"Birincisi, zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sureti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır. İkincisi, bâtını nur, zahiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir." İzah eder misiniz?

Soru Detayı

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâfirlerin medeniyetiyle mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark:"

"Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sureti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır. İkincisi, bâtını nur, zahiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir."

"Evet, mü’min olan kimse, iman ve tevhid iktizâsıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünkü, imân bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor. Küfür ise, öyle bir burudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi ecnebîlik tohumunu ekiyor. Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor. Evet, hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattır. Ve ezelî, ebedî iftirak ve firakla muttasıl ve mahduttur. Ama kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkiyât-ı sanayi -bunlar- tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur’ân’ın irşâdâtından, edyân-ı semâviyeden in’ikâs ve iktibas edildiği, Lemeat ile Sünuhat eserlerimde istenildiği gibi izah ve ispat edilmiştir. رَاجِعْهُمَا تَرَى اَمْرًا عَظِيمًا غَفَلَ عَنْهُ النَّاسُ   

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Medeniyet, insanların birlikte yaşamaları, dayanışma ve yardımlaşma ile birbirlerini tamamlamaları, adâlet üzere bir meslek taksimatı yaparak toplumun bütün ihtiyaçlarını elbirliği ile karşılamaları, böylece mesut bir toplum hayatı teşkil etmeleri demektir.

Vahşet ise medeniyetin zıddı olup, canavarlar gibi yalnız yaşamakla ve sadece kendi menfaatini esas alıp diğer insanlara düşman gözüyle bakmakla ortaya çıkan mücadeleci toplum yapısıdır.

Bir ülke ve onun meydana getiren toplumun fertleri, sadece kendi menfaatlerini düşünüyor ve başka insanlarla ilişkilerini de hep menfaat esasına bina ediyorlarsa o ülke ve o fertler teknik yönden ne kadar ileri giderlerse gitsinler hakikatte vahşidirler.Üstat hazretleri bunların halini, dışı süs içi pis, sûreti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytan” olarak tavsif ediyor.

Müminlerin medeniyeti ise, merhamet, sevgi, kardeşlik, yardımlaşma, şefkat gibi nurani meziyetler taşıyan “câzibedar bir melektir.”

“Mü'min olan kimse, îmân ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla” bakar. Yâni, onun imanı ve tevhid inancı, bu varlık âlemindeki her şeyin Allah’ın eserleri olduğunu ona telkin eder. Bunun neticesi ise, o kişiyi Allah’ın bütün eserlerini sevmeye götürür. Zira, onlar İlâhî isimlerin tecellileriyle yaratılmışlardır. Varlıkların hepsi Allah’ın eseri olunca bunlar arasında bir kardeşlik de var demektir. Dünya ile Mars arasına aynı güneşin gezegenleri olmaları noktasında bir nevi kardeşlik olduğu gibi, bütün mahlukat arasında da aynı Halık’ın eserleri olma, bütün canlılar arasında aynı Muhyi’nin hayat verdiği varlıklar olma gibi kardeşlik bağları vardır. Kâinata bu nazarla baktığımızda esmâ-i İlâhîye tecellilerinin her birinin bir grup varlığı kardeş haline getirdiğini görürüz. Ve insan bütün esmâya mazhar alması cihetiyle bütün varlıklarla kardeştir.

Mehd-i uhuvvet, kardeşlik beşiği demektir. Yâni, bir beşikte yatan ikiz kardeşler gibi, bütün canlılar yeryüzü beşiğinde, bütün varlıklar ise kâinat beşiğinde birlikte bulunuyorlar, Allah’ın rahmet ve keremine birlikte mazhar oluyorlar manasına gelir.

“Bütün mahlukatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de ancak uhuvvettir.” ifadesinde bir mümin için üç ayrı kardeş grubu nazara veriliyor. Bütün mahlukat, bütün insanlar ve Müslümanlar. Mahlukatla kardeşliği, arz ettiğimiz gibi, Hâlık, Mâlik, Kadîr, Hakim, Kuddüs, Evvel, Ahir, Zâhir, Bâtın gibi birçok isme birlikte ayna olmaları cihetiyledir.

Hayvanlar âlemiyle olan kardeşliği, cansız varlıklara göre daha fazladır. Zira, onlarda İlâhî isimler cansızlardan çok daha fazla tecelli etmektedir. Bu isimler bizde en ileri derecede tecelli etmiş ve Rabbimiz bizi arza halife yapmakla bütün hayvanlar âlemine de kumandan kılmıştır. O halde bu kumandan, riayeti hükmünde olan diğer canlılara acımak, onlara yardımcı olmak, hukuklarına tecavüz etmemek durumundadır.

“Bilhasa insanları” ifadesinden bütün insanları sevmemiz gerektiğini anlıyoruz. Zira, insanlar Allah’ın en güzel şekilde yarattığı, arza halife kıldığı, cennete namzet yaptığı, bütün isimlerini kendilerinde tecelli ettirdiği bahtiyar misâfirler, mükemmel mahluklardır. Bu manada bütün insanları Allah’ın kulları olarak sevmemiz gerekiyor. Onların kötü hallerine ve batıl inançlarına gelince onları da ıslah için çalışmak, onlara hakkı ve hakikati tebliğ etmek, tuttukları yolun yanlışlığını şefkat ile göstermek ve kurtuluşlarını gönülden arzu etmek bizim insanlık görevimizdir.

Şu var ki, bu insanlar iman etmedikleri taktirde ahirette ebediyen birbirlerinden ayrı kalacaklardır. Onun için en büyük ve daimî kardeşlik İslâm kardeşliğidir.

İşte, başta peygamberler olmak üzere bütün âlimler, mürşitler “insanlık kardeşliğini” “İslâm kardeşliğine” çevirmek üzere o inanmayan insanlara hakkı ve hakikati büyük bir şefkat ve gayretle tebliğ etmişlerdir. Bu konuda en bariz ve en muhteşem tablo asr-ı saâdette sergilenmiştir. Bütün insanlar şirkin bataklığında debelenirken o Şanlı Nebi (asm.) tevhid davasıyla ortaya çıktı ve bu insanlara gittikleri yolun yanlış olduğunu tebliğe başladı. O (asm.), şirkin en büyük düşmanıydı, ama müşriklere acıyor, onlarla “insanlıkta kardeş” olduklarını nazara alarak, kalplerini tevhid inancıyla nurlandırmaya çalışıyordu. Bu çok ibretli bir tablodur. Biz de Peygamberimizden aynı şefkat dersini alarak, hastalara değil hastalığa düşman olmalı, müşrike değil şirke, asiye değil isyana, günahkara değil günaha düşman olmalı ve bu hasta insanların imdadına aynı merhametle koşmaya çalışmalıyız. Zira onların hepsi bizim insaniyette kardeşimizdirler. Ve Allah, bu kardeşlerimize yardımcı olmamızdan razı olacaktır. Zira, onların hepsi Allah’ın kuludurlar ve Allah bu asi ve kâfir kullarının da ıslah olmaları için onlara peygamber göndermiş, kitap inzal etmiştir.

Bizim düşmanımız, dinsizliği dava edinen ve insanları dinsiz yapmaya çalışan, ahlâksızlığı dava edinen ve milleti ahlâksız yapmaya çalışan fesat komiteleridir. Onlara kapılmakla kalp ve ruhları yaralananlar bizim düşmanımız değil, hastalarımızdır. Elimizden geliyorsa tedavilerine çalışmamız gerekiyor. Doktor hastaya düşman oldu mu hasta kime müracaat edecektir!?..

“… İman bütün mü'minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor."

Gerçek ve ebedi kardeşlik, Allah’a kul, Resullulaha (asm.) ümmet olma kardeşliğidir. Aynı kitaba inanan, aynı peygamberin izinde giden bu insanlar İslâmın emirlerine birlikte uymakla kardeşliklerini sık sık hatırlar ve pekiştirirler. Özellikle günde beş vakit namazda buluşan ve her teşahhütte birbirine duâ eden müminlerin kardeşlikleri çok daha ileri seviyede tahakkuk eder. Zâten İslâm kardeşliğinin içinde diğer iki kardeşlik türü de mevcuttur. İnsaniyette ve aynı İlâhî isimlere ayna olmadaki kardeşlik şıklarına ek olarak burada üçüncü ve en nuranî bir kardeşlik devreye girmiştir. Bu kardeşlik, kabirde de, mahşerde de, cennette de devam edecektir.

“Küfür ise öyle bir burûdettir ki kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır.”

Küfürde, İslâm kardeşliği zâten söz konusu olmadığı gibi, ilk iki kardeşlik mânaları da siyah ve kalın bir perde arkasında kalır, gizlenir, tesirini gösteremez. İnsaniyette kardeş olma manası, tam tersine inkılap eder ve hayat bir mücadeledir sloganı ile insanların kendi hemcinslerine düşman olmalarını netice verir. Nur Külliyatında hayatın bir cidal değil, yardımlaşma olduğuna dair çok harika örnekler vardır. Bitkilerin hayvanların imdadına, hayvanların insanların yardımına, gıda maddelerinin beden hücrelerinin imdadına koşmalarına mücadele denilemeyeceği güzelce beyan edilir.

Bu adamlar, elementler arası yardımlaşmadan, güneşle ay, ayla dünya, bulutla toprak, atmosferle ciğerler arasında açıkça görülen ve sayılamayacak kadar çok olan yardımlaşma örneklerini küfrün o karanlık perdesiyle göremez, sadece bir aslanın ceylanı parçalamasına bakarak hayatın bir mücadele olduğunu iddia ederler ve bu canavar ruhunu kendi hemcinslerini parçalamakta esas tutarlar.

Düşünmezler ki, aslanların ve diğer yırtıcı hayvanların güç ve kuvvetlerine rağmen ceylanın nesli tükenmemiş, artmaya devam etmiştir.

Ve insana koyunu veya tavuğu kesip yemesini helal kılan Allah, aslan gibi hayvanlara da ölü hayvanları helal rızık yapmıştır.

Konunun hikmet yönüne bir de şöyle nazar edelim:

Aslanlar, kurtlar, çıtalar ve onlar gibi et yiyen hayvanlar olmasaydı, bütün hayvanlar âleminin cenazeleri ortada kalsa, kokuşsaydı daha mı iyi olacaktı?

- "Kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkiyât-ı sanayi tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur’ân’ın irşâdâtından, edyân-ı semâviyeden in’ikâs ve iktibas,.." Akılcı ve çok çalışmayla Batının ilerlediği vurgulanır, bu yanlış nasıl düzelecek?

Yetmiş yıldır tevhid-i tedrisat kanunu ile İslam ve onun parlak mazisi silinmeye ve unutturulmaya çalışılmıştır. Bu sistemde güya fen ilimleri esas yapılmaktadır, halbuki fen ilimleri adı altında dinsizlik şırınga edilmektedir.

Oysa her bir fen ilmi bir veya birkaç isme dayanıyor. Üstad Hazretleri her bir fen bir isme dayanır, ifadesini şu şekilde söylüyor:

"Her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyâtın, her bir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir."

"Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir."

"Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rû-yi zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur."

"Meselâ, hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü'l-eşya, Cenâb-ı Hakkın (celle celâlühü) ism-i Hakîm'inin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misilli dalâlete yol açar."(1)

İslam fen ilimlerine Allah’ın isimlerini anlatan bir ders olarak bakarken, ladini rejim fen ilimlerini menfi felsefenin yani dinsizliğin bir aracı bir aleti nazarı ile bakıyor.

Kur'an'da zikredilen peygamberlerin kıssaları, bilhassa mucizeleri insanlara iki mesaj takdim etmektedir:

Birisi, insanların hak davayı tasdik etmelerini temindir.

İkincisi de insanlara fen, sanat ve teknolojinin en son sınırını çizerek, en nihai hedeflerini tayin ederek o mucizelerin bir benzerini yapabilmelerini temin ve teşvik etmektir. Yani peygamber kıssaları sadece manevi bir rehber ve ilham kaynağı ile kalmayıp, maddi gelişmelere de bir rehberlik ve ilham kaynağı ola gelmişlerdir.

Mesela, Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Mûsa (a.s.)'nın asâsını yere vurarak su çıkardığını haber vermekle, insanlara yerden su çıkaracak bir âlet yapmaya, Hazret-i İbrahim (as)'in ateşe atıldığını, fakat ateşin onu yakmadığını bildirmekle, ateşin yakmayacağı maddeyi bulmanın mümkün olduğunu, Hazret-i Davud(a.s.)'un demiri hamur gibi yoğurduğunu haber vermekle, demire istenilen şeklin verilebileceğini, Hazret-i Süleyman (as)'ın Belkıs'ın tahtını bir anda yanına getirttiğini anlatmakla, eşyanın bir anda bir yerden bir yere aynen nakledileceğini beyan buyurmaktadır.

Gerçekten de, Kur'ân'dan ilham alan ilim adamları mucizelerin aynısını yapamamakla birlikte, küçük bir benzerini yapmayı başarmışlardır. Sondaj âleti ile istedikleri yerden su çıkarabildikleri gibi, amyant maddesi sayesinde de kızgın alevlerin içine girebilmektedirler. Eşyanın aynı anda nakledilmesi hususunda ise çalışmalar yapılmakla birlikte, henüz istenilen sonucu elde edememişlerdir.

Üstad Hazretleri eğitim ile ilgili en büyük projesini şu cümleler ile özetliyor:

"Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder."(2)

Osmanlının son dönemlerinde, medreselerde sadece dini ilimler okutulup fen ilimlerine yeterince ihtimam gösterilmediği için, İslam alemi Batı medeniyeti karşısında zayıf ve fakir kalmıştır. Teknolojik olarak onlarla rekabet edemeyecek bir zaafa düşülmüş ve en nihayetinde iş parçalanmaya kadar gitmiştir.

Yeni kurulan cumhuriyet rejimi de başka bir yanlışa düşerek, tevhid-i tedrisat kanunu ile eğitim kurumlarında sadece fen ilimlerini okutup din ilimlerini tecrit etmiştir. Bundan da hile, inkar, sefahat, ahlaksızlık gibi bir çok manevi hastalıklar türemiş ve insan-ı kamil modeline ulaşılamamıştır.

Osmanlının eğitimde fen ilimlerini ihmal etmesi nasıl bir yanlış ve tefrit ise, yeni rejimin din ilimlerini dışlayıp sadece fen ilimlerine yönelmesi de aynı şekilde yanlış ve ifrat bir tutumdur.

Çözüm din ilimleri ile fen ilimlerinin beraber okutulduğu bir eğitim sistemidir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam.
(2) bk. Münazarat, Sualler ve Cevaplar.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...