"Tabakat-ı âliyede olan ruhâniyyatı ve melâikeleri ve sekene-i semâvatı seyre celbedecek bir cazibedârlık görünüyor ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor..." İzahı, temaşanın tarifinin yapılamaması neden?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Ehl-i tefekkür” ifadesi, bilhassa insanlara bakmaktadır. İnsanlar, icmalî yani ana hatlarıyla bile olsa, bu güzel ve şaşaalı tabloyu seyretmekten ulvî bir zevk alır ve tefekkür sevabına nail olurlar. Bu tefekkür, insanlarla “tabakat-ı âliyede” olan meleklerin ve ruhanîlerin müşterek yanlarıdır. Yani insanların, beslenme, görme, işitme, yürüme gibi birçok yönden hayvanlarla müşterek yanları olduğu gibi, ruhun ve kalbin gıdası olan iman, marifet, tesbih, tekbir, hamd ve tefekkür gibi ulvî vazifeleri yerine getirmekte de meleklerle benzerlikleri vardır.

Tefekkürün ehemmiyetini şu hadîs-i şerîf en güzel şekilde nazara vermektedir:

"Bir saat tefekkür, bir sene (nafile) ibadetten hayırlıdır."(1)

Bilindiği gibi, bütün canlı türleri içerisinde insanın en mümtaz vasfı, akıl sahibi olmasıdır. Hayvanların, kendi ihtiyaçlarını görmelerine ve düşmanlarından korunmalarına yetecek kadar sınırlı bir şuurları vardır. Ancak akıl sadece insanda bulunmaktadır. Bir hayvan da nefes alır, ama havanın ne olduğunu bilmez, kanın ne olduğunu bilmez, nefes almakla kanının temizlendiğini bilmez. Aynı şekilde, bir hayvan da sabah olunca gözlerini açar ve rızkını aramak üzere çevreyi dolaşmaya başlar, ama gündüzün olması için dünyanın saatlerce döndüğünü bilmez.

İnsan, hem kendi vücuduna yerleştirilen bütün organların, hissiyatın, duyguların vazifelerini bilir, hem de kendini kuşatan havadan, ayaklarının altındaki topraktan, yolunu aydınlatan güneşten, bütün bitkilere, hayvanlara, madenlere kadar bütün eşyayı tanır ve bilir. İşte bu geniş bilgi, insanın hem kendini, hem de kâinatı tefekkür etmesi ve bütün bunları onun hizmetine veren Rabbine şükretmesi içindir.

Allah’ın zatı bilinmez. Göz mahlûk olduğu gibi onun gördükleri de mahlûktur. Kulak mahlûk olduğu gibi onun işittikleri de mahlûktur. Aynı şekilde, akıl mahlûk olduğu için onun düşündükleri de mahlûk olacaktır. İnsan, Allah’ın zatı hakkında ne düşünse, bütün bunlar onun aklının mahsulleridir. Akıl mahluk olduğundan onun düşündükleri de mahluktur.

Allah’ın zatı tefekkür edilemeyeceğine göre, tefekkürü emreden bütün âyetler ve onu teşvik eden bütün hadîs-i şerîfler, mahlûkatı ibretle seyir ve temaşa etmemiz içindir.

Burada Üstad Hazretlerinin önemli bir tavsiyesini hatırlayalım:

"Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham ise havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder."(2)

“Nefsî tefekkür” denilince, insanın hem bedenindeki bütün organları, hücreleri, atomları, hem de ruhundaki duyguları, hisleri ve sair latifeleri Allah’ın birer eseri ve baha biçilmez birer ihsanı olarak değerlendirmesi anlaşılır. İnsan, bu sahada istediği kadar tafsilata girebilir, bedenini bir bütün olarak düşünebileceği gibi, organlarını, hücrelerini ve onların vazifelerini çok teferruatlı olarak araştırabilir.

Ancak, afakî tefekkürde bu kadar tafsilata girme şansı yoktur. Semadaki her yıldızın ve her sistemin vazifelerini, kendi organlarının neye yaradığını bilmesi gibi kolayca bilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde, bütün hayvanlar âlemini ancak icmalî olarak düşünür, her hayvan türünün bütün özelliklerini bilmesi imkânsızdır. Afakî tefekkürde ancak, konusunda uzman olan kişiler belli bir sahada derinlemesine fikir sahibi olabilirler. Onlar da başka ilim dallarında yine icmalî düşünmeye mecbur kalırlar.

İşte, bu afakî tefekkürün bir boyutu da “masnuat-ı sağire” üzerinde düşünmektir. Burada da küçük, nazik ve ince birer sanat mu’cizesi olan hayvanların bütün türlerini derinlemesine bilmemiz mümkün değildir.

