"Allah'ı niçin göremiyoruz?" sorusuna, direkt olarak Risale-i Nur'dan cevap verilebilir mi?
Değerli Kardeşimiz;
Allah’ı görememek iki türlüdür. Birisi; Zat-ı Akdes’i görememek ki bunun cevabı Risale-i Nur'da doğrudan bulunmuyor.
Allah, kanunu gereği dünyayı imtihan için yaratıp, kendi Zat-ı Akdesini de yine bu kanunun bir gereği olarak görünmez kılmıştır. Ama bu görünmezlik dünyaya mahsustur, ahirette bu kanun kaldırılacaktır. Yani cennette herkes Allah’ı ebedî olarak görme nimetine kavuşacak.
İkincisi; Allah’ın isim ve sıfatlarının kâinattaki tecellilerini herkesin açık ve seçik bir şekilde görememesidir. Bunun birçok nedeni vardır ve Risale-i Nur'da bu nedenlerden bazıları geçmektedir, şöyle ki:
"Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey kibriya-yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni-i Hakîm ve Hâlık-ı Rahîm,.."(1)
"Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından perdelenmiş olan Zât-ı Akdes,.."(2)
"Onun benzeri hiçbir şey yoktur. Münezzehtir o Zât ki, şiddet-i zuhurundan ihtifâ etmiştir. Münezzehtir o Zât ki, zıddı ve rakibi olmadığı için istitar etmiştir. Münezzehtir o Zât ki, esbabı izzetine perde yapmıştır."(3)
Bir şey kemal-i zuhurundan, şiddet-i zuhurundan gizlenip görünmeyebilir. Meselâ; güneşin ışığı çok şiddetli olduğunda, insanın gözü güneşi görmekte ve ona bakmakta zorlanır.
Cenab-ı Hak, şu kâinatta isim ve sıfatları ile o kadar şiddetli tecelli etmiştir ki, Onu çıplak akıl ile görmek çok zor hale gelmiştir.
Gözlük ve dürbün olmadan çıplak gözle güneşe bakmak nasıl mümkün değil ise, aynı şekilde; insan çıplak aklı ile tecelliyat içindeki şiddetli zuhurat ve görünmek manasını fark edemiyor. Ancak vahiy gözlüğü ile bakarsa, o zaman fark edip görebiliyor.
İnsanın kulağı belli bir frekansın üstündeki şiddetli gürültü ve sesleri duyamaz. Yani şiddetli tecelli duymamaya ve görmemeye sebep olabilir. İşte, vahyin frekansı, insanın mahiyetine uygun olduğundan, ya da -tabiri caizse- adaptör gibi insanla kâinatı telif ederek, kâinat kitabını rahatlıkla okumayı sağlıyor.
Hayatında hiç balık görmemiş bir insana; denizlerin ve nehirlerin nice canlılarla kaynaştığını söyleseniz bunu aklına sığıştıramaz. Zira denizi karaya nisbet eder, denizdeki canlıları da ormandaki ceylanlara benzetir, onları hayalen suya sokar ve boğar; böylece suda hayat olamayacağına hükmeder. Kokuşmuş bir et parçasını ve hayvan gübresini bile canlılarla kaynaştıran Cenab-ı Hakk’ın, bu muhteşem deryaları hayat sahipleriyle şenlendireceğini, ancak onların hayatının karadakilere benzemeyeceğini düşünen insan, hakikati bulur. Aksi halde bütün balıklar dünyasının varlığını inkâr etmekle, büyük bir cehalete düşmüş olur.
Aynı cehalet örneği; meleklerin inkârında da sergilenmektedir. Yıldızların ve görmediğimiz nice âlemlerin nuranî varlıklarla şenlendiğini söylediğinizde, onların havasız, susuz bir ortamda yaşamalarını aklına sığıştıramaz ve inkâra sapar. Hiç düşünmez ki, kendi varlığında beden ve ruh olmak üzere iki âlem birlikte hüküm sürmektedir ve bunlardan birincisi gıdalarla beslendiği, hava ve su ile yaşadığı halde, ikincisinin bunların hiçbirine ihtiyacı yoktur. Yani ne akıl ne hafıza ne de hayal; ekmekle, su ile hava ile beslenmezler; bunlara hiç muhtaç olmadan varlıklarını devam ettirirler.
İnsan bedenine maddî cihazların yanında, manevî kalb, akıl, hayal, hafıza, sevgi, korku, endişe, merak, merhamet gibi sayısız hisler ve duygular yerleştiren Cenab-ı Hak, şu görünen âlemin melekûtunda yani iç yüzünde de nice ruhanî ve manevî âlemler yaratmış, semavî kitaplarıyla onların varlığını bildirmiş ve gayba imanın bir şubesi olan meleklere iman hususunda da insanları imtihana tabi tutmuştur.
Evet denizler, deryalar ve nehirler bir âlem. Denizlerde yaşayan hayvanlar karada yaşayanların on katı. Toprak bir âlem, onda boy gösteren sayısız bitkiler ve hayvanlar da onun sakinleri. Hava bir âlem, nihayetsiz kuşlar ve sinekler onun misafirleri. Ve her varlık âleminin sakinleri bu âlemin şartlarına ve yapısına göre yaratılmıştır. Suyun içindeki balığa süzgeç verilmiş, havada uçan kuşa kanat takılmış. Bütün bunlar gösteriyor ki, her varlık âleminin kendine mahsus ve o âlemin şartlarına münasip sakinleri vardır.
Varlıklar sadece bizim şu dünyamıza ve şartlarına mahsus kılınmamıştır. Allah’ın mülkü geniş olmasından, varlığın nev’ileri de çoktur. Her âlemin de kendine mahsus seyircisi ve sakinleri vardır. Gaybi ve mana âlemlerinin de kendine mahsus sakinleri vardır ki, Kur’an bunları "melekler ve ruhaniler" şeklinde tasvir etmiştir.
Işınlardan çok daha kesif olan havayı bile göremeyen insanoğlunun, “Görmediğime inanmam” diyerek inkâra sapması ne garip bir durum. İnanmak kalbe ait bir keyfiyettir. İnsan, inanmaya çeşitli yollarla gider. Görme, bunlardan sadece birisidir. Yemeğin tadına dilimizle, sesler âlemine kulağımızla bakarız. Manalara, hikmet ve faydalara ise aklımızla nazar ederiz. Bilim adamlarımıza göre, insan gözü şu âlemde mevcut ışınların çok az bir kısmını görebiliyor. Demek ki insan, görmeyi tek ölçü kabul etse, şu görünen âlemin bile yüzde doksanından fazlasını inkâr edecektir.
Zıddın ademi ile görünmemesi meselesi ise, insan bir şeyi zıddı ile anlar, kıyas ile kavrar. Meselâ; soğuk olmazsa, sıcak anlaşılmaz, mertebe ve dereceleri kavranmaz. Gece olmazsa, gündüzün kıymet ve derecesi anlaşılmaz. Hakiki manada Allah’ın da bir zıddı, bir rakibi ve bir benzeri olmadığından, O’nun zatını anlamak, ihata ile idrak etmek mümkün değildir. Bizim gizlenmek ve saklanmak dediğimiz aslında izafi ve mücerret bir mefhumdur ya da şiddetli görünmenin farklı bir mertebe ve makamıdır.
Akıl da bir mahlûktur, idraki mahduttur ve sınırlıdır. Göz her şeyi göremediği gibi akıl da her şeyi anlayamaz. İdraki sınırlı olan bir akıl, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz kudretini, ilmini, büyüklüğünü ve iradesini hakkıyla kavrayamaz ve lâyıkıyla bilemez. Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi; “Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez.”
İnsan, ruhunun hatta en basit bir bitki hayatının dahi mâhiyetini tam olarak bilemiyor.
Allah her şey ile bilinen Zahir, hiçbir şey ile bilinmeyen Batın'dır.
Bu yüzden Allah, kendi mutlak isim ve sıfatlarını, bir parça kavratmak ve idrak ettirmek için farazi zıtlar ve itibari ölçüleri yaratıp insanın eline vermiş. Ta ki, insan, kıyas yolu ile Allah’ı bilebilsin.
İşte, Kâinatta Allah’ın zıddı, rakibi ve kıyası olmayınca, çıplak akıl ile görünmüyor. Onun için, vahyin terbiyesi altına girmiş bir ene dürbünü ile bakıldığında, bir parça görünür ve anlaşılır.
Özet olarak; Allah hem rakipsiz, her şeyi ihata ettiği, hem de şiddetli bir şekilde zuhur edip tezahür ettiği için saklanıyor gibi duruyor. Üstad Hazretlerinin “Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar (tesettür) etmiş olan Zât-ı Akdes” ifadesi de bu manaya matuftur.
Dipnotlar:
(1) bk. Şualar, Üçüncü Şua.
(2) bk. age.
(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar