall biddelale, nasıh, mensuh, vesair aksam ve manalar müçtehitte meleke ve kariha hâline gelmelidir. Bu ilimleri sadece bilmekle içtihat yapılamaz. Meselâ: Celaleddin-i Süyuti gibi mütenevvi ilimlerde dört yüz kadar esere sahip ve çok defa uyanık iken sohbet-i nebeviyeye mazhar olan bir muhakkik zat, birkaç meselede içtihat etmek istediğinde devrin büyük fakihleri; “Devr-i içtihat geçmiştir, sen içtihat yapmak iktidarında değilsin” diye kendisine karşı çıkmışlardır.
Merhum Ömer Nasuhi Bilmen de “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı eserinde müçtehitleri büyüklük sırasına göre; Müçtehit fişer’i, müçtehit filmezheb, müçtehit fil-mesele, eshab-ı tahriç, eshab-ı tercih, eshab-ı temyiz ve mukallit olarak sınıflandırmakta ve en alt tabaka olan mukallid kısmını şöyle izah etmektedir. “Bu, içtihada, tahriç ve tercihe salâhiyettar olmayıp yalnız bir mezhebe mensup hükümlerin, meselelerin ve rivayetlerin büyük bir kısmını hıfz etmiş, bunları eserlerine derc eylemiş olan herhangi bir zattır.”
Ömer Nasuhi Bilmen bu izahtan sonra, dokuzuncu asrın en büyük Hanefi fukahasından olup her bir cildi dokuz yüzü aşkın sahifeden müteşekkil altı ciltlik Reddü’l-muhtar isimli fıkıh eserinin sahibi İbn-i Abidin’i mukallid kısmına misal vermektedir.
Saniyen, müçtehit hadis-i şeriflerin de metin ve senediyle manalarını ve kısımlarını bilmeli ve ravilerin ahvallerine, hadisin cerh ve tadillerine, nasıh ve mensuhlarına, tarih-i vürutlarına vâkıf olmalıdır.
Salisen, müçtehit örf ve âdete vâkıf olmakla beraber mevarid-i icmaı (yani hangi yerde icma varit olduğunu) bilmelidir ki, ona muhalif içtihatta bulunmasın.
Rabian, müçtehit kıyasın vücuhunu şeraitiyle, ahkâmıyla, aksamıyla makbul ve merduduyla ihata etmiş olmalıdır.
Bir kimsede mezkûr şartlardan birisi veya bir cüzü bulunmasa, o kimseye ıstılahi manasıyla müçtehit denilmez. Davayla sultan olunmaz. Zira delil istenilir, tasvir-i müddea ile aldanılmaz. Ve nihayet mutlak müçtehit kendi akıl, hayal ve hissiyatından mesele istihraç edemez. Ancak bütün gücünü kullanmış olmak şartıyla, dört delil-i şer’i içinde kapalı ve gizli, dinin itikatla ilgili olmayan feri meselelerini, istihraç edebilir. Aksi hâlde mesul olur.
Kaldı ki, bu zamanda, bu evsafta bir kimse yeryüzünde var mıdır ve bir şahsın bu evsafta yetişmesi mümkün müdür? Evet, zatında mümkün olsa bile âdeten vukuu dördüncü asırdan günümüze kadar cumhur-u ulemanın beyan ve ikrarıyla sabit olmamıştır. Durumun böyle olduğunu asr-ı hazır fuzalasından, ulum-u diniyenin mütehassıs ve muhakkiklerinden Hüseyin-i Cisri, Ömer Nasuhi ve Şeyhülislam Mustafa Sabri ve diğer zatlar kitaplarında beyan etmişlerdir. Zaten şimdiye kadar müçtehitlik dava edenler, mücerret iddiadan ileri gidemeyip kıl ü kal etmişler. Şimdi de iddia eden varsa buyursun içtihat etsin.
Müceddid-i Azam Bediüzzaman’ın Sözler adlı kitabındaki şu beyanına kulak verelim:
“Nasıl ki, çarşıda mevsimlere göre, birer meta mergup oluyor. Vakit bevakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyat-i insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda, birer metâ mergup olup revaç buluyor. Sûkunda, yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ: şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyevinin temini ve felsefenin revaçları gibi… Ve selef-i salihin asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Halık-ı Semavat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelamından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile, kapatılamayacak derecede açılan Ahiret âlemindeki saadet-i ebediyyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi.
İşte o zamanda; zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabbinin marziyatını anlamağa müteveccih olduğundan, içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i marifet alır. O zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya her bir şey ona bir muallim hükmüne geçip onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidat ihzârını telkin ediyordu. Hatta o derece şu fıtri ders tenvir ediyordu ki, yakın idi ki, kisbsiz içthada kabiliyeti ola; ateşsiz nurlana. İşte, şu tarzda fıtri bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmağa başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, nurunâlâ-nur sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.
Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupanın tahakkümiyle, felsefe-i tabiyenin tasallutiyle, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi dört yaşında Kur’anı hıfzedip, âlimlerle mübahase eden Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyanın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan on senede içtihadı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünki: Süfyanın ibtida-i tahsil-i fıtrisi sinn-i temyiz zamanından başlar, yavaş yavaş istidadı müheyya olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Amma onun naziri, şu zamanda,- Çünki; zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyevide sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevağğulü derecesinde istidadı, içtihad-ı şer’i kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulum-u arziyede tefennünü derecesinde içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için- “ben onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.” (Sözler, 27. Söz)
İmanı zayıf, felsefesi kavi bir kısım kimseler, müçtehidin-i izama müsavat yani eşitlik dava etmekte; “Onlar da bizim gibi insandır, hata yapabilirler, o hâlde biz de içtihat yapabiliriz” diyerek ahkâm istinbat etmeğe cüret edebilmektedirler. Bu nâehil ve haddini mütecaviz şahıslar, kendi söz ve fiillerinin şeriata uyup uymadığını bizzat kendilerinin tespit edecekleri ve Kur’an ve hadiste mesnedini bulamadıkları meseleleri de kıyas yapma suretiyle halledebilecekleri iddiasındadırlar. Hâlbuki bu tarz hareket çok cihetlerde yaralayıcı ve mualleldir. Zira kıyasla neticeye varmayı, bir kimse belki muhakkik ve mütehassıs büyük bir din âlimi de yapamaz. Acaba içtihadın neticesi olan mana-i muradı, (hak ve sadık olarak zann-ı galibi ile) edille-i şeriyeden istinbat ve istihraç etmek kimin hakkıdır ve kimin vazifesidir.? Ve istinbat ve istihraç-ı ahkâmın şartları nelerden ibarettir?
Bişart-ı şey başkadır, bilâşart-ı şey başkadır. (Şartlı ve şartsız) Bu kutsi vazife, hak ve layıkıyla Mişkât-ı Muhammedi’den (sav.) işrak eyliyen, envar-ı lahutiyeyi iktibas edip, cihana, ilmen ve amelen neşr ve ifaza ile hak ve hakikat-ı medeniyeyi tebliğ eyleyen müçtehidin-i izama mahsustur.
Malumdur ki, her vazifenin, ilmin ve fennin ehil ve etbaları başka başkadır. Yine kaide-i mukarreredendir ki, bir fennin çok mahir mütehassısı, fünun-u sairenin mukallididir. Meselâ hendese gibi bir ilimde mahir olan zat, tıp gibi diğer bir fende âmi ve tufeylidir. Birinin metaı diğerinden istenilmez. Keza bugün bir din âlimi, ne kadar kabiliyetli olursa olsun, o zat-ı mübareklerin ancak kelâmlarını anlayıp, müstait bir şakirt ve talebe olabilir ve bundan ileriye geçemez.