Bu vesileyle bir hatıra nakletmek isteriz. Alaaddin Başar anlatıyor:

Yıllar önceydi. Elimin üzerinde küçük bir siyahlık gördüm. Bacalardan gelen bir is lekesi sandım. Silmek üzere elimi uzattığımda hareket etti. Anladım ki, benim is sandığım şey küçük bir böcekmiş. Parmağımın ucunu kendisine iyice yaklaştırdığımda yürüyüşünü hızlandırdı. O anda zihnimden şu manalar süratle geçmeye başladı:

Bu küçük hayvancık benden kaçtığına göre büyümüş, olgunlaşmış demektir. Bunun bir de çocukluk, bebeklik dönemleri vardı. O zamanlar ne kadar küçücüktü. O bir nokta kadar bedene altı ayak, iki göz, mide ve diğer organlar nasıl yerleştirilmişti. Bu yavrucuk nerede doğmuştu? Başında kimler durmuş, ona yardımcı olmuştu? Doğum haberi yakınlarına duyurulmuş muydu? O çok küçük ağzına ve midesine uygun yiyecekler nasıl hazırlanmıştı? Lokmalarını ağzına kim koymuştu?

Yine bu siyah nokta içerisine görme, işitme, sevme ve korkma hisleri nasıl yerleştirilmişti? Benden kaçtığına göre hayatını seviyordu ve onun kaybolmasından korkuyordu.

İşte benim hayalimde canlandırmaya çalıştığım ve cevaplarını bulamadığım bu ve benzeri nice suallerin cevaplarını, melekler âlemi o küçücük canlıyı hayatının bütün safhalarıyla seyretmek suretiyle biliyor ve bu ince sanata ve bu hassas rahmete hayran oluyorlardı.

Bir misâl de soframızdaki yumurtadan verelim. Sonra, onda yaptığımız tefekkürü, bütün yumurtalar âlemine, özellikle de balıklar âleminin o küçücük yumurtalarına teşmil edelim.

Bilindiği gibi, nutfeden yaratılan bir canlı, ana rahminde iken annesinin dış âlemden edindiği gıdaların kendisine, bir türlü ulaşmasıyla o karanlık menzilde Allah’ın inâyetiyle hayatını sürdürür.

"O, sizi rahimlerde, dilediği gibi tasvir eden (şekillendiren)dir. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Âl-i İmrân, 3/6)

Âyet-i kerîmenin açık beyanıyla, ilâhî rahmet ve inâyet o yavru adayının imdadına yetişmekte, bütün organlarını en güzel biçimde, en faydalı yerde ve en hikmetli büyüklükte yaratıp yerleştirmekte ve bunların tümünden meydana gelen bedenine de yine en güzel bir suret vermektedir.

Aynı mana, bir başka şekliyle, bütün yumurtalar âlemi için de geçerlidir. Ancak, yumurtaların bu noktada çok önemli bir farklılığı vardır. Yumurta içinde teşekküle başlayan civciv adayının annesiyle hiçbir alâkası kalmamıştır. Onun vasıtasıyla kendine hiçbir gıda ulaşmaz. Sadece belli bir ısı seviyesi ve yine belli bir zaman gerekmektedir. Bu ısı, annesinin kuluçkaya yatmasıyla sağlanabileceği gibi, bugün artık makinelerle de sağlanmaktadır.

Bu gerçekleri göz önüne alarak, elimize aldığımız bir yumurtaya önce şöyle bir nazar edelim. Bu yumurta kuluçkaya konulsaydı civciv olacaktı. O halde, bir civcivde her ne varsa, şu yediğim yumurtada onların tümünün planları var demektir. Bu yumuşak sıvıdan o sert kemikler nasıl yaratıldı? Bu görmeyen maddeden, göz ve kulak nasıl halk edildi? Bu hareketsiz cisim, “yürüyen, koşan, uçan, seven, korkan bir canlı” haline nasıl geldi? Bu ölü varlıktan o canlıyı kim çıkardı?

"Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki (O’ndan) nasıl çevriliyorsunuz?" (En’âm, 6/95)

âyetini bu yumurtada ve civcivde açık bir şekilde görmüyor muyuz? Canlı tavuktan cansız yumurtayı ve cansız yumurtadan canlı tavuğu yaratan bir kudret hakkında, ölmüş insanları nasıl diriltecek diye sorulur mu?

İşte bütün yumurtalar âlemine ve onlardan çıkan canlılara bu nazarla bakmak, bizim için ancak hayal yoluyla gerçekleşebilir. Denizdeki ve karadaki sayısız yumurtaları birlikte görmekten ve onların geçirdiği bütün safhaları birlikte izlemekten mahrumuz. İşte bu vazifeyi melekler âlemi yapmakta ve bu sayısız hikmet ve rahmet tecellilerini hayranlıkla seyretmektedirler.

Dipnotlar:

1) bk. Suyutî, Camiu’s-Sağir, II, 127; Aclûnî, Kefü'l-Hafa, I, 310.

2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zeylü'z-Zeyl.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...