"Ben hakikî bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin." Bu ifadeden biz nasıl bir ders alabiliriz?
Değerli Kardeşimiz;
Bu bahisten alınacak en mühim birinci ders; şahıslara değil, hakikatlere bağlanılması gerektiğidir. Şahıslar gelip geçicidir, ama hakikatler baki ve kalıcıdır.
Alınacak ikinci ders; her şeyi zatında sevip, olduğundan fazla göstermemektir. Çünkü birini olduğundan fazla gören, aşırı metheden biri, hakikatle karşı karşıya kalındığında, büyük bir hayal kırıklığı yaşar, o kimseye düşman olur ve inkârına kadar gidebilir. Ama haddizatında sevildiğinde bu sevgi kalıcı ve hakiki olacaktır.
Hizmette de bu ölçüleri kendimize rehber ittihaz edip, kardeşlerimizi olduğundan aşağı ya da yukarı görmememiz gerekir. Her şeyde olduğu gibi, ağabeylerimizi ya da kardeşlerimizi ölçülü sevmeliyiz.
Bir insan takva ehli ve salih bir kişi ise onun bu güzelliklerini olduğu gibi anlatmak gerekir. Kendisine fazla hüsn-ü zan ederek, onu büyük bir veli, asrın kutbu, manevî tasarruf sahibi gibi sıfatlarla vasıflandırmak doğru değildir. Herkeste nefis bulunduğundan bu gibi vasıfları o şahsın duyması halinde kendisini ağır bir imtihana sokmuş oluruz. Onu, çevrenin iltifatlarına aldanıp gurura ve kibre girme tehlikesiyle baş başa bırakırız. Böylece o kişiye bilmeden zarar vermiş oluruz.
Üstadımız bu hususta, Hz. İsa (as) ile Hz. Ali (ra)’ye gösterilen ölçüsüz muhabbeti misal olarak verir. Bu zatların birincisi dört büyük peygamberden birisi, dört büyük kitaptan birinin kendisine inzal edildiği müstesna bir şahsiyettir. Bu İlahî ihsan ona kâfidir. Kendini, -haşa- "Allah’ın oğlu" diye vasıflandıranlar, Üstad'ın zikrettiği ölçüye aykırı hareket etmekle kendilerini küfre götürürler.
Hz. Ali Efendimiz (ra) için de benzer bir durum söz konusudur. O büyük halifeyi peygamber olarak tavsif etmek de Üstad'ın nazara verdiği ölçüden sapmadır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Bir insanı; bir âlimi, hocayı, yakını veya sevdiğimiz bir kimseyi nasıl sevmeliyiz ki haddi aşmayalım ve İlâhî ikaza (tokada) maruz kalmayalım? Kalbin merkezinin yalnız Allah'a ait olduğu, oraya Allah'tan başkasını koyduğumuzda ise Allah'ın bizi o kişi vasıtasıyla ikaz ettiği ifade ediliyor.
Buradaki temel vurgu, “hakiki ve şahsa yönelik sevgi” ile “zihinde büyütülen hayali sıfatlara duyulan sevgi” arasındaki farktır.
Anlatılan meseleyi ve ardından sorduğunuz soruyu iki ana başlıkta inceleyelim:
1. Metnin Tam Anlamı ve Derinliği
Hayalî Sevgi (Şahsı İlahlaştırma / Haddi Aşma): Muhatabı, Şeyh Ziyaeddin Efendi’yi zihninde öyle bir büyütmüştür ki, sanki o kainattaki bütün ilimleri bilen, hatasız, eksiksiz bir "kutb-u azam"dır. Üstad diyor ki: "Sen aslında o zatın kendisini değil, kendi zihninde ona yüklediğin kusursuz unvanları ve sıfatları seviyorsun. Yarın bir gün onun insan olduğunu, bazı konularda ilmi olarak ikna edilebileceğini (ilzam) veya eksiklerini görürsen, o zihnindeki hayal yıkılır ve sevgin biter ya da çok azalır."
Hakiki ve Dengeli Sevgi: Üstad ise o zatı gerçekte olduğu gibi sevdiğini belirtir: "O, Sünnet-i Seniyye dairesinde, iman hizmetinde ihlaslı ve etkili bir rehberdir. Ben onu bu hakiki rolü ve hizmeti için seviyorum. Şahsi makamını veya bir insan olarak sınırlarını görsem sevgim azalmaz; aksine onun bu haliyle yaptığı hizmete hürmetim artar."
2. Bir İnsanı Haddi Aşmadan Nasıl Sevmeliyiz?
Kalbin merkezi (süveyda-i kalp), yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın tecelligâhıdır. İslam alimleri ve tasavvuf büyükleri, kalbe Allah’tan başkasının "müstakil" (Allah’tan bağımsız) olarak yerleştirilmesini bir tür şirki hafif (gizli şirk) veya muhabbette haddi aşmak olarak görürler. Sevginin "şefkatli bir tokada" (şefkat tokatları) dönüşmemesi için şu esaslara dikkat edilmelidir:
A. "Mana-yı Harfi" ile Sevmek (Allah Hesabına Sevmek)
Sevginin iki ana bakış açısı vardır:
Mana-yı İsmi (Kendi Adına): Bir insanı güzelliği, zekası, karizması veya şahsı için sevmek. Bu sevgi tehlikelidir; çünkü o insanı zihinde bağımsız bir güç veya mükemmellik kaynağı olarak görmeye sebep olur.
Mana-yı Harfi (Allah Hesabına): O insanı, Allah’ın sanatı, Allah’ın dini üzere yaşayan bir kulu, Kur'an'ı anlatan bir vesile olduğu için sevmek. Yani aynaya değil, aynanın yansıttığı Güneş'e odaklanmak.
Bir hocayı veya alimi "O bana Allah’ı tarif ediyor, Sünnet'i yaşatıyor" diye severseniz, bu sevgi doğrudan Allah’a gider. Kalbin merkezini bozmaz.
B. Masumiyet (Kusursuzluk) İsnad Etmemek
Peygamberler dışındaki hiç kimse günahsız veya hatasız değildir. Sevdiğimiz bir alimi, hocayı veya eşi "hiç yanılmaz, her şeyi bilir" şeklinde konumlandırmak, metinde geçen "hayali Ziyaeddin" yaratmaktır.
İnsan olduğunu kabul ederek, hatalarıyla veya eksikleriyle birlikte hakikat dairesindeki hizmetini takdir etmek sevgiyi dengeler.
C. Sevgide "Gaye" ile "Vesile"yi Karıştırmamak
O kişi bir gaye (amaç) değil, Allah'a ulaştıran bir vesile (araç) olmalıdır. Eğer o kişi aradan çıktığında veya bir hatası görüldüğünde kişinin imanı, ibadeti veya hakikate olan bağı sarsılıyorsa, kalbin merkezine Allah değil, o kişi konulmuş demektir. İşte İlahi ikaz (tokat) tam da bu noktada gelir: Allah, kulunun kalbini Kendisinden başkasına büsbütün kaptırmasına razı gelmediği için, çok sevdiği o insan eliyle onu incitir veya o insanın eksikliğini göstererek kulu Kendine döndürür.
Dengeli Sevginin Ölçüsü
Ölçü: "Ben bu insanı Allah için mi seviyorum, yoksa bana hitap ettiği / zihnimde büyüttüğüm için mi?"
Kriter: O insanın bir insani eksiğini gördüğünüzde ona olan hürmetiniz ve sadakatiniz bitiyorsa, sevginiz şahsa; devam ediyorsa, o şahsın temsil ettiği hakikatedir.
Dua: Kalbi korumak için sıkça şu şuurda olmak gerekir: "Allah'ım, bu kulunu Seni bana hatırlattığı ve Senin dinine hizmet ettiği için Senin namına seviyorum."