"Biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehalet edecekler."

Müslümanlar, İslam'ın ulvî hakikatlerini güzel yaşayıp hayatlarına mal etse, fiil ve davranışlarıyla da tam temsil edebilselerdi, sair dinlere tabi olan insanlar dalga dalga İslam'a dehalet edeceklerdir.

Ancak ne yazık ki, son bir iki asırdır, Müslümanlar İslam'ın güzelliğini temsil edemediler ve hatta su-i misal oldular. Bunun neticesinde de diğer dinlerin tabileri İslam dininden soğudular.

Müslüman'ın her davranışı İslam olarak kabul edildiği için, "İşte İslam budur!.." deniliyor. Güzel temsil edilmişse müşteri oluyor, aksi takdirde düşman kesiliyor.

Ne yazık ki, bu din-i mübinin nezahet ve ulviyetine, bazı çorak dimağların, batıl fikirlerin ve İslam’a muhalif bid’atlerin sayesinde gölge düşürülmektedir. Din-i İslam akıl üzerine müesses olduğundan onun ulvî hakikatlerine uymayan, akıl ve mantığın kabul etmediği safsatalar ve bid’atler onu kıymetten düşürüp lekedar edemezler. Zira akla son derece paye-i hâkimiyet veren ve onu en büyük bir rehber ittihaz eden bir din-i mübin, bu tür safsataları asla kabul etmez.

Müslümanların bugün düşmüş oldukları bu perişan vaziyeti İslam dinine bağlamak büyük bir hatadır. Bunun mes’ulü, İslam dininin ulvi hakikatlerini hayatlarına tatbik etmeyen ve onun güzelliklerinden istifade edemeyenlerdir.

Üstad Bediüzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:

“İslâmiyet’in mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve su-i fehim ve su-i edeble İslâmiyet’in hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik. Tâ, o da bizden nefret ederek evham ve hayalâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi.

Hem de hakkı var. Zira biz İsrailiyâtı usulüne ve hikâyâtı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te’dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak, yine onun merhametidir. Öyleyse, ey ihvan-ı müslimîn! Geliniz, ona tarziye vereceğiz. Elbirliğiyle dest-i sadakati uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablü'l-metinine sarılacağız. ” (Muhâkemat)

Eğer biz Müslümanlar, tedenni ve sefaletten kurtulup teali ve terakki etmek, mazideki o ihtişamlı günlere tekrar geri dönmek, hurafattan hakikate, cehalet karanlığından nur-u marifete, ataletten say ve gayrete çıkmak ve cihanda aziz olmak istiyorsak, Kur’an-ı Kerim’i rehber, İslam dinini de hayatımıza hâkim kılmamız lazımdır.

“Ey Âlem-i İslâm! Uyan, Kur’an’a sarıl; İslâmiyet’e maddî ve manevî bütün varlığınla müteveccih ol!” (Tarihçe-i Hayat)

“Ve Ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde nâşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'an’a yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalâa etmeye çalış. Lisanın, Kur'anın Âyetlerini âleme duyururken, hal ve etvar ve ahlâkın da onun mânasını neşretsin; lisan-ı hâlin ile de Kur'anı oku. O zaman sen, dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun!

Ey asırlardan beri Kur'anın bayrakdarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâd ve torunları! Uyanınız! Âlem-i İslâmın fecr-i sâdıkında gaflette bulunmak, kat'iyyen akıl kârı değil! Yine Âlem-i İslâmın intibahında rehber olmak, arkadaş, kardeş olmak için Kur’anın ve imanın nuriyle münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakikî medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyeye sarılmak ve onu, hal ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır.” (Tarihçe-i Hayat)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 9.344
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Bnmöç

insanlar fevc fevc islama girmiyor, İslamın öngördüğü hayat da yaşanmıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz. Bununla ilgili onun eserlerini daha çok okumak dışında bir çözüm öneriniz var mı

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Üstad Hazretlerinin "fevc fevc" (akın akın) tabirini kullanması, İslam'a girişin ve Müslümanların sayısının artışının, İslamiyet'e lâyık doğruluk ve istikamet gösterilmesi şartına bağlı olduğunu vurgular. Yani sadece tebliğ ve davet yeterli değildir; İslam'ın temsilcilerinin bizzat kendi hayatlarında İslam'ın güzelliklerini, ahlakını ve adaletini sergilemeleri gerekir. Yani tebliğden ziyade temsiliyeti göstermek gerekir.

İslam dünyasının kendi içinde yaşadığı siyasi, mezhepsel ve fikri ayrılıklar tesiri azaltıyor. Üstad Hazretleri, ittifakta kuvvet, ittihadda hayat olduğunu belirtir. Bu birlik ruhu olmadan İslam dünyasının maddi ve manevi olarak yükselişe geçemeyeceğini, dış düşmanlara karşı da güçsüz kalacağını savunur.

Her bir Müslüman'ın, İslam'ın ahlakını ve adaletini kendi hayatında en iyi şekilde temsil etmesi gerekir. Bu, sadece ibadetlerden ibaret olmayıp, dürüstlük, merhamet, adalet gibi evrensel değerleri pratikte göstermeyi içerir. Başka bir deyişle, İslam'ın doğru bir şekilde anlatılmasından önce doğru bir şekilde yaşanması gerekir.

Üstad Hazretleri, eski medrese eğitim sistemini eleştirerek, "vicdanın nuru ulûm-u diniye, aklın nuru fünun-u medeniye" diyerek fen bilimleriyle din ilimlerinin bir arada okutulduğu yeni bir eğitim modelini savunmuştur. Bu, Batı'nın ilim ve teknolojisini alıp, İslam ahlakıyla harmanlayarak, hem dünyaya hem de ahirete faydalı bireyler yetiştirmeyi hedefler.

Sonuç olarak, Üstad Hazretlerinin mücadelesi ve eserleri, İslam'ın hakikatlerini savunarak imanları kurtarmayı hedeflemiştir. Ancak, onun da işaret ettiği gibi, eserlerin yayılması tek başına yeterli değildir. İnsanların İslam'a akın akın girmesi için İslam'ın temsilcilerinin de bu davanın gerektirdiği ahlakı, birliği ve ilmi ilerlemeyi göstermesi şarttır. Bu şartlar yerine getirilmediğinde, eserler ne kadar yaygınlaşırsa yayılsın, beklenen toplumsal dönüşüm tam olarak gerçekleşmeyebilir.

Ayrıca tahrip kolay tamir çok zordur bin ustanın yüz günde yaptığı binayı bir bir serseri bir dakika içinde tahrip edebilir. Risale-i Nur tahkiki iman dersleri ile insanlığı tamir ve tadil etmeye çalışıyor karşısında ki şer odakları ise tahrip ediyor dolayısı ile Risale-i Nurun şer odakları karşısında zayıf ve yetersiz görünmesi onun kuvvetsiz ve hakikatsiz olmasından değil şerrin tahripkar karakterinden dolayıdır. Şayet maddi kuvvetler eşit olsa Risale-i Nurun harika gücü daha parlak bir şekilde tezahür edecekti.

Bir kişinin inancını sarsmak, şüpheler uyandırmak veya ahlaki değerleri bozmak çok kolay ve hızlı olabilir. Şer odaklarının yaydığı fikirler, şüphe tohumları veya ahlaki yozlaşma, kısa sürede geniş kitleleri etkileyebilir. Bu, "nefsin hoşuna giden" ve "kolaycılığa sevk eden" düşüncelerin çekiciliğinden kaynaklanır.

Ama bir kişinin imanını yeniden tahkik etmesi, yanlış fikirlerden arınması, ahlakını düzeltmesi ve manevi hayatını inşa etmesi için uzun bir süreç, sabır ve emek gerektirir. Risale-i Nur'un "tahkiki iman" dersleri, bu zorlu tamir sürecini üstlenir. Bu, anlık bir etkiyle değil, akıl ve kalbi ikna ederek, sağlam temeller üzerine bir inanç inşa etmeyi hedefler.

Şer odakları, medya, propaganda, siyasi güç ve kültürel akımlar gibi maddi ve manevi birçok aracı kullanarak tahrip faaliyetlerini sürdürürken, Risale-i Nur sadece "temsilcilerinin" şahsında ve okuyucularının gönlünde yer bulur. Eğer tahrip edici güçlerin bu araçları ve imkanları olmasaydı, yani mücadele eşit şartlarda yapılsaydı, iman hakikatlerinin aydınlatıcı ve ikna edici gücü, tahribatın karanlığını çok daha kolay bir şekilde dağıtabilirdi.

Sonuç olarak, Risale-i Nur'un mücadelesi, bir binayı yıkmak kadar kolay olmayan, sabır ve sebat gerektiren bir manevi inşa ve tamir faaliyeti olarak görülmelidir. Eserlerin anlattığı hakikatler, anlık bir devrimden ziyade, zamanla, yavaş yavaş ve derinden bir dönüşüm sağlamayı hedefler. Bu da, tahripkâr güçlerin hızlı etkisine karşı neden bazen yavaş ve yetersiz göründüğünü açıklar.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...