Evet, sema-ı içtihadın güneşlerine hiç kimse ne kendini, ne efkâr ve ezhanını, ne kalp ve niyetini ve ne de zamanını onların ağraz-ı fasideden musaffa olan, efkâr, ahval ve ezmanlarına kıyas edebilir. Böyle bir kıyas, kıyas-ı meal farıktır. Çünki devr-i içtihat, asr-ı nur ve Asr-ı Saadetin komşusu idi. Ondan dolayıdır ki, müçtehidin-i izam ziya-ı feyzi, bihakkın cezb ve teşerrub ve iktibas etmişlerdir.
Meselenin iyice anlaşılması için şu kaideyi de arz edelim: Hakikatin mahiyeti bir olmakla beraber, efradının zımnında tarz-ı tahakkukları ayrı ayrıdır. Meselâ sinek de uçar amma ‘kartal gibiyim’ diyemez. Birisine açılan ufki daire, yekdiğeriyle muvazeneye gelmez ve tartılmaz. Buğday da sümbül verir, lâkin ne çare ki ağaç olamaz. İşte kâinatta olan bütün nisbî kanunlar bu nevidendir. Binaenaleyh, mekâtib-i âliyede okutulan funun-u aliyenin mahiyetleri bir olsa da suret-i tedrisleri başkadır. Meselâ mekteb-i adliyede de ilm-i hendese okunur. Lâkin bu mektepten mühendis yetişmez. Kezalik ulum-u diniyenin mahiyet-i âliyesinin, tabaka-ı müçtehidinde tahakkuk-u keyfiyeti ile fukaha-ı izam, müfessir ve muhaddis-i kiram hazeratındaki keyfiyetin tezahürü kıstas edilip ölçülemez. Elbette her yıldızın güneşten feyz-i istifazesi kabiliyet ve istidadı nispetindedir.
Feza-yı içtihadın yıldızları, tiryak hükmünde olan hakaik-ı âliye-i diniyeyi bir laboratuar mahiyetindeki edille-i şeriye ile tahlil, terkib ve tanzim ettikten sonra gittiler. Hamdolsun ki meydanı boş bırakmayarak asırları nurlarıyla ziyadar eyleyen ve her biri dünyevi ve uhrevi birçok hakikatler ve esrarın mahzeni olan, dost ve düşmanın takdir ve tebciline mazhar milyonlarca kitabı bırakıp sonra gittiler.
Bu zamanda İslamiyet’e hizmet arzusunda bulunan zamanın muhakkik din âlimleri, uluvv-i himmet ve âlicenaplıktan dem vuranlar selef-i salihinden bizlere miras kalan ulum-u diniyeye ait her çeşit cevher-i âliyenin kutusu hükmünde olan sadef misal kitaplarını taharri ve tetebbu edip, bizleri tenvir ve irşat ederlerse ne âlâ etsinler. Yoksa barit bir taassup veya meylüt-tefevvuk hissiyle içtihat davasında bulunan ve şu asar-ı azimeyi basit anlayışıyla hafife alan, basit ve hafif insanlar hamiyet yerine hıyanet, hizmet yerine cinayet etmiş olurlar.
Bu hususta en salahiyetli olan Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi:
“Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapılar açmak, hiçbir cihetle kâr-ı âkıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle de şu münkerat zamanında ve adat-ı ecanibin istilası anında ve bidaların kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengâmında, İçtihat namiyle kasr-ı İslamiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.” (Sözler)
Asr-ı saadetten sonra, İslâm’ın kısa zamanda çok uzak beldelere yayılması dolayısıyla, yeni meseleler ortaya çıktı. Bunları çözme görevini, Peygamber Efendimize (asm.) vekâleten yetkili âlimlerimiz üslendiler. Onlar yaptıkları içtihatlarla, gelişme dönemindeki birçok yeni meseleyi ayet ve sünnetin ışığında çözüme kavuşturdu ve İslâm’a büyük hizmet ettiler.
Bu, Allah’ın hususî bir ihsanı ve manevî bir görevlendirmesiyle olmuştur. Nitekim o dönemden sonra içtihat kapısı kapanmamışsa da o dönemin müçtehitlerini bu sahada aşan kimse çıkmamıştır. Yahut böyle bir yetkiye sahip âlimler gelmiş olsalar bile, onlar da mezhep imamlarına tabi olmayı tercih etmişler, yeni bir içtihat yapmamışlardır.
Müçtehidler, bir dernek kurar gibi mezhep kurmuş değillerdir. Ortaya çıkan yeni meselelerde kendi görüşlerini ortaya koymakla yetinmişler ve kendileri bu görüşle amel etmişlerdir. İçtihada gücü olmayan çok büyük bir kesim ise bu zâtların ihtisaslarına hürmet ederek, onların içtihatlarına tabi olmuşlardır. Böylece on iki kadar mezhep ortaya çıkmış, bunlardan sekizinin etbaı kalmamış, dört mezhep ise günümüze kadar devam etmiştir.
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazali hazretleri İmam Şafiî’nin içtihadına tabi olmuş, keza Üstat Bediüzzaman hazretleri de “Ben Şafiîyim” diyerek fıkıhta İmam Şafiîye bağlı olduğunu beyan etmiştir. Keza, asrımızın Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış bulunan büyük müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen gibi nice zâtlar da içtihat yapmaya kalkışmamış, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezhebine tabi olmuşlardır. Dört büyük müçtehidin içtihatları böyle yüzlerce dâhi âlimleri, müceddidleri, kutupları tatmin ettiği ve onları yeni bir içtihat yapmaktan alıkoyduğu halde, günümüzde bazı kesimlerin mezhep imamlarına tabi olmayarak kendi akıllarının kestiği şekilde hareket etmeye cüret etmeleri hayret vericidir.
Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri “Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı eserinde müçtehidleri sekiz sınıfa ayırıyor. Ve en alt tabakadaki müçtehidlerin “mukallidler” olduğunu kaydediyor. Mukallid, kendisi içtihada yetkili olduğu halde içtihat yapmayıp başka bir müçtehidi taklit eden demektir. Bu sekizinci grupta olanlara örnek olmak üzere, parantez içerisinde, (İbn i Abidin gibi) diyor.
Bizim mezhebimizde en büyük fetva kaynağının sahibi müçtehitlerin mukallid gurubuna giriyor.
Bu ilimlerden bazılarını misal olarak başlıklar halinde verelim.
Fıtri Müsaitlik: İçtihat gibi bir makama ulaşmak için, insanın hafıza ve zekâ durumunun çok üstün ve mükemmel olması gerekir. Hafıza ve zekâsı normal ve normalin altında olması, içtihat için yeterli değildir. Bu da Allah’ın bir inayet ve ikramı nevinden bazı insanlara hususi bir tecellisidir. Üstad'ın hafıza ve zekâ durumunun içtihat seviyesinde olduğunu dost ve düşman herkes kabul etmiştir.
Arabiyat: Arapçanın bütün aksamına vakıf olmak. Zira Kur'an ve Sünnetin orijinal dili Arapçadır. İmam Azam sırf Arapça’da derinleşebilmek için iki yıl Arapça’yı fasih konuşan bedeviler içinde kalmıştır. Üstad'ın Arapça’ya ne denli vakıf ve hâkim olduğunu İşaratü'l-İ'caz adlı eserinden anlamak mümkündür.
Esbab-ı Nüzul: Ayetlerin iniş sebebini inceleyen ilim dalıdır. Bir ayetin sağlam ve sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi, ancak o ayetin hangi sebep ve hâdise üzerine indiğinin bilinmesi ile mümkündür. Bu yüzden içtihat şartlarından bir tanesi de bu ilim dalıdır.
Amm-Hass İlmi: Ayet ve hadislerin, umumi mi yoksa hususi mi olduğunu inceleyen bir ilim dalıdır. Bu ilmi bilmeyen birisi, hususi hüküm ifade eden bir ayeti umumileştirerek, insanları zora sokabilir. Ya da umumiyet gerektiren bir ayeti daraltarak, Allah’ın emrini tahrif edebilir. Üstat Risale-i Nur'un çok yerlerinde bu hususiyete işaret eder.
Hadis İlmi: Kur'an-ı Kerim'in birinci tefsiri Peygamber Efendimiz (asv)'in hadisleridir. Hiç kimse hadisleri atlayarak Kur'an’ı yorumlayamaz; yorumlaması da imkânsızdır. Zira Kur'an’ın öyle ayetleri vardır ki, insan aklının o ayetleri çözümlemesi imkânsızdır. Sıralama; Kur'an, sünnet, icma ve müçtehid şeklinde gider. Bu zincirin bir halkasını atlamak batıldır. İşte bu yüzden içtihat edebilmek için, Peygamber Efendimizin (sav) bütün hadislerini nazardan geçirmek iktiza eder. Üstad'ın hadislere olan vukufiyeti Mucizat-ı Ahmediyede tam tezahür ediyor. Kitapsız ve kaynaksız, toplam on iki saat içinde, üç yüz mucizeyi ravileri ile söylemek ancak hadislere vakıf olmak ile mümkündür. Üstelik Risale-i Nur'un birçok yerinde hadis usulüne ait kaidelerinin mükemmelen verilmesi vukufiyete işaret eder.
Tefsir İlmi: Kur'an-ı Kerim'in kelime ve ayetlerinde açık ve saklı olan manaları inceleyen bir ilim dalıdır. Bunun umumi ve hususi özel birçok kaideleri ve usulleri vardır. Üstat bunların birçoğuna Muhakemat adlı eserinde işaret ediyor. Üstat zaten bir tefsir müçtehididir.
Siyak Sibak: Kur'an-ı Kerim'in bir ayetini yorumlarken, bütününe dikkat etmek ilmidir. Yani bir ayetin öncesi ve sonrasını göz önünde tutarak anlamaya çalışmaktır. Yoksa o ayeti ihatalı ve sağlıklı anlamak imkânsızdır. Risale-i Nur bu hususta çok misallerle dolu bir tefsirdir. Bir meselenin tarif ve izahı başka bir risalede yapılması dolayısı ile o başka risaleyi de bilmek lazımdır; yoksa o paragraf anlaşılmaz. Üstad'ın Kur'an ve sünneti bir bütün olarak inceleyecek kadar vukufiyetli bir müçtehid olduğu eserlerinden anlaşılıyor.
Buna benzer birçok ilme derinlemesine vakıf olmayan içtihat yapamaz. Bu ilim dalları içtihadın ortak sahasıdır. Yani hangi ilim dalında olursa olsun, bir kişi bu ilimlere vakıf olmadıkça içtihat makamına ulaşamaz.
Kur'an ve sünnet bütün dini ilimleri içinde ihtiva eden ana kaynaklar olmasından, her bir ilim sahibi müçtehid, kendi sahası ile alakalı hükümleri o kaynaktan alıp avam insanlara izhar ediyorlar. Dolayısı ile bir müçtehidin her ilim dalında müçtehit olması gerekmez. Bir nevi ihtisaslaşma vardır. Her ilim dalının Üstatları ve müçtehitleri farklıdır. Bir sahada müçtehid olan birisi, diğer ilim dallarında müçtehid olamayabilir. Bütün ilim dallarında içtihat makamına ulaşmak, tarihte çok az kişilere nasip olmuştur. Buna en güzel misal İmam Azam Hazretleridir.
Ahir zamanda gelecek olan Mehdi’nin de bu nadir şahıslardan olacağını âlimler bildirmişlerdir. Üstad bununla alakalı şunları ifade ediyor:
"Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, herbir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u âzam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi mehdî hükmünde mübarek zatları göndermiş, fesadı izale edip milleti ıslah etmiş, din-i Ahmedîyi (a.s.m.) muhafaza etmiş."
"Madem âdeti öyle cereyan ediyor. Âhir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenâb-ı Hak bir dakika zarfında beyne's-semâ ve'l-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder. Ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelâl, Mehdî ile de âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir. Ve vaad etmiştir; vaadini elbette yapacaktır."(1)
Üstad, belki diğer sahalarda da müçtehid makamında idi, ama ihtiyaç olmadığı için o sahalarda yeni içtihat yoluna gitmemiştir. Bütün mesaisini insanlığın imanına sarf etmiştir. Zira ebedî saadetin vesikası sağlam bir imandır. Bu imanda bir şek, bir şüphe olsa, Allah korusun, akıbeti ebedî bir hüsrandır.
İşte maddeci ve inkârcı bir dönemde yaşayan Üstad, fıkıh sahasında yeni içtihatlar ile değil, insanlığın ebedî saadeti için imanî sahada hareket edip bütün ömrünü bu sahaya sarf etmiştir. Yoksa ihtiyaç olsa Üstat diğer sahalarda da içtihat etme gücüne sahipti. Bu ihtiyaçtan dolayı içtihat yapmaması müçtehid olmadığı manasına gelmez.
İmam Gazali de mutlak manada müçtehid idi, ama yeni içtihatlar ile mezhep kurmamıştır. İstese ve ihtiyaç olsa o da yeni bir mezhep kurabilirdi. Zaten fıkıh sahasında dört hak mezhebin içtihatlarının kıyamete kadar yeterli olduğunu bütün alimler söylemişlerdir.
Üstat, kelam ve tefsir sahasında tecdit hareketini başlatıp yeni bir tarz ve yeni bir usul tesis etmiştir. Zira bu zamanda tecdit bu sahalarda gerekiyordu. Diğer ilim dalları ise bu temeller üzerinde yükselebilir. İman olmadan, fıkıh sahasında yeni içtihatlar yapmak abesle iştigal etmek nevindendir. Bu yüzden Üstat, içtihat gücünü iman ve tefsir yolunda sarf etmeyi seçmiştir. Bu tercihi de hâli âlemin gereklerine mutabık bir tercihtir.
"Altıncı Mukaddeme"
"Meselâ, tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle müsellemattandır ki: Hendese gibi bir san'atta mahir olan zat, tıp gibi başka san'atta âmî ve tufeylî ve dahil olabilir. Ve kavaid-i usuliyedendir ki: Fakih olmayan, velev ki usûlü'l-fıkıhta müçtehid olsa, icmâ-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nispeten âmîdir."(2)
Üstad'ın bu ifadelerinden, her müçtehid kendi sahasında muteber ve hüccettir, diğer sahalarda ise muteber ve hüccet olmayabilir. Bu noktadan Üstad Hazretleri, kendi sahası olan iman ve akaid noktasında asrın müceddidi ve müçtehididir. Lakin dinin diğer sahalarında müçtehid olmayabilir, o konuda başka müçtehitlere tabi bulunabilir. Nitekim tarihte bir sahada müçtehid iken, başka sahada mukallit olan çok müçtehitler vardır. Mesela; hadis sahasında müçtehit olan İmam Buhari (ra) fıkıh noktasında mukallittir. Dinin birçok sahasında müçtehit olan İmam Gazali (ra) fıkıhta İmam Şafi (ra) tabidir.
Diğer bir husus; imkân ile vukuatı birbirine karıştırmamak gerekir. İmam Gazali fıkıh sahasında muteber bir müçtehit olmak imkân dâhilindedir; ama vakada böyle bir şey yoktur. Sırf imkân dâhilinde diye, onu her sahada müçtehid kabul etmek ilmi bir yaklaşım olmaz.
Üstad Hazretleri hem fıtrat hem de kabiliyet noktasından, belki bütün sahalarda içtihat kabiliyetinde idi, lakin vaka bakımından böyle değildir. Üstad Hazretleri bu kabiliyetini, bu asrın ihtiyacı olan iman ve kelam sahasında sarf etmiştir. Üstad Hazretlerinin diğer sahalarda herhangi bir içtihat ve mezhebi söz konusu değildir, zaten meydanda böyle bir şey yoktur.
Üstad Hazretleri potansiyel ve kabiliyet olarak her sahada müçtehittir; lakin vaka ve hakikat noktasında sadece iman ve kelam noktasında müçtehittir. Bunu iyi ayırmak lazımdır.
(1) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım.
(2) bk. Muhakemat, Birinci Makale.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar