"Bu acib asırda mübareze-i küfür ve iman en son nokta-i istinada sirayet ederek ona dayandırıyor." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Risale-i Nur'un mümtaz bir hâsiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktasını kuvvetli ve kat'î beyan olduğundan, bu hâsiyet Âyetü'l-Kübrâ risalesinde fevkalâde parlak görünüyor. Ve bu acip asırda, mübareze-i küfür ve iman en son nokta-i istinada sirayet ederek ona dayandırıyor. Mesela, nasıl ki gayet büyük bir meydan muharebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sahrada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı, en büyük ordusunun cihazat-ı muharribesini kendi taburunun imdat ve kuvve-i mâneviyesini fevkalâde takviye için her vasıtayı istimal ederek ehl-i iman taburunun kuvve-i mâneviyesini bozmak ve efradının tesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinadgâhını kendine temayül ettirerek ihtiyat kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun her bir neferine karşı, cemiyet ve komitecilik ruhuyla mütesanid bir cemaat gönderir. Bütün bütün kuvve-i mâneviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda, Hızır gibi biri çıkar, o tabura der: 'Meyus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlûp edilmez muhteşem orduların ve tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Senin şimdilik mağlûbiyetinin bir sebebi, bir cemaate ve bir şahs-ı mâneviyeye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, her bir neferin, istinad noktaları olan dairelerinden mânen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i mâneviyeyle bir şahs-ı mânevi ve bir cemiyet hükmüne geçsin.' dedi ve tam kanaat verdi."(1)
Küfür, bu zamanda ehl-i imana cemaat ve cemiyet şeklinde hücum ediyor. Âdeta bir tek mü’mine karşı büyük bir küfür ordusu, cemiyet ve cemaat manası ile karşısına dikiliyor. Hal böyle olunca, bir mü’minin böyle dehşetli bir cemiyete, tek başına karşı koyması hem maddî hem de manevî olarak mümkün değildir.
Ama Allah kerem ve şefkatinden böyle dehşetli düşmanlara küllî mukabele edecek manevî eserleri, yani Risale-i Nurları ve hususan da Âyetü’l-Kübrâ gibi bütün kâinatı arkasına almış ve her mevcudu tevhid namına konuşturup mü’minin eline en kuvvetli bir silah olarak veriyor ki, o küfür ordusuna mukavemet etsin.
Âyetü’l-Kübrâ Risalesi muhteva olarak tahkikî imanı, bütün kâinatı delil göstererek ispat eden ve küfrün bütün şubelerini çürüten bir eser olmasından dolayı, onu elde eden bir mü’min manevî ve fikrî bakımdan kâinat ordusunu arkasına almış gibi kuvvet kazanıyor. Bir cihetle, bir Nur talebesi bir tek iken, bir ordu gibi ehemmiyet kazanıyor. En son ve en mükemmel bir istinad noktasını elde ediyor.
Mü’min, arkasına kâinat kuvvetinde böyle bir orduyu almakla, yani Risale-i Nurlara istinad etmekle, manevî açıdan yenilmeyeceğini gösteriyor. Mü’min yenilse, maddî ve sureten yenilir. Yoksa mü’min fikir ve iman noktasından değil, bir küfür ordusu, yüz bin küfür ordusu gelse yine de mağlup düşmez. İşte mü’mine bu sarsılmaz imanı ve cemaatin küllî kuvvetini bahşeden şey, Risale-i Nurlar ve eczalarıdır.
Hulasa; ister iman cephesi olsun, ister küfür cephesi olsun, her iki cephe de en son ve en tesirli silahlarla birbirlerine hücum ediyorlar. Küfrün son silahı ve istinad noktası materyalizm felsefesi iken, imanın en son silahı ve en mükemmel istinatgâhı Kur’an’ın hakikî ve manevî bir tefsiri olan Risale-i Nur'da izahını bulan hakikatlerdir.
(1) bk. Kastamonu Lâhikası, (34. Mektup).
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü