Varlıkların Cenab-ı Hakk'ın gölgesi olması, esmasının tecellisi olması, yetmiş bin perde, vacip, mümkün gibi konuları izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah Vacibü’l Vücuddur. Yani varlığı zatındandır, ezelîdir, ebedîdir, olması vacip, olmaması muhaldir.

Bütün mahlûkat gibi bizim vücudumuz ise, “mümkin-ül vücuttur” yani, olup olmaması müsavidir. Bir zamanlar yoktuk, Allah’ın lütfuyla var olduk, yarın ise bu dünyadan ahiret âlemine göçeceğiz. Daire-i ilminden daire-i kudrete geldik. Daire-i kudretten yine daire-i ilmine geçeceğiz. Biz ezeli değiliz, ama Allah’ın Bâki ismine mazhariyetle ebediyiz. Bizim vücudumuz Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının, cemal ve kemalinin bir aynasıdır. Bir nehrin yüzündeki kabarcıkların sürekli olarak değişmesi gibi, biz de her an değişmekteyiz. Bir zamanlar dedelerimiz ve babalarımız Allah u Teâlâ Hazretlerinin isimlerinin aynası idiler, şimdi ise onların bedeline o âyinedarlık vazifesini bizler yapıyoruz. Bu hal kıyamete kadar böyle devam edecektir.

Gölgenin tarifi şöyle yapılıyor; “zattan haber verir, ama zatın vasıflarını taşımaz.”

Bir ağacın gölgesine baktığımızda onun ağaç gölgesi olduğunu biliriz, ama o gölgeye ağaç demeyiz. Hakikî ağaçla onun arasında çok büyük fark vardır.

Allah’ın bütün sıfatları varlık âleminde tecelli eder, bu tecelliler o sıfatlardan haber verirler, onları bildirirler ancak aralarında sonsuz bir farklılık vardır. Meselâ, bu İlâhî sıfatlardan birisi kudrettir. Güneşin cazibesinden, yer çekiminden, insanın gücüne kadar bütün kuvvetler Allah’ın kudretinin tecellileridir, o kudretin varlığından haber verirler. Ama bu mahlûk kudretlerin hepsi Allah’ın sonsuz kudretine nispetle gölge gibi, hatta gölgenin gölgesi gibi zayıf kalırlar.

Cenâb-ı Hakk’ın varlığı vaciptir; yani Ezelidir, Ebedidir, olmaması ise imkânsızdır. Bu varlık mertebesi ancak Allah’a mahsustur. Bütün mahlûkatın varlıkları ise mümkin sınıfına girer. Bir zamanlar yok idiler, İlâhî irade ile varlığı tattılar. Yine aynı irade ile hayatlarına son verilebilir ve yeniden varlık sahasından göç ederler.

İşte bu mümkinin varlık sıfatı, Cenâb-ı Hakk’ın vacib olan varlığına göre zayıf bir gölge gibidir.

“Umum kâinattaki umum kemâlât, bir Zât-ı Zülcelal’in kemâlinin âyâtıdır ve cemâlinin işaratıdır. Belki hakikî kemâline nisbeten bütün kâinattaki hüsün ve kemâl ve cemâl, zaîf bir gölgedir.” (Sözler)

"Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster...”(1)

Bediüzzaman Hazretleri, Vahdetü’l-vücûd bahsinde Allah’ın “vacip, ezelî ve ebedî” varlığına nispeten, mümkinatın varlığının zayıf bir gölge olduklarını kaydeder. Devamında Muhyiddin-i Arabî gibi zâtların “La mevcude illa hu”, yani “O’ndan başka mevcut yoktur.” derken bu varlıkların “vücûd” ismine lâyık olmadıklarını ifade ettiklerini beyan eder.

Elbette ki mümkin varlıkların da hakikatleri Esmâ-i İlâhîyeye dayanmaktadır ve varlıkları inkâr edilemez, ama Allah’ın vacip, ezelî ve ebedî olan varlığına nispet edildiklerinde, zayıf gölgeler gibi kalırlar.

Aynı mâna dünya ile âhiret arasında da geçerlidir. Dünyadaki nîmetlerin varlıkları herkesçe bilinir ve kabûl edilirler. Ancak ahiret nimetleri yanında bunlar gölge kadar zayıf, numune kadar azdırlar.

Bu mânayı ders veren bir hadîs-i şerif:

“İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.”(2)

Bu hadîsi, “Kabir, cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.”(3) hadîsiyle birlikte düşündüğümüzde zihnimizde şu mâna canlanır: Bir mümin öldüğünde, kendini cennet bahçesi gibi güzel bir âlemde bulacaktır. Ve dünyadaki bahçeler o cennet bahçeleri yanında uykuda dolaşılan bahçeler gibi kalacaktır.

