Beşerin "kendi fiilinin halıkı" olması ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, külliyatı ve semavatı ve arzı halk eden kim ise, semavat ve arzda olan cüz'iyatı ve efrad-ı zihayatiyeyi halk eden elbette yine odur ve ondan başka olamaz. Çünkü o küçük cüz'iyat, o külliyatın meyveleri, çekirdekleri, misal-i musaggarlarıdır." (Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam)

"İhtar: Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısamı gibi, füruatı da o üç mertebeyi hâvidir. Mesela, halk-ı ef'al meselesinde Cebr mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder. İtizal mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i Sünnet mezhebi vasattır. Çünkü bu mezhep, beyne-beynedir ki, o fiillerin bidayetini irade-i cüz'iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor." (İşaratü'l-İ'câz, Fatiha Suresi)

Bu iki paragrafı esas alarak meseleyi tahlil edelim:

Bir görüşü savunan birisi o fikri akıl, hayal ve muhakeme sayesinde düşünür, tartar ve kabul eder. Bütün bu vasıtalar ise insana Allah tarafından bahşedilmiş ilahi mevhibelerdir. Keza, insanın yemek yeme fiilinde, yemeğin kendisinden tutun da ta çiğneme ve hazmetme sürecine kadar, bütün safhaların maliki ve yaratıcısı Allah’tır.

Aynı şekilde düşünce ve itikat dünyasında da bütün vasıtaları ve merhaleleri de yaratan Allah’tır. Bu süreçte insana düşen sadece hakkı veya batılı tercih etmektir. Kişinin tercihinden sonra akıl ve kalpteki safhalarının hepsini yine Allah yaratmaktadır.

İnsan iradesini küfür ve inkârdan yana kullandıktan sonra, küfürden hasıl olan kalbî ve ruhî neticeleri yaratan da Allah’tır. Hidayeti de dalaleti de o yaratır. Öyle ise mesuliyet, hidayeti bırakıp dalaleti tercih eden insana aittir.

İnsanın maddi ve manevi iki cephesi vardır. İnsan yaratma noktasında maddi cephede nasıl muztar ve aciz ise, aynı şekilde manevi cephede de muztar ve acizdir. İnsan nasıl beyninin işleyişine hükmedemiyor ise, beyin ile orantılı çalışan ve manevi bir mekanizması olan aklına da aynı şekilde hükmedemiyor. Çam kozalağına benzeyen maddi kalbimiz nasıl irademiz dışında çalışıyor ise, aynı şekilde manevi kalbimiz de haberimiz olmadan Allah tarafından çalıştırılıyor. Bize ait olan tek görev cüz’i irademizi kullanmamızdır. Onun dışında maddi ve manevi her şeyin icadı ve işlettirilmesi Allah’a aittir.

Bu açıklamalardan sonra şöyle bir düşünelim:

- Elinde sadece bir tercih hakkı bulunan ve ondan ötesini tamamen Allah’ın yarattığı bir fiili kulun yarattığı nasıl iddia edilebilir?!..

Şimdi, kulun kendi fiilinin yaratıcısı olamayacağını maddeler halinde zikredelim:

- Kur’an ve sünnet açısından kul kendi fiilinin yaratıcısı değildir. Bu kesin olarak ayet ve hadislerce reddedilmiştir.

- Bir fiili yaratmak için o fiilin lazımı olan bütün sebepleri ve şartları da yaratmak gerekir. Mesela namaz fiilini yaratmak için namazın rükünleri olan bütün ayrıntılarını hem bilmek hem de yaratmak gerekir, yoksa o fiilin yaratıcısı olunamaz.

- Fennin beyanına göre, bir kolun kaldırılıp indirilmesinde bile milyonlarca kimyevi reaksiyon oluyor. Bu da hücrelerin ve kasların mükemmel bir ahenk içinde çalışması ile gerçekleşiyor. İnsanın; "kolumu ben kaldırdım, ben indirdim" diyebilmesi için bütün bu reaksiyonlara hükmetmesi lazımdır ki, bu da muhaldir. Zira insanın bunlardan haberi bile yoktur. İnsan, kendi ilmi ve kudreti dairesinde olmayan işlere nasıl sahip çıkabilir?

- Cenâb-ı Hak, kâinattaki en basit bir işi dahi bir bütün olarak yaratmıştır. Yani basit bir işin olabilmesi için bütün sebeplerin ve kâinat çarklarının işlemesi ve beraber hareket etmesi lazımdır. Mesela, suyun oluşması, bütün kâinatın bir neticesidir. Öyle ise bir amelimize sahip olmamız için bütün sebeplerin ve kâinatın dizginin elimizde olması gerekir, ancak o zaman o amel bizim olabilir, yoksa gerisi safsatadan başka bir şey değildir.

Mesela, bir arının hayatının varlığı ve devamı için bütün kâinat çarklarının işlemesi ve hareket etmesi gerekir. Güneş, su, hava, toprak, elementler hassas bir nizamla, mütenasib ve ölçülü bir şekilde beraber hareket etmeden o arı, varlığını devam ettiremez. Bu sebeplerden bir tanesi vazifesini terk etse onun hayatı teşekkül etmez.

Mesela, dört ana unsur olan güneş, hava, su ve topraktan biri olmasa hayat olmaz. Bu da gösteriyor ki, hayat bütün kâinattan süzülüp gelen bir damla, bir meyve, bir neticedir.

Bir işten mesul olmak için, o şeyin yaratıcısı olmak gerekmez. Allah, insanları icat cihetinde çok aciz olarak yaratmış, ama tercihe muktedir bir irade ve istidat ile donatmıştır.

Üstad Hazretleri bu manayı şöyle izah edip temsil ile akla yaklaştırıyor:

"İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz-ü ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibarîdir. Fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zayıf, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani, manen der: 'Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mesuliyet sana aittir.'"

"Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp 'Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.' desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette 'Sen istedin.' diyerek itab edip, üstünde bir tokat vuracaksın."

"İşte, Cenâb-ı Hak, Ahkemü'l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder." (Sözler, Yirmi Altıncı Söz.)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...