Üstadımız, niçin Nurlarda ezana çok ehemmiyet vermiş ve asliyeti için mücadele etmiştir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Evvelâ, Üstad Hazretlerinin birinci önceliği, tehlikede olan imanın kurtulmasına hizmet etmek olmuştur. Bu hakikate bütün hayatı ve eserleri şahittir.

İkincisi; ezan hem imanın hem de İslam’ın bir şiarı ve sembolüdür. Bu şiar ve sembol susturulursa iman ve İslam rencide edilmiş sayılır. Nasıl bir milletin bayrağı gönderden indirildiğinde mağlup sayılıyor ise, aynı şekilde İslam dininin bayrağı olan ezan da susturulursa, İslam mağlup olmuş oluyor. Bu yüzden, İslam alimleri ezana ayrı bir ehemmiyet vermişlerdir.

Üçüncüsü; ezan bütün Müslümanların müşterek bir değeri ve bir parolasıdır ki, dünyanın her yerinde aynıdır, değişmez. Mekke’ye giden Türk hacılarının "Araplar Türkçe ezan okuyor" demeleri, bunu ispat ediyor. Böyle dem ve damarlarımıza işlemiş bir ezanı başka dile tercüme etmek ihanettir ve Müslümanlara büyük bir manevî darbedir...

Dördüncüsü; Risale-i Nur hizmetinin imandan sonra en büyük vazifesi bidatler ile mücadele etmektir ki, ezanın Türkçeye çevrilmesi de en büyük bidatlerdendir.

Ezan; tevhidi ilan ve rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyete davettir. Allah’ın azametini, rububiyetini ve ulûhiyetini ifade eden, insanın kalbini huzura gark eden ‘Allah ekber, Allahu ekber’ nidalarını, Tevhid bülbülü olan müezzinler günde beş defa minarelerden ilan etmektedirler.

1932 yılından 1950 yılına kadar tam 18 yıl, minarelerden; Allah’ın büyüklüğünü ifade eden, ‘Allah ekber, Allahu ekber’ tevhid nidaları yerine, ‘Tanrı uludur, Tanrı uludur’ sesleri yükselmiş, ezanlar Türkçe olarak okutulmuştu.

1950 yılında Demokrat Parti iktidara gelince, ilk icraat olarak ezanın tekrar Arapça olarak okunmasını sağladı. 16 Haziran 1950 yılında ikindi namazından itibaren ezanlar tekrar Arapça olarak okunmaya başlandı. O gün Türkiye’nin dört bir yanında bir bayram havası yaşanmış ve kurbanlar kesilmişti.

Bunu hala içlerine sindiremeyenler, eski günlerin hasretiyle yanıp tutuşanlar, her fırsatta ezanın, tekrar Türkçe olarak okunmasını gündeme getirmektedirler.

Yüce Allah’ın zatının ve sıfatlarının dengi olmadığı gibi, Lafza-i Celal olan Allah isminin de benzeri yoktur. Allah lafzının hemzesini kaldırsanız “Lillah” kalır. Bu da Allah için demektir. Lam’ın birincisini kaldırsanız “Lehu” kalır. O da O’nun, Allah’ın demek olur. İkinci Lam’ı da kaldırsanız o zaman da “Hu” kalır. O da O yani Allah demektir.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:

“Ulûhiyetin lâzım-ı zarurîsi ve Zat-ı Zülcelal’e karşı bir unvan-ı mülahaza olduğundan “lafzullah” sair esma ve sıfata câmiiyeti ve ism-i a’zam olduğu itibarıyla, delâlet-i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcibü’l-vücud unvanına dahi o delâlet-i iltizamiye ile delâlet ediyor.” (29. Mektup)

“Tanrı uludur” cümlesi “Allah-u Ekber”in yerini tutmaz. Tanrı, Türkçede ilah ve mabud manasındadır. Mabud ise Allah lafzının karşılığı değildir. Allah lafzı, Cenab-ı Hakk’ın zatının ismi olduğu gibi, O’nun bütün isim ve sıfatlarını ihtiva eder. Allah dediğimiz zaman; Rezzak, Mabud, Gafur, Hâlık gibi bütün isimleri de söylemiş oluyoruz. Mabud, Allah’ın isimlerinden sadece birisidir. Kaldı ki, tanrı, hak olsun batıl olsun bütün mabutlar için kullanılır.

“Uludur” kelimesi, sadece büyüktür manasıındadır. “Ekber” ise “O her şeyden büyüktür” demektir. Buna göre bir mümin, Allah u Ekber derken, Cenab-ı Hakk’ın azametinin insan idrakinin çok ötesinde olduğunu ifade etmiş olur.

Ezan doğrudan doğruya bütün İslâm âlemine taalluk ettiği için, asr-ı saadetten günümüze kadar bütün Müslümanların bağlandığı nurani bir zincirdir. Bu zincirleri koparmaya ve tahrip etmeye çalışanlar büyük bir gaflet içindedirler.

Üstad şöyle buyurur:

“Mesela biri dese: “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır; şu halde bir tüfek atmak kâfidir.” Hâlbuki o divane bilmez ki binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi, o maslahatı verse acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzması ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilan-ı tevhid ve rububiyet-i İlahiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?” (29 Mektup)

“Ezan Türkçe okunsun, herkes ne manaya geldiğini anlasın” gibi bir mantıkla bunu söyleyenler olabilir. Sanki ezan Türkçe olarak okunsa bunlar camileri dolduracaklar.

Dünyada belli makamlara gelmek için birçok dil öğrenen insanların, her gün okudukları Fatiha’nın, günde beş defa dinledikleri ezanın, defalarca tekrar ettikleri; “Sübhanallah”, “Elhamdülillâh” “Lâilâheillâllah” ve “Allah u ekber” gibi mukaddes kelimelerin manalarını öğrenmeleri çok mu zor acaba?

Şunu ifade edelim ki, Arapçanın ulviyeti yalnız manasında değildir. Onun lafızları da manası gibi kudsidir, mu’cizedir. Kur’an’ın lafızları onun elbisesi değil, cildi mesabesindedir, cilt değiştirilemez.

Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:

“Meselâ, nasıl ki bir hayvanın veyahut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarafet gösterir; fakat az bir zamanda o zarif et ve o güzel meyve, o yabanî ve paslı ve kesif ve arızi deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de, şeâir-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat ciltten cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübarek mânâların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise... “ (29. Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...