"Bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir." ifadesini nasıl anlamalıyız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kastamonu Lahikası'nda yer alan bir mektuptan aldığınız bu cümlenin devamında da izah edildiği gibi; velayet mü’minin cennetini genişletir. İman ise, kişiyi cehennemden kurtarıp ebedî bir cenneti nasip eder. Bu iki durum kıyasa gelmez iki ayrı tabloyu ifade etmektedir.

Açlıktan ölmek üzere olan bir adama bir parça yemek verip onun hayatını kurtarmak mı, yoksa açlık sıkıntısı olmayanlara mükemmel bir sofra kurmak mı daha mühimdir? İşte iman hizmeti açlıktan ölen insanları kurtarma hizmetidir; velayet ise açlık sıkıntısı olmayan insanlara mükemmel bir sofra kurma hizmeti gibidir. Evi olmayana bir ev vermek mi yoksa evi olana bir avize hediye etmek mi daha kıymetli ve sevaplıdır? Risale-i Nur hizmeti ebedî bir cenneti kazandırırken, tarikat ve tasavvuf ise mü’minin cennetini süslemektedir.

Sahabe hizmetinin üstünlüğü de buradan gelmektedir. Zira sahabelerin hizmeti iman kurtarma hizmetidir. Bu hizmetin en kâmil mertebesini ise peygamberler ortaya koymuşlardır. Dolayısı ile bütün peygamberlerin davası, iman kurtarmak olmuştur.

Soru-2: İmanı kurtarmak, insanın veli yapmaktan daha mı zordur? Ayrıca imanlı kimse cennete girer. Oysa veliler gıpta edilecek yerdeler. Nasıl imanı kurtarmak onların mevkilerinden daha ali oluyor?

Zararı def etmek, menfaati celbetmekten önce gelir, mülahazasınca bir insanın ebedî cehennemden kurtulmasına vesile olmak, başka bir insanın cennetteki makamını genişletmekten ve parlatmaktan daha mühim ve daha sevaplı bir ameldir.

Burada mukayese esastır, yani ikisinden birisini tercih etmek gerekirse, öncelik hangisi olması gerekir, manası esastır. Elbette birisinin cehennemde yanması, diğer birisinin cennetteki makamından daha mühim ve daha esaslı bir meseledir. Hal böyle olunca imanı tehlikede olan insanlara hizmet etmek, cennetteki makamı inkişaf ettirmek hizmetinden daha mühim ve esaslı bir hizmettir.

Bir insanın imanını kurtarmak, başka bir insanın imanını inkişaf ettirmekten daha meşakkatlidir. Nasıl hiç okuma yazma bilmeyen birisine okuma yazma öğretmek, bilen birisine bir formül öğretmekten daha meşakkatli bir iş ise, aynı şekilde imanı tehlikede olan birisinin imanını kurtarmak, imanı sağlam ama manevî inkişaf merhalesinde olan birisi ile meşgul olmaktan daha meşakkatlidir.

Burada velilerin makamı ile imanı kurtulmuş bir âminin makamı kıyas edilmiyor. Kıyas iki işten hangisi daha mühim ve öncelikli üzerine dönüyor. Keşke insanların imanı ve ibadeti tam olsa idi ve bunların makamının inkişafı için gayret gösterilse idi, ama maalesef durum böyle değil.

Soru-3: "Bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir." Buna göre "Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar." cümlesini nasıl değerlendirmeliyiz?

Keyfiyet ve kemiyet, aynı cinsten ve aynı kulvarda olursa bir mana kazanır. İki farklı cinsin ya da iki değişik kulvarın keyfiyet ve kemiyet değerleri birbirinden farklıdır.

Bir tek çiçekteki hayat şerefini, milyarlarca taşta bulamazsınız. Aynı şekilde, bir böcekteki hayat, bütün bitkiler âlemini fazlasıyla tartar.

Gerçek bu iken bir mü’minin şerefi dünyalar dolusu müşrikle, yahut ateistle nasıl kıyas edilebilir?

Birinci misâlimizde "hayat" keyfiyettir, ikinci misâlimizde ise "iman".

Yeryüzünde bir tek ümmeti olan, yahut hiç ümmeti bulunmayan peygamberlerin yaşadığı dönemler de olmuş. O dönemlerde de yine bu Kâinat’ın Malik’i, o bir yahut iki sevgili kulundaki keyfiyetin hürmetine, nice kemiyetlere hayat hakkı tanımış, dünyayı başlarına yıkmamış.

İlim de bir keyfiyettir; bir âlimi milyonlarca cahille mukayese edemezsiniz. Söz keyfiyetindir, o tek âlimin dediği olur.

Mesela, altın ile su iki ayrı cins ve iki ayrı kulvardır. Hiçbir şeyin olmadığı bir çölde bir ton altınımızın olmasını mı isteriz, yoksa bir bidon suyun olmasını mı isteriz? Normal şartlarda bir ton altın ile bir bidon su keyfiyet olarak kıyasa gelmez, ama çöl şartlarındaki durum tam aksinedir.

İmansızlık çölünde bir kimseye bir bardak iman suyu bahşetmek bir kimseye bir ton velayet vermekten daima üstün ve daha faziletlidir. Ama normalde durum aksinedir. Yani imanın umumi olduğu bir yerde velayet kazandırmak daha üstün olur.

Hem imansız birisinin imana girmesi, imanlı birinin yüksek makama çıkmasından keyfiyet olarak da üstündür. Velayet makamı ami bir iman ile kıyaslandığı zaman üstün oluyor. Yoksa imansız bir adamın imana girmesi ile kıyas edilemez.

Bu incelik hadiste şöyle ifade ediliyor:

"Cenâb-ı Hak, bir ademi senin elinle (vasıtanla) hidâyete getirmesi, güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha çok sana hayırlıdır."(1)

Soru-4: "Bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir." Bu sözden yola çıkarak, Risale-i Nur okuyanlar, Risale okumakla veli olamazlar denilebilir mi?

Bu ifadelerden böyle bir hüküm çıkmaz. Zira Risale-i Nurlar sadece iman kurtarmıyor, aynı zamanda velayet ve ilim de veriyor.

Üstad Hazretleri bu hususlara açık bir şekilde şöyle işaret ediyor:

"Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir."(2)

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır."(3)

Üstad Hazretlerinin yukarıdaki beyanına istinaden; bir yılda âlim yapacak, kırk dakikada velayet makamına çıkaracak hususiyet Risale-i Nurlarda vardır. Böyle hasiyete ve hususiyete sahip olan bir yola bîgâne ve lâkayd kalmak akıl kârı olmadığı için, Risale-i Nurlar elzemdir.

"... Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur'ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar."(4)

Risale-i Nur mesleği sahabe mesleği olduğu için, velayet-i kübra makamındadır. Keşif ve kerametten ziyade, hakikat ve meziyetler bu meslek içinde parlarlar. Yani zahirde, sıradan ve kerametsiz duran bir Nur talebesi, hakikatte, yani manevî âlemde büyük bir veli makamındadır, denilebilir. Bu sebeple velayeti sadece keşif ve keramet olarak görmek yanlış olur. Hatta bazı büyük evliyalar keşif ve kerameti küçük velilerin alameti şeklinde tarif ediyorlar. Sahabelerde keşif ve kerametin yok denecek kadar az olması, meseleye işaret eder kanaatindeyiz.

Risale-i Nur mesleği avam-havas, cahil-âlim, köylü-kentli her kesimden insana açık bir meslektir. Tarikat ve tasavvufta olduğu gibi bir takım şartlar yoktur. Her kesim ve her mevkiden insan bu meslek ile imanını kurtarıp, imanın hadsiz makamlarına çıkabilir.

Risale-i Nurlar akrebiyet mesleği olduğu için, imanın ve marifetin hadsiz makamlarını kabiliyeti olana verebilirler.

Akrebiyet, Allah’ın kula olan yakınlığı hissedip bu noktada marifet kazanmak iken, kurbiyet, kulun kendi gücü ve kesbi ile Allah’a yaklaşma gayretidir. Güneş ısı ve ışığı ile bizim göz bebeğimize kadar girmiştir. Biz bunu hissedip bu noktadan güneşe baksak, güneşi hakiki manada tanıyabiliriz. Lakin güneşin üzerimizdeki tecellisine bakmayıp, onun zatına sırf kendi imkân ve kesbimizle yaklaşmaya çalışsak, güneş bizden milyonlarca yıl uzak olduğu için, bu işin ne kadar zor olacağı ortadadır. Acaba hangi marifet yolu güneş hakkında daha kolaydır? Elbette güneşin üzerimizdeki tecellilerini okuma yolu daha selametli ve daha kolaydır.

İşte akrebiyet, yani sahabe mesleği, Allah’ın isim ve sıfatlarının üzerimizdeki tecellilerini görüp marifet kazanma yoludur. Kurbiyet mesleği ise, riyazet ve nefsi ıslah etmek gibi uzun ve meşakkatli usuller ile Allah’a yaklaşmaktır. Akrebiyette acz ve fakr hükmeder, vehbî bir marifettir. Kurbiyette ise gayret ve riyazet hükmeder, kesbî bir marifet kazanma yoludur.

Bu yüzden, akrebiyet mesleğinde giden küçük bir veliye, kurbiyet mesleğinde giden büyük bir veli yetişemiyor. Risale-i Nurlar akrebiyet mesleğinde gittiği için, âlem-i imkân ve vücûbu keşfetmek ve tecelliyât-ı Zâtiyye'ye mazhar olmak noktasında tasavvuf ve tarikat mesleğinden çok çok ileridedir.

Dipnotlar:

(1) bk. Müslim, F.Sahabe 2406; Buhari, Cihad,4/58.
(2) bk. Lem'alar, Yirmi Birinci Lem'a.
(3) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.
(4) bk. Mektubat, Beşinci Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 10.901
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

şefkat
PEYGAMBER EFENDİMİZ(SAV) BİR HADİS-İ ŞERİFLERİNDE ''BİR İNSANIN İMANINI KURTAR- MAK SAHRA DOLUSU KOYUN İNFAK ETMEKTEN DAH HAYIRLIDIR ''BUYURMUŞTUR.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
karolin

İman kurtarmaktan bahsediyorsunuz ama imanını kurtarmak istemeyen, yada imanlı olmak istemeyen veya ateist, deist vb inançta olan veya insafsız  veya inatçı olan bir insan için iman kurtarmaktan söz edilemez diye düşünüyorum. O zaman İman kurtarma hizmeti kimleredir? Sadece imanının kurtulmasını isteyen kimselere mi? 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
Biz kimin iman edip kimin iman etmeyeceğini bilemediğimiz ve bu husus bize gaybi olduğu için herekese iman hakikatlerini anlatmakla mükellefiz iman etsin ya da etmesin biz sevabını alırız. Tebliğ ettiğimiz halde iman etmiyorsa onda takılıp kalmayacağız işimize bakacağız diğer muhtaç gönülleri arayacağız bizim vazifemiz budur. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...