Rüyada gördüğümüz bahçeler de bir çeşit varlığa sahiptirler. Uyanıncaya kadar o bahçelerden istifade ederiz. Ama onlar dünya bahçeleri yanında birer gölge gibidirler; o kadar zayıftırlar.

İşte, dünya bahçeleri ile cennet bahçeleri arasındaki fark da böylesine büyük, böylesine azimdir.

Eşyanın varlığının gölge kadar zayıf olduğunu bilen bir insan, kalp âleminde ona gölge kadar kıymet verir. Onlarla oyalanmaz, o gölgelerde esmasını tecelli ettiren Vacib-ül-Vücud’un marifetinde, muhabbetinde mertebeler kat etmeye çalışır.

İşarat (işaretler) kelimesi de gölge mânâsını ders vermekle birlikte, hayale ayrı pencereler de açar. Haritada, üzerinde İstanbul yazılı bir nokta görürüz. Bu nokta ve bu isim İstanbul’a işaret ederler, ama onlar İstanbul değildirler. Onlarda İstanbul’un hakikî güzelliğini ve gerçek kemâlini görmek, hissetmek mümkün değildir.

Mahlûkat için “esmâ-i İlahiyetin gölgelerinin gölgeleri” denilmekte ve “gölgenin gölgesi” için şöyle bir misâl de verilmektedir:

Güneşin aynadaki aksi, onun gölgesi makamındadır, yani ondan haber verir ve varlık mertebesi itibariyle onun varlığına nispetle gölge gibi zayıf kalır. O aynayı bir başka aynaya karşı tuttuğumuzda bu ikinci aynada birinci aynadaki “gölge güneş” tecelli eder. İşte bu ikinci tecellinin varlık derecesi ise “gölgenin gölgesi” kadardır.

Eşyanın, ilm-i İlahideki mahiyetleri Esma-i İlahiyenin gölgeleri, bunların yaratıldıktan sonraki halleri (hakikatleri) yani ilim dairesinden kudret dairesine geçmeleri ise esma-i İlahiyenin gölgelerinin gölgeleridir.

Eşyanın ilm-i İlâhîdeki hallerine “mahiyet” denilir. Bu ilmî vücutlara Muhyiddin Arabî hazretleri âyan-ı sabite demiştir. İlmî vücutlar mahlûk değildirler, ancak kudret dairesine çıktıklarında mahlûk olurlar ve “hakikat” adını alırlar.

Muhyiddin-i Arabî eşya arasındaki farklılıkları, a’yan-ı sabitelerin farklı oluşlarıyla izah eder.

Cenâb-ı Hakk’ın zâtı birdir ama isimleri yüzlerce, binlercedir. Hatta bazı zâtlara göre ilâhî isimler sonsuzdur. İşte bu isimler arasındaki farklılık, onların tecelligâhı olacak varlıkların da farklı mahiyette olmalarını zarurî kılmıştır.

Ayan-ı sabitenin “esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleri,” oldukları kabul edilir. Bu gölgeler isimlerden haber verirler, ama onlara benzemezler. Bunların müstakil bir varlıkları yoktur. İlim dairesindeki taş, sert olmadığı gibi, ilim dairesindeki insan da hayat sahibi değildir.

Vacip olan Allah’ın varlığı ile mümkin olan mahlûkatın varlığı arasında hiçbir fiziki ve harici münasebet yoktur. Aralarındaki tek münasebet; Yaratan ile yaratılan münasebetidir. Yoksa mahlukat, vücutlarını Allah’ın vacip olan vücutlarından koparıp almış değillerdir. Böyle düşünmek küfür ve şirktir. Allah ne Zatında ne sıfatında ne de varlık boyutunda mahlûkata ve mümkinata benzemez, aralarında hiçbir münasebet ve ortaklık yoktur.

Zayıf gölge ifadesi, Allah’ın varlığı ile mahlukatın varlığını mukayese sadedinde söylenmiş mecazi ve teşbihi bir ifadedir. Yani bütün mahlukatın vücutları toplansa Allah’ın ezelî ve ebedî vücuduna nispetle zayıf bir gölge gibi kalır demektir. Burada vacip ile mümkün arasındaki farka işaret ediliyor; yoksa vacip ile mümkün arasında bir bağ ve rabıta oluşturulmuyor.

Eşya, isimler, sıfatlar, şuunatlar ve Zat-ı Akdes arasında mukayese yapıldığı zaman, nispi olarak alttan üste doğru makam olarak giderler. Yani eşya, isimlere nispet edildiği zaman, yanında gölge gibi kalır. İsimler de sıfatın yanında aynı şekilde gölge gibidir. Sıfatlar da şuunatların yanında aynı şekilde gölge hükmündedir. Şuunatlar da Zat-ı Akdese nispet edildiği zaman gölge gibi kalır. Şayet isimleri Zat-ı Akdese nispetle düşünecek olursak, Allah’ın Zatının yanında gölgenin gölgesi gibi kalır. Üstad Hazretleri bu hiyerarşik sıralamayı çok yerlerde yapıyor.

Mesela bunlardan bir tanesi şöyledir:

"Yirmi İkinci Sözde izah edilen şu temsile bak ki: Nasıl mükemmel, muntazam, san'atlı, saray gibi bir eser, bilbedâhe, muntazam bir fiile delâlet eder. Yani, bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil, bizzarure, mükemmel bir fâile ve mahir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder. Ve mükemmel usta ve dülger ünvanları, bilbedâhe, mükemmel bir sıfata, yani san'at melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i san'at, bilbedâhe, mükemmel bir istidadın vücuduna delâlet eder. Ve mükemmel bir istidat ise, âli bir ruh ve yüksek bir zâtın vücuduna delâlet eder."

"İşte, bütün âlemdeki âsâr-ı san'at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile; ve fiil ise isme; isim ise vasfa; ve vasıf ise şe'ne; ve şe'n ise zâta şehadet ettikleri için, masnuat adedince, birtek Sâni-i Zülcelâlin vücub-u vücuduna şehadet ve ehadiyetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, silsile-i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir mirac-ı marifettir. Hiçbir cihette içine şüphe girmeyen müteselsil bir burhan-ı hakikattir."(4)

Burada yetmiş bin nurani perde Allah’ın isimlerinin tecelli ettiği dairelerdir.

Mesela sema bir dairedir; bu dairede hâkim isim Allah’ın Celal ismidir. Dev galaksilerin sapan taşı gibi çevrilmesi ve zerrece yörüngesinden sapmaması, Allah’ın sonsuz azamet ve kibriyasını muhtevi olan Celal ismini kör olana bile gösterir. Bu sema dairesinde diğer isimler Celal isminin emrinde ve gölgesinde tecelli eder. Bu daire Celal isminin perdelendiği yani sergilendiği bir dairedir.

Yine bir çiçeğe nazar ettiğimiz zaman oradaki ince sanatlar ve güzel kokular ve harika işlemeler Allah’ın Cemal isminin manasını zahiren ve galiben gösterir. Bu çiçek dairesinde de Allah’ın Cemal ismi hâkimdir, diğer isimler bu ismin gölgesinde işlerler. Bu çiçek dairesi de Cemal isminin perdelendiği, yani sergilendiği bir dairedir.

Bunun gibi kâinatta ve mevcudatta her ismin kendisini izhar edip gösterdiği daireler ve perdeler vardır.

Yoksa, -hâşâ- Allah bir mekânda bulunuyor da bu mekâna ulaşmak için yetmiş bin perdeyi ve kapıyı aşıp ona ulaşmak manasında değildir.

Nurani perde lafzında şöyle latif bir nükte vardır: Her bir perde bir ismin manasını sergilediği için bir nevi bu perdeler Allah’ın isim ve sıfatları hakkında bizi aydınlatıyorlar, bize nuraniyet bahşediyorlar. Bize tiyatro perdesi gibi lezzet veriyor. İnsan tefekkür ve maneviyat olarak bu perdeleri okudukça geçer, tefekkürü ve maneviyatı külliyet kazanır.

Allah’ın her şeye yakın olması isim ve sıfatlar ciheti iledir, yoksa Zat ve mekân olarak değildir. Güneş ışığı ile nasıl göz bebeğimize kadar giriyor, ışığı noktasında nüfuz etmediği yer yoktur, ama zatından bir pırıltı gözümüze gelse gözümüzü patlatır. Aynı şekilde Allah da kâinata ve mevcudata isim ve sıfatları ile yakındır ve her şeye nüfuz ediyor, yoksa Zatı itibari ile değildir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Onuncu Söz, Beşinci Suret.
(2) bk. Acluni, Keşfü'l-Hafa, H. No: 2795; Gazali, İhya, IV, 42, İstanbul 1975.
(3) bk. Tirmizî, Kıyamet, 26; el-Akidetu’t-Tahaviye,1/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akide, s.64-76; el-lalekâî, İtikaduehli’s-sünne, 1/156, 158, 166-Şamile.
(4) Sözler, Otuz Üçüncü Söz, On Sekizinci Pencere

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...