"Birden Cenâb-ı Hak, Beytü’l-Makdisi bana gösterdi..." Miraç mucizesinde Beytü’l-Makdis'in bina olarak olmadığı iddia ediliyor?
Değerli Kardeşimiz;
"Mirac gecesinin sabahında, miracını Kureyş’e haber verdi. Kureyş tekzip etti. Dediler: 'Eğer Beytü’l-Makdise gitmişsen, Beytü’l-Makdisin kapılarını ve duvarlarını ve ahvâlini bize tarif et.' Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman ediyor ki:
فَكَرَبْتُ كَرْباً لَمْ اَكْرُبْ مِثْلَهُ قَطُّ فَجَلَّى اللّٰهُ لِى بَيْتَ الْمَقْدِسِ وَكَشَفَ الْحُجُبَ بَيْنِى وَبَيْنَهُ حَتّٰى رَاَيْتُهُ فَنَعَتُّهُ وَاَنَا اَنْظُرُ اِلَيْهِ
Yani, 'Onların tekziplerinden ve suallerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden, Cenâb-ı Hak, Beytü’l-Makdisi bana gösterdi. Ben de Beytü’l-Makdise bakıyorum, birer birer her şeyi tarif ediyordum.' İşte, o vakit Kureyş baktılar ki, Beytü’l-Makdisten doğru ve tam haber veriyor." (Mektubat, 19. Mektup, On Yedinci İşaret)
Mescid-i Aksâ’ya çevresiyle birlikte "Harem-i Şerif" denilmekte ve bununla eski Kudüs’teki kuzeyi 321, güneyi 283, doğusu 474 ve batısı 490 m. uzunlukta olan ve yer yer 30-40 m. yüksekliğe ulaşan surlarla çevrili bulunan, içinde Kubbetü’s-sahre’nin de yer aldığı kutsal mekân kastedilmektedir.
Mi'rac olayı sırasında Beytü'l-Makdis (Kudüs'teki Mescid-i Aksa'nın bulunduğu alan) bir bina olarak değil, kalıntıları olan bir harabe halindeydi. Milattan sonra 70 yılında Romalılar tarafından yıkıldığı ve Mescid-i Aksa'nın Hz. Ömer (ra) döneminde inşa edildiği bilinmektedir.
Hz. Ömer (ra), Kudüs’ün anahtarını teslim aldığında kendisi de bizzat çalışarak Mescid-i Aksâ’nın (Süleyman Mâbedi) Hristiyanlık döneminde molozlar altında kalmış olan yerini temizletip Sahre’nin güneyindeki düzlükte cemaate namaz kıldırmış (bk. Taberî, Târîḫ, II, 450), daha sonra da buraya bir mescid yaptırmıştır. İlk dönem İslâm kaynaklarında bu mescid hakkında fazla bilgi bulunmamakta, ancak hicri 50 (miladi 670) yılı civarında burayı ziyaret eden bir Hristiyan hacının anlattıklarından Müslümanların haremin doğu duvarına yakın bölümünde yer alan harabenin üzerini kalaslarla kapatarak 3.000 kişinin namaz kılabileceği büyüklükte basit bir mescid yaptıkları öğrenilmektedir (bk. Creswell, s. 10).
Peygamber Efendimizin (asm) mucize eseri tarif ettiği bina değil o kutsal mekânın o zamanki bilinen halidir. Beyt-ül Makdis zannedildiği gibi bir binadan ibaret değil binanın da içinde olduğu kutsal bir bölgeyi temsil eden bir kavramdır.
Buhârî’de geçen,
“Kureyş isrâ hususunda beni yalanlayınca Kâbe’deki Hıcr üzerinde ayakta durdum, Allah Teâlâ, Beyt-i Makdîs’i gözümün önüne getirdi. Onun özelliklerini soran müşriklere, Beyt-i Makdîs’e bakarak haber vermeye başladım.” (Buhârî, “Tefsîr”, 17/178; Müslim, “İmân”, 75; Tirmizî, “Tefsîr”, 18)
şeklindeki rivayet, isrâ ve miʻrac hadisesi sırasında Mescid-i Aksâ’nın en azından bazı giriş kapılarının (bk. al-Ratrout, 2004: 260-263) duvar ya da pencerelerinin mevcut olduğunu düşündürmektedir.
Tarihi çok eskiye dayanan binaların zamanla tahrip olması ve tekrar tadil edilmesi kaçınılmazdır. Bu durum Kâbe için de geçerlidir. Ama esas olan bu kutsal mabetlerin yeri ve konumunun değişmeyeceğidir. Kâbe de birçok tahrif ve tadil geçirmiştir, ama asla varlığından ve konumundan şüphe edilmemiştir. Beyt-i Makdîs de bunun gibidir, Peygamber Efendimiz (asm) müşriklerin tarif noktasındaki soruları karşısında bunalınca Allah ona o kutsal mekânın o zamanki halini göstererek tarifini kolaylaştırmıştır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Mi'rac Gecesinin sabahında, mi'racını Kureyş'e haber verdi. Kureyş tekzip etti. Dediler: "Eğer Beytü'l-Makdis'e gitmiş isen Beytü'l-Makdis'in kapılarını ve duvarlarını ve ahvalini bize tarif et!" ... Yani "Onların tekziplerinden ve suallerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenab-ı Hak, Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi; ... Burda akla şöyle bir soru geliyor: Allah Resulü Miraç vesilesi ile Beytü'l-Makdis'i gördü. Sonra Kureyş orayı sordu. Allah Resulü o anda cevap verebilirdi. Ama sıkıntı çektim diyor. Sonra Allah bana orayı gösterdi diyor. Yani tekrar gösteriyor burası ayrı bir mucize fakat akla şüphe geliyor madem önce gördü Miraç ile neden sonrasında tekrar gösterildi?
Bu soru, Peygamber Efendimiz’in (asm) beşerî yönü ile nübüvvetinin harikuladeliği arasındaki dengeyi anlamak açısından oldukça kıymetlidir. Mucizat-ı Ahmediye çerçevesinde bu durumun hikmetlerini şöyle özetleyebiliriz:
Beşeriyet ve Unutma Hali
Hz. Peygamber (asm), bir insan olarak her an her şeyi zihninde hazır tutmak zorunda değildir. Miraç gecesi Beytü'l-Makdis'e uğradığında, orayı bir mimar gibi incelemek veya detaylarını ezberlemek için değil, kutsal bir yolculuğun bir durağı olarak ziyaret etmiştir. Dolayısıyla, Kureyş’in en ince ayrıntılara (kapı sayısı, pencere yerleri gibi) dair sorduğu sorular, normal bir insanın hafızasının o an hemen sunamayacağı detaylar içerebilir.
İlahî Yardım ve "Tasdik" Mekanizması
Cenab-ı Hak, Resulü’nü müşriklerin karşısında mahcup bırakmamak ve davasını ispat etmek için mucizeyi iki aşamalı kılmıştır:
Birinci Aşama: Geceleyin orayı ziyaret etmesi (İsra).
İkinci Aşama: Sorular karşısında Beytü'l-Makdis’in bir ekran gibi önüne getirilmesi.
Eğer Peygamberimiz (asm) sadece hafızasından cevap verseydi, müşrikler "Ezberlemiş veya daha önce görmüş" diyebilirdi. Ancak o anki sıkıntı üzerine gerçekleşen bu "canlı yayın" mucizesi, meselenin tamamen Allah'ın kontrolünde ve bir vahiy eseri olduğunu mühürlemiştir.
Sıkıntının Rahmete Dönüşmesi
Peygamberimiz'in (asm) "hiç öyle sıkılmamıştım" demesi, davasına olan sadakati ve yalanlanma endişesinden kaynaklanır. Bu manevi sıkıntı, mucizenin vuku bulması için bir dua ve vesile olmuştur. Allah, kulunun bu darlığına karşılık mekanı onun ayağına getirerek, mucize içinde mucize sergilemiştir.
Özetle: Miraç'ta orayı görmüş olması genel bir müşahededir; Kureyş'in soruları üzerine tekrar gösterilmesi ise, o genel bilginin detaylarını hatasız bir şekilde tebliğ etmesini sağlayan özel bir takviyedir. Bunda şüphe duyulacak bir taraf yok aksine mucize içinde mucize olmasından daha bir tatmin edici olması gerekir.