"Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları..." Altıncı emri izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Altıncısı: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermektir." (Sözler, On Birinci Söz)
Tahiyye, lügat manasıyla “hayır dua etme”, “malikiyet” gibi manalara gelir. Bu ifade, namazda lügat mânasıyla değil, ıstılahî olarak “hediye-i ubûdiyet” mânâsında istimal edilmektedir.
Allah Resulü (asm.) mi’racda, Cenâb-ı Hakk’a selâm makamında “Ettehiyyâtülillâh” demekle, bütün mahlûkatın ibadetlerini, tesbihlerini, hamd ve senalarını, kâinat şeceresinin en mükemmel meyvesi olarak, kendi namına Allah’a takdim etmiştir.
İnsan, küllî istidadı, harika cihazları ve mükemmel duygularıyla, bütün kâinatı kucaklayacak bir mahiyettedir. Aynı zamanda insan, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına en cami’ bir aynadır. Bu yüzden, kâinat ve mevcudatın halifesi ve kumandanı hükmündedir.
İnsan, bütün mahlûkata vekâlet edip, bütün kâinatın lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile yaptıkları ibadetlerin ve tesbihlerini Rabbine takdim edecek kumandan hükmündedir.
Her mahlûkun Allah’ı tesbih ettiği âyetle sabittir. Bu tesbih çok yönlüdür. Bunlardan birisi Allah’ın kendisine ihsan ettiği hediyeleri ilan etmesidir. Tahiyye hediye mânasını, salâvat ise rahmet mânasını ifade eder. “Hediye-i rahmet" ifadesinde her iki mâna birlikte bulunur.
Üstadımız mahlûkata yapılan rahmetleri Yirmi Dördüncü Söz'de sıralarken ilk nimet olarak “ademde kalmayıp vücuda gelmeyi”, yani yokluktan kurtulup var olmayı zikreder. Sonunda da “vücudun pek çok eşkal ve vaziyetlerinden müslim sıfatıyla insan suretine gelmeyi” en ileri bir rahmet olarak nazara verir.
İşte bu en büyük rahmete mazhar olmuş bulunan mü’min bir insan, namazda bütün mahlûkatın manevî tahiyyelerini de nazara alarak kendi namına Allah’a takdim eder.
Mesela, bir yumurtayı düşünelim. Bu yumurta bir zamanlar hiç ortada yoktu. Sonra tavuğun yediği muhtelif şeylerden akıl almaz bir netice yaratıldı. Daha sonra onun üzerinden yirmi bir gün gibi bir kuluçka zamanı geçtikten sonra, o görmeyen yumurtadan gören bir civciv çıktı, o işitmeyen, yemeyen, içmeyen, sevmeyen, korkmayan yumurtadan bu ve benzeri nice hislerle donatılmış bir varlık yaratıldı. Bütün bu hayat tezahürleri, Allah’ın o yumurtaya ve ondan çıkan civcive birer hediyesidir. Bunun neticesinde o civciv de Rabbinin kendisine lütfettiği bu muazzam hayatıyla, tesbih ve hamd gibi hayat hediyelerini Rabbine her daim arz eder. İşte bu misal gibi bütün hayat sahiplerinin hayatlarıyla böyle bir tarz ile Halıklarına "tahiyyeler" yani hayat hediyelerini arz etme durumu söz konusudur.
Hayatın, görünen ve anlaşılan bu gibi hususiyetleri yanında, daha bilmediğimiz nice cilveleri vardır ki, bunlar “rumuzat-ı hayatiye” ile ifade ediliyor. Rumuz, “remizler, gizli işaretler” demektir. Bunlar insan ruhunda, diğer canlılardan çok daha zengin olarak mevcuttur. İnsan ruhu, “akıl, kalp, hayal, hafıza” gibi temel latifeler yanında, “şefkat, rikkat, endişe, merak, merhamet, öfke, kıskançlık, haset” gibi nice “rumuzat-ı hayatiye” ile âdeta kaynaşmaktadır.
Bunlar da bir yönüyle hayatın tezahürleridir ve ilâhî birer tahiyyedirler, hediyedirler. Bunlara sahip olan canlılar, o ince duygulardaki harika yaratılış ve akıl almaz sanat incelikleri ile Sanilerini tesbih eder, onun her türlü noksandan münezzeh ve bütün kemal sıfatlara sahip bir Hâlık olduğunu hâl diliyle ilan ederler.
Böyle harika bir hayata sahip, böyle dakik hissiyatla donatılmış canlıların, kendilerine verilen bu sermayeyi yaratılış gayelerine uygun olarak kullanmaları gerekir. Onların hayatlarından asıl maksat ve gaye budur. Bu konuda Külliyat’da “vezaif-i eşya sûretinde ubudiyetleri var” ifadesi geçer.
İnsan dışındaki bütün canlı türleri, bu fıtrî vazifelerini eksiksiz yapmakla hayatları boyunca daima ibadet halindedirler. İnsan ise, bu dünya imtihanının bir icabı olarak, maddî ve manevî bütün cihazlarını “doğru veya yanlış kullanma” konusunda serbest bırakılmıştır.
Özetle: bir mü’min, bu hayat sermayesini Hâlık'ının tahiyyatında, tesbihatında kullanmakla ve ubudiyetini O’na arz etmekle kalmaz, diğer mahlûkatın tesbihatlarını, tahiyyatlarını da arzın halifesi olarak, kendi namına Rabbine takdim eder.
Ek bilgi için tıklayınız:
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü