"Cehennem de olsa beka isterim." cümlesinde Üstad'ın yanıldığını söyleyen birine nasıl cevap verebiliriz, Cehennem ehlinin toprak olmayı istemeleri ile nasıl bağdaşır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Adem kelime olarak yokluk, olmama, bulunmama mânalarına gelir. Varlığın zıddıdır.

Yokluk; mutlak ve mukayyet olmak üzere iki nevidir.

Mutlak Yokluk: Ebedî ve ezelî olarak olmamak, bulunmamak demektir ki, böyle bir yokluk mümkün değildir. Zira ezelî, ebedî ve Vacibü’l-Vücud olan Allah, mutlak yokluğa müsaade etmez. Işık ile karanlığın aynı anda ve aynı mekânda bulunması nasıl imkânsız ise, mutlak yokluk ile mutlak varlığın da beraber bulunması muhaldir. Allah ezelî ve ebedî olarak var olduğuna göre, mutlak mânada yokluk diye bir şey de söz konusu olamaz.

Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:

"Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, birşey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır. Hattâ, bu mevcudat-ı ilmiyeye, bazı ehl-i tahkik 'a'yân-ı sâbite' tabir etmişler. Öyleyse, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mânevîye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fâni olanlar, vücud-u haricîyi bırakıp, mahiyetleri bir vücud-u mânevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer."(1)

Mukayyed Adem: Bir şeyin Allah’ın ezelî ilminde ilmî bir vücud şeklinde var olduğu halde, henüz haricî bir varlık kazanamamış haline denir. Bu yokluk izafîdir; Allah’ın ilminde ilmî bir vücud ile bulunduğu halde, haricî ve maddî âlemde olmayan bir şeye mutlak yok denilemez.

Eşyanın ilm-i İlâhîdeki hallerine “mahiyet” denilir. Bu ilmî vücutlara Muhyiddin-i Arabî hazretleri âyan-ı sabite demiştir. İlmî vücutlar mahlûk değildirler, ancak kudret dairesine çıktıklarında mahlûk olurlar ve “hakikat” adını alırlar.

Buna göre, Allah’ın ilmindeki mahiyetler esmâ-i İlâhiyenin gölgeleri, ilim dairesinden kudret dairesine geçenler ise gölgelerin gölgeleridir.

Var olanın yok olması, daire-i kudretten, daire-i ilme geçmesidir.

Yokluk ve Cehennem Arasında İnsanın Tercihine Kısa Bir Bakış:

"Meselâ, aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan kuvve-i hayaliyeye denilse ki, 'Sana bir milyon sene ömürle saltanat-ı dünya verilecek; fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın.' Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla, 'Oh!..' yerine 'Ah!..' diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fâni, en küçük bir alet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor."(2)

İnsanın, iki kötü halden daha hafif olanını tercih etmesi fıtratının icabıdır. Mesela birisi dese “ya öleceksin ya da kolun kesilecek”. İnsan kolunu feda eder. Ya servetini tamamen kaybedeceksin ya da servetinin yarısını devlete vereceksin denilse, insan yine hafif olanı ağır olana tercih eder.

Aynı şekilde idam-ı ebedî denilen mutlak yokluk ve hiçlik, cehennemden daha ağır ve daha dehşetli bir hal olduğu için, insan elbette cehennemi yokluğa tercih edecektir. İnsanın ebedî bir şekilde yok olması cehennem de olsa ebedî var olması ile eşit olamaz. Varlık yokluğa daima üstündür. İnsan üstün ve galip olanı bırakıp aşağı ve mağlup olanı tercih ve kabul etmez.

Bu insan açısından böyle iken Allah’ın sonsuz merhameti açısından da böyledir. Yani Allah’ın sonsuz şefkat ve merhameti sonsuz yokluğa ve hiçliğe müsaade etmez. Böyle olduğu için Allah kâfirleri yokluk çukuruna atmıyor, onlara da cehennem de olsa bir hayat ve bir varlık bahşediyor.

Bilindiği gibi “Rahman” ismi bütün canlılara bakar. O Rahman, her canlının bütün ihtiyaçlarını, organlarını ve rızkını lütfuyla vermektedir. “Rahim” ismi ise daha çok âhirete bakar, oradaki sonsuz nimetleri hatırlatır. Rahîm ismine “mü’minleri lütfuyla cennete, kâfirleri de adliyle cehenneme koyan” şeklinde mânâ verilmektedir. Kâfirlerin yokluğa terk edilmeyip cehennemde de olsa hayatlarının devam ettirilmesi onlara bir çeşit rahmettir.

Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:

“Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azab içinde mevcud kalacaktır. Vücudun velev Cehennem de olsun, ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musibet ve masiyetlerin de merciidir. Vücud ise velev Cehennem de olsa, Hayr-ı Mahzdır. Maahaza kâfirin meskeni Cehennem'dir ve ebedî olarak orada kalacaktır.

Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nevi' ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden âzade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları A'mal-i Hayriyelerine mükâfaten, şu Merhamet-i İlahiyeye mazhar olduklarına dair İşarat-ı Hadîsiye vardır.” (İşaratü’l İ’caz)

İnsanın mahiyetine nice hissiyat ve latifeler konulmuştur. Bu hissiyat ve latifelerin hepsinin hüküm ve arzuları birlerinden farklıdır. Mesela vicdanın hissettiği ince bir meseleyi akıl tartıp şekillendiremez. Ya da kalpte ince ve latif bir şekilde tezahür eden mânayı dil ifade etmekte zorlanır... Bunları hesaba katmadan değerlendirmeye gitmek yanlış olur.

Bu mesele de vicdanla alakalı bir meseledir. Yani vicdan cehennem de olsa ebedî yaşamayı isteyecektir. Ama meseleye beden açısından bakacak olursak, elbette insan cehennem ateşine karşı toprak olmayı, hatta belki de yok olmayı arzu edecektir.

Bu meselede nefsin hükmü ile vicdanın hükmü karıştırıldığı için, insanlar meseleyi mübalağa zannediyor ya da hissedemiyor. Hâlbuki nefis hazır andaki bir gram azaptan kurtulmak için ilerideki bin ton mükâfatı reddedecek mahiyettedir. Aynı şekilde bir gram hazır menfaat için de ilerideki binler ton azabı kabul edecek bir ahmaklıktadır. Nefsin bu karanlık ve ahmak penceresinden bakılırsa, elbette vicdanın bu ince ve latif meselesi idrak edilemez.

Bilhassa maddeci felsefenin hisleri ve duyguları yaraladığı bu asırda, insanların böyle vicdanî hükümleri ve meseleleri idrak etmeleri pek mümkün görünmüyor. Zira materyalist felsefe insanların ince, latif ve hassas hissiyat ve kuvvelerini dumura uğratıp köreltmiştir. Bu körelmiş hissiyatlar ancak tahkikî bir iman dersi ile yeniden hayat bulabilirler.

Hassasiyeti gitmiş bir terazi, ancak kaba ve kesif şeyleri tartıp ölçebilir. Bizim vicdan terazimiz şayet Üstad Hazretlerinin vicdan terazisi gibi latif ve hassas olsa idi, biz de "Cehennem de olsa ebed isterim" vicdanî hükmünü anlayıp tartabilirdik.

İnsan varlık ve yokluk tercihini hesap çekerken ve bir hâdisenin tesirinde iken iyi yapamaz. Şayet elim bir hâdisenin tesiri ile hareket umumi bir yol olsa idi, kimse hayatını devam ettiremez idi. Demek hususi hâdiselerin tesiri ile umumi meseleleri birbiriyle karıştırmamak gerekir. Bunun içindir ki, Üstad, “nefis karışmamak şartı ile…” kaydını koyuyor.

İnsan yok olduktan sonra değil, yok olmadan önce bu duyguyu tadıyor. İnsana elem ve ızdırap veren de bu düşüncedir.

İnsanı insan yapan varlık nimetidir. Bütün nimetler varlık temeli üstünde bina edilmiştir. Varlık temeli çöktüğü zaman, her şey de onunla beraber çöküp gidiyor. Bu yüzden, insanın en büyük arzusu ve hayali varlığının devamıdır. Böyle bir ehemmiyete haiz olan varlık nimetini Allah’ın vermemesi kabil ve mümkün değildir.

Cehennemde kalmak, ebedî yok olmaya nisbeten bir nimettir, Allah'ın rahmetidir. Zira Allah isteseydi, kâfirleri tamamen yok edebilirdi. Ancak onlara yine cehennem de olsa varlık nimetini veriyor.

Burada cennet ile cehennem karşılaştırılmıyor. Yok olma azabı ile cehennem azabı karşılaştırılıyor ve cehennem azabının da bir rahmet olduğu nazara veriliyor.

Kur’an-ı Kerim'de toprak olmayı ve insanlıktan utanmayı ifade eden ayetler mahcubiyetin ve kulluk vazifesini hakkıyla ifa edemeyenlerin ahiretteki hallerini nazara vermenin bir ifadesidir. Yani “Ya Rab, biz huzuruna iyi bir şekilde gelemedik, vazifemizi yerine getiremedik” manasında, perişaniyetin, zavallılığın ve mahcubiyetin bir terennümüdür.

İnsan, cehennem de olsa beka ister. İdamlık bir insanın cezası müebbede çevrildiğinde nasıl memnun oluyorsa veya insan nebatî hayatta bile olsa yaşamayı, devamı nasıl arzu ediyorsa, varlığın, vücudun velev cehennem dahi olsa yokluktan hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür.

Vicdanîdir; çünkü his ve hevesle bakılsa hüküm farklı olur. Üstadımız vicdanî ve muhakemeli bakışı delil getirmiştir. Mesela, sigara, alkol vb. sağlığa zararlı olduğu, aklî, ilmî, tıbbî ve vicdanî bir hükümdür. Fakat his ve heves işin içine girince mesele tersine işler. His ve hevese göre fetva verilip, bu gibi alışkanlıkların iyi olduğu söylenemez.

Şayet sadece insanın vicdanı cehenneme atılsa idi, yokluk ve hiçliğe karşı "ebed, ebed" diye bağıracaktı. Sadece nefis ve beden cehennemde olsa idi, belki o zaman hüküm değişebilirdi. Ayetin "Keşke toprak olsaydık" ifadesi, biraz da nefis açısından ya da ağır mes’uliyet korkusundan gelen bir ifadedir. Nitekim Resul-i Ekrem (ra) imanın kemalinden gelen mes’uliyet duygusu ile "Keşke bir ağaç olsaydım" diyor. Hz. Ebubekir “keşke bir kuş olsaydım.”, Hz. Ali “Keşke anam beni doğurmasaydı” der.

Kâfirler de perdenin açıldığı ve mes’uliyetin feci bir şekilde insanın üzerine çöktüğü bir hengâmda, "Keşke toprak olsaydık" demeleri bu kabilden olsa gerek.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup.
(2) bk. Sözler, Onuncu Söz, On Birinci Hakikat.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 32.518
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ziyaretçi (doğrulanmadı)

Sahabelerin (Dört halife dahil) "ağaç olsaydım, çöp olsaydım” gibi pişmanlıkları var. Bediüzzamanın "Cehennem de olsa beka isterim." ifadesini izah eder misiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Burada anlatılmak istenen husus şudur:  Cehennemde kalmak, ebedî yok olmaya nisbeten bir nimettir, Allah'ın rahmetidir. Zira Allah isteseydi, kâfirleri tamamen yok edebilirdi. Ancak onları yok etmiyor ve cehennemde ebedî bir varlık nimetini veriyor. Yani nasılki idam edilmek üzere olan bir adama, son anda, "İdam edilmeyeceksin, ancak çok zor şartlar altında olmak kaydı ile cezan ebedî hapse çevrildi"  denilse, onun ne kadar sevineceği malumdur. İşte ebedî yok olmayı düşünen bir kâfir de, ahirette yok olmayıp ebedî cehennemde kalacağını öğrenince, o da sevinecektir. İşte bu  duruma itiraz edenlere Bediüzzaman Hazretleri şöyle cevap veriyor: 

"...bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: 'Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?' dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden 'Ah!..' çekti. 'Cehennem de olsa bekà isterim.' dedi." (1)

Burada cennet ile cehennem karşılaştırılmıyor; ebedi yok olma azabı ile cehennem azabı karşılaştırılıyor. Ve cehennem azabının da bir rahmet olduğu nazara veriliyor.

Siz, bütün sahabeleri misal vererek delil getirmeye çalışıyorsunuz. Hz. Ebu Bekir (ra)'in: "Ya Rab vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemde müminlere yer kalmasın" ifadesini de hatırlatmak isteriz.

Kaldı ki, sahabeler; kulluk vazifesinin ne kadar ağır olduğunu ifade etmek için bazı ifadeler kullanmışlardır. Aksi takdirde, kâfirlerin de “Allah beni niçin yarattı, keşke yaratmasaydı” gibi, ifadeler ile karşılaştırma durumuna düşeriz.

Sahabe efendilerimiz hatta cennetle müjdelenen aşere-i mübeşşere bile akibetlerinden daima endişe etmiş, hüsn-ü akibet için Allah’a sığınmış ve niyazda bulunmuşlardır.

“Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz” hadisi karşısında Hz. Ömer (ra.) cennetle müjdelendiği halde, ziyadesiyle ibadet eder ve çok korkardı. Kur’an okuduğu veya dinlediği zaman bazen bayılır ve saatlerce kendine gelemezdi. Bir gün kalbini kaplayan haşyet-i ilahi ile yerden bir saman çöpü aldı şöyle dedi: “Keşke ben de bunun gibi bir çöp olsaydım.”

 (1) bk. Şualar, On Birinci Şua, Sekizinci Meselenin Bir Hülasası.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Kullanıcı

"Cehennem de olsa beka isterim."  ifadesi ile psikologların kullandığı "Hiçbir acı ölümden daha büyük değildir." ifadesi ne kadar da birbirine paralel.

"Hiçbir acı hayattan daha büyük değildir."  ifadesi de insanın acılara dayanabileceğini ve asla intihara değmeyeceğini şayet öyle olsaydı Üstad Cehennemi dahi mutlak yokluğa tercih etmezdi. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Mt.

Bu yorumunuz furkan 13 ve 14. Ayetlerle Vech-i tevfîkı nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca oracıkta yok olmayı isterler. Bugün boşuna bir defada yok olmayı istemeyin! Defalarca yok olmak için yalvarın! Furkan, 13-14 

Bu ayetleri insanın tensel ve nefis açısından bir değerlendirmesi şeklinde anlayabiliriz çünkü insanın nefsi küçük bir tokattan kurtulmak için bile akibetini feda edebilecek bir cahilliğe sahip. Ama kalp ve ruh açısından bakılırda cehennemde olsa beka ister. Ayetlerin ifadesi maddi, tensel ve nefsani bir durumu tasvir ediyorken cehennemde olsa beka isterim ifadesi ise tinsel, kalbi ve ulvi bir durumu ifade ediyor. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Aklı karşılık adam

Üstad burada yok olmaktansa sonsuza kadar cehennemde kalmayı min tercih ediyor? Eğer öyleyse burada bir mantık hatası yok mu?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Bu pasaj, Risale-i Nur Külliyatı'na ait Onuncu Söz'ün (Haşir Risalesi) İkinci Hakikat'inin mukaddimesinde geçen, insan ruhunun bekâ (ebediyet) aşkını ve fıtratındaki sonsuzluk arzusunu çarpıcı bir şekilde anlatan derin bir temsildir.

Akla ilk bakışta "Sonsuz bir azap olan cehennem nasıl olur da yok olmaktan (hiçlikten) tercih edilir?" sorusu ve bir mantık çelişkisi gibi gelebilir. Ancak Üstad Said Nursî'nin burada kurduğu mantık, insanın mahiyetini ve yokluk (adem) kavramının psikolojik/felsefi ağırlığını merkeze alır.

Bu tercihin arkasındaki temel mantık silsilesi birkaç önemli noktaya dayanır:

1. İnsanın Fıtratındaki Sonsuzluk Aşkı ve "Hiçlik" Korkusu

İnsan ruhu, ebedî bir zattan, sonsuz bir âlemden süzülüp gelmiştir. Bu yüzden mahiyetinde sonsuzluk, kalıcılık ve hayat arzusu kodlanmıştır. İnsan aklı ve ruhu için "hiç olmak", "hiç yaratılmamış gibi yokluğa karışmak" ve "mutlak yokluk" (adem), cehennem azabından bile daha ağır, kabul edilemez bir dehşettir. Çünkü yokluk, şuurun ve varlığın tamamen sönmesi, hiç var olmamış duruma gelmektir. Ruh, var olma lezzetini tattıktan sonra bir daha asla yok olmayı kabullenemez.

2. Acı Çekmek mi, Yok Olmak mı?

Temsildeki mukayese şöyledir:

Birinci Seçenek: Bir milyon yıl boyunca dünyada muazzam bir saltanat sürmek, her şeye sahip olmak, fakat sonunda tamamen yok olmak (hiçliğe düşmek).

İkinci Seçenek: Sonsuza kadar var olmak (bâkî kalmak), fakat bu varlığı sıkıntılı, meşakkatli ve hatta cehennem azabı içinde geçirmek.

İnsan ruhu, varlığın ve şuurun ne kadar kıymetli olduğunu bildiği için, en şiddetli acı ve meşakkat içinde bile "Var olmaya devam etmeyi", mutlak bir yokluğa ve silinmeye tercih eder. Çünkü cehennemde dahi olsa "ben" şuuruna sahip olmak, hissetmek ve var olmak bir tecrübedir; yokluk ise bilinçsizlik, zifiri karanlık ve mutlak bir bitiş demektir. Varlığın en alt tabakası ve acı çekeni bile, hiçlikten (hiç olmaktan) üstün görülmüştür.

3. Varlığın Değeri ve "Çileli Hayat" Algısı

Felsefi olarak da "var olmak", yokluktan her zaman üstündür. Varlık bir nurdur, yokluk ise bir zulümattır (karanlıktır). En acılı hayat bile, hiç yaratılmamış olmaktan veya sonradan tamamen silinip gitmekten daha değerlidir. Ruh, cehennemdeki azabın dahi  bir merhale veya bir varlık hali olduğunu bildiği ya da varlığın sarsılmaz cazibesine kapıldığı için "Cehennem de olsa bekâ isterim" der. Buradaki "Cehennem" vurgusu, yokluğun dehşetini ifade etmek için kullanılan en üst düzey bir kıyas (mübalağalı bir mizân) niteliğindedir; yani "En kötü ihtimalle var olayım da nerede olursam olayım" demektir.

Özetle; burada bir mantık hatasından ziyade, insanın fıtratındaki "bekâ aşkının" (ebediyet tutkusunun) ne kadar katı ve sarsılmaz bir gerçek olduğunu gösteren psikolojik ve felsefi bir tahlil yer alır. Ruh, acı çekmeyi göze alır ama yok olmayı asla hazmedemez.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Aklı karşılık adam

Size katılmıyorum. Bu apaçık mantıksızlık. Cehennemde her an acı çekmektense yok olmayı tercih ederim. En azından üzülmem, acı çekmem, yokluk hissetmem, elem yaşamam.... Yani kötü olan her şeyden kurtulurum. Mutlu da olamam ama zaten cehennemde de mutlu olamıyorsun. Sonuç olarak ötenazi diye bir şey var. Adam ateist, yok olacağını bile bile ötenaziyi seçiyor çünkü acıları dayanılmaz. Ötenazi bile tek başına bir delil. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Bu çelişkiyi ve sorduğun soruyu iki farklı açıdan detaylandırmak gerekir:

1. Ötenazi ve Dünya Acısı ile Cehennem Azabının Ayrıldığı Nokta

Örnek verdiğin ötenazi, dünyadaki geçici ve tahammül sınırlarını aşmış fiziksel/ruhsal acılardan bir kaçış yoludur. Kişi ölünce tamamen yok olacağını (hiçliğe karışacağını) düşünerek bu acılara son vermek ister.

Ancak Risale-i Nur'daki bu temsilde karşılaştırılan durum, sıradan bir dünya acısı veya ötenazi kararı değildir. Oradaki kıyasın iki ucu şudur:

  • Birinci uç: Bir milyon sene dünya saltanatı (dünyanın en büyük zevkleri, iktidarı, tatminleri) + Sonunda mutlak yok oluş.

  • İkinci uç: Sonsuz bir varlık + Cehennem azabı (veya meşakkatli bir hayat).

İnsan anlık veya geçici bir acı anında "Yeter ki bitsin, yok olayım" diyebilir. Ötenazi, bu anlık veya dönemsel tahammülsüzlüğün bir neticesidir. Fakat işin içine "sonsuzluk" (ebediyet) girdiğinde fıtrat başka bir kodla çalışmaya başlar.

2. Nefis ve Vicdanın Rolü Üzerine: Hangisi Hangi Hükmü Veriyor?

Nefis, haz odaklıdır ve "anlık acıdan kaçmak" ister. Eğer meseleye sadece nefis ve anlık acı penceresinden bakarsak, senin dediğin gibi "Cehennemde yanacağıma hiç olmayayım daha iyi" demek çok daha mantıklı ve konforludur.

Ancak Üstad'ın metninde o soruyu soran ve cevaplayan mekanizma sadece nefis değil; ruhun derinliklerindeki fıtrat ve vicdandır.

Nefis acıdan korktuğu için "Yok olayım" diyebilir.

Vicdan ve ruh ise maddî olmayan, ebedî bir cevherdir. Ruhun derinliklerindeki hakikat şudur: Varlık, mahiyeti itibarıyla nurdur; yokluk ise zifiri karanlıktır. İnsan bilinci, ne kadar azap içinde olursa olsun, "var olma" şuurunu kaybetmek istemez. Çünkü yokