"Kuvve-i Akliye, Gadabiye ve Şeheviye" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“İşte, o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, asnamlar ve âlihelerdir.”(1)

İnsan ruhuna konulmuş üç temel kuvve vardır: Kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyye.

Birincisi menfaatleri celb etme, ikincisi zararları def etme kuvvesidir. Bu kuvvelerin hikmet ve adalet üzere kullanılmasını ise kuvve-i akliye temin eder.

Servet ve makam sahibi olmak, başkalarına üstün gelmek, onlara hükmetmek de kuvve-i şeheviye ile ilgilidir. Bu kuvvenin ölçüsüz kullanılmasından tahakkümler ve zulümler meydana gelir. Zalim hükümdarlar ahaliye o derece zulmeder ve onları o kadar aşağılarlar ki, kendilerine kayıtsız ve şartsız itaat ettirirler ve sanki bir ilah gibi onları sevk ve idare etme yolunu tutarlar. Böylece kendilerini putlaştırmış olurlar. İşte asnam, yani sanemler (putlar) ifadesi bu zulümlere bakar. O da şehvet kuvvesinin ölçüsüz ve adaletsiz kullanılmasına dayanır.

Bugünün kısır ve hayvanî şehvet anlayışıyla, kadın aslî mahiyetinden çok uzak bir sahaya itilmiştir. Hâlbuki kadın ve erkek aynı maksat için bu dünyaya gönderilmişlerdir. Bu maksat, Allah’ı tanımaları ve O’na ibadet ederek ebedî saadete vasıl olmalarıdır. Ayrı birer cins olarak yaratılmaları insan neslinin devamı içindir. Ne kadının dünyaya gönderilmesinin gayesi erkeği memnun etmek, ne de erkeğinki kadını memnun etmektir. Mesut bir aile hayatı içerisinde her ikisi de “cennete layık bir kıymet” alırlar. Çocuklarına yaptıkları bütün hizmetler, her ikisi için de sadaka hükmüne geçer. Onlara Kur’anî bir terbiye vermekle bütün peygamberlerin ortak vazifesi olan “hakkı tebliğ” şerefine onlar da küçük bir dairede iştirak etmiş olurlar. Bunun yanı sıra, yetiştirdikleri hayırlı çocuklarının bütün sevaplarına ortak olmakla ahiretlerine ayrı bir sermaye tedarik ederler.

Dünya hayatından daha çok faydalanmak, her türlü zevkinden olasıya istifade etmek, makam, şöhret ve servet noktasında bütün isteklerini yerine getirmek isteyen insan nefsi, bütün bunları kuvve-i şeheviyesini yanlış kullanmakla gerçekleştirir. Bu noktada şehvet duygusu kötülüğü emreden nefis ile el ele verdiklerinde her türlü günaha, isyana ve zulme seve seve girilir. Bu ise kişinin şu kısa dünya hayatını biraz zevkli ve neşeli geçirmesine karşılık, ebedî saadetini mahveder ve onu cehennem azabına maruz bırakır.

Nefis ve şeytan bu noktada kuvve-i gadabiyeyi de istimal ederler. Ancak bu istimal birinciye nazaran çok cüz’i ve sınırlı kalır. Kuvve-i şeheviyenin zararları sınır tanımaz. Kumar, hırsızlık, ihtikâr ve faiz ile haksız kazanç sağlamaktan, rüşvet ile haksız yere makam sahibi olmaya, sefahat ile nice isyanlar sergilemeye kadar uzanan bu sonsuz yıkım faaliyetleri yanında kuvve-i gadabiye ile yapılan haksızlıklar ve işlenen günahlar çok cüzi kalır.

Allah Resulü (asm), “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.”(2) buyururlar. Bu sevgi, kuvve-i şeheviyeden geldiğine göre, bütün hatalar bu kuvvenin yanlış kullanılmasından doğuyor demektir.

Burada şu hususun altını önemle çizmek gerekiyor:

Üstat Bediüzzaman Hazretleri dünya sevgisini üç yönüyle ele alır. Birisi esmâ-i İlâhiyeye ayine olma cihetiyle dünyayı sevme. İkincisi, ahirete tarla olma yönüyle sevme. Üçüncüsü ise ehl-i hevesatın oyun ve eğlence yeri olmaları dolayısıyla sevme.

İşte hadis-i şerifte “hataların başı” olarak haber verilen sevgi, şehvet kuvvesinin yanlış kullanılmasından doğan bu üçüncü sevgidir.

“Bir adamın kuvve-i gadabiyesi olan dafiası ve kuvve-i şeheviye olan cazibesi olmazsa ölmüş olmuş olur ve hayy iken meyyittir.” Münazarat

Hayatımızın her safhasında işlerimizi iki esastan birine oturturuz. Ya bir menfaat elde etmek için çalışırız yahut muhtemel bir zarardan korunmak için tedbirler alırız. Zarar etmemek için her türlü tedbiri alan bir tüccar, bunun yanında kâr etmenin de bütün yollarını ölçüp tartar ve ticaretini bu iki esas üzere yürütür.

İşte, insanın fayda sağlama, lezzet alma, zevk etme, makam sahibi olma gibi hedeflerinin tümü “kuvve-i şeheviye” denilen bir cazibe merkezine takılıdır. Zarardan korunma, elem ve kederden uzak durma, malını, makamını ve rütbesini koruma gibi unsurlar da kuvve-i gadabiyenin dallarıdır.

İnsanın şehvet kuvveti, “her türlü meşru hedefe ulaşmak ve dünya nimetlerinden, helal dairesinde, azamî ölçüde faydalanmak” şeklinde anlaşılmalıdır. Dünyada hiçbir gayesi olmayan, hiçbir şeye karşı içinde bir istek, merak ve iştiyak duymayan insan, Üstadın ifadesiyle “Hayy iken meyyittir.” Yani, görünürde diri olduğu halde, hükmen ölüdür.

Öte yandan, zarar verici şeylere karşı çıkmayan, öfkelenmeyen ve onlarla mücadele ihtiyacı duymayan insan da, yine “Hayy iken meyyittir.”

Bu ikincisi, birinciden çok daha tehlikelidir. Birincide menfaati kaçırmak, ikincisinde ise zarara düşmek ve sonunda iflas etmek tehlikesi söz konusudur.

İnsana verilen maddî ve manevî cihazların her birinin kâr ve zarar sahaları vardır.

Kalbin iştiyakı inanmak ve yaratanı sevmektir; düşmanı ise küfürdür, şirktir.

Aklın hedefi ilim tahsil etmek, marifet sahasında ilerlemektir; düşmanı ise cehalettir, yanlış düşüncelerdir.

Bu dünya hayatı, insandaki bu iki temel kuvvenin doğru ve yanlış kullanımlarıyla adeta kaynaşmaktadır.

Bu önemli sermayeyi yerinde kullananlar, iman ve fazilete talip olur, cennete iştiyak duyarlar.

Karşı cephede ise, küfür vardır, ahlâk çöküntüsü vardır; bilerek veya bilmeyerek cehenneme doğru yol alma vardır.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.
(2) bk. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1099; Süyûtî, ed-Dürerü’l-Müntesire, 97; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, III, 368, no: 3662.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...