"Mâhiyetinin muktezası ve tebarüz etmek, hakikatinin şe’ni bulunan nihayet kemâlde bir cemâl-i bîmisâl ve ezelî bir hüsn ü lâyezâli ve sermedî bir güzellik vardır ki..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Demek bu güneş gibi zâhir olan tanıttırmak ve sevdirmek keyfiyeti arkasında müşahede edilen lezzetlendirmek ve nimetlendirmek ikramı ise, gayet esaslı bir irade-i şefkat ve gayet kuvvetli bir arzu-yu merhametten ileri geliyor. Ve böyle kuvvetli bir irade-i şefkat ve rahmet ise, hiçbir cihette ihtiyacı olmayan bir Müstağnî-i Mutlakta bulunması elbette ve herhalde kendini aynalarda görmek ve göstermek isteyen ve tezahür etmek, mâhiyetinin muktezası ve tebarüz etmek, hakikatinın şe'ni bulunan nihayet kemâlde bir cemâl-i bîmisâl ve ezelî bir hüsn-ü lâyezâli ve sermedî bir güzellik vardır ki, o cemal kendini muhtelif aynalarda görmek ve göstermek için merhamet ve şefkat suretine girmiş, sonra zîşuur aynalarında in'am ve ihsan vaziyetini almış, sonra tahabbüb ve taarrüf, yani kendini tanıttırmak ve bildirmek keyfiyetini takmış, sonra masnuatı ziynetlendirmek, güzelleştirmek ışığını vermiş."(1)

Tebarüz etmek; belirme, görünme, bilinir bir hale girme demektir. Allah Zâtı ile değil, isim ve sıfatları ile öyle şiddetli bir tecelli ediyor ki, âdeta gizleniyor. Güneşin şiddet-i zuhurundan ve ışığının şavkından insanların gözünü kamaştırıp, çıplak gözle görünmediği gibi. Bu isim ve sıfatların tecellisini mücerred akıl ile onu görmek mümkün değildir, imanın nurunu ve vahyin gözlüğünü takmak gerekiyor.

Evet, Allah’ın eşsiz eserleri, harika san’atları, esmasının nakışları ve cilveleri ile tebarüz ediyor.

İkinci bir husus ise, tebarüz Allah’ın bir şuûnatıdır. Yani Allah kendi isim ve sıfatlarını görmek ve göstermek istiyor ki, bu görmek ve göstermek arzusuna "tebarüz şe’ni" deniliyor. Bir cihetle İlahî bir keyfiyet ve ilahî bir şe'n diyebiliriz. Nasıl insanlar diğer insanların nazarında görünmek istiyorsa, aynı isteğin mukaddes ve münezzeh ciheti Allah’ta da mevcuttur ki, Üstad Hazretleri buna "şuûnat-ı İlahî" diyor. Binaenaleyh insanların tebarüz etmek istemesi ile Allah’ın tebarüz etmek istemesi arasında kıyas kabil değildir.

Cenâb-ı Hakk'ın isimleri ve sıfatları da “tecelliye muhtaç değillerdir, ama tecelli etmek isterler.” İstemekle ihtiyacı karıştırmamak gerekir.

Üstad Hazretleri, Rezzak ismi rızık vermek ister, Şâfi ismi hastalıkların vücudunu ister…buyurur. Yani "Rezzak" isminin mahiyetinde muhtaçların rızıklandırılmasını istemek vardır. Aksi halde bu isim tecelli etmeyecektir.

Allah, hayat vermekle bize “Hayy (hayat sahibi) ve Muhyi (hayat verici)" olduğunu bildirmiş, biz de O’nu böylece tanıma imkânına kavuşmuşuz.

Bize verdiği cüz’î kudretle O’nun sonsuz kudretini, cüz’î irademizle O’nun küllî iradesini, …, bilmiş, Rabbimizi bu sıfatlarıyla tanımış oluruz.

İnsan, bu âlemde, hem Allah’ın en mükemmel eseri hem de kâinat meşherinin yine en mükemmel seyircisidir. Bu sergide teşhir edilen eserlerin her biri ayrı bir mu’cize olduğu gibi, onları seyir, takdir ve tahsin edecek bir varlık yaratması da Allah’ın yine en büyük bir mu’cizesidir.

Netice itibariyle, Allah’ın bilinmek istemesi rahmetindendir ve o mukaddes sıfatlarının ve güzel isimlerinin tecelli etmek istemelerinin bir neticesidir. Bunu ihtiyaç olarak değerlendirmek hatadır.

(1) bk. Şualar, Dördüncü Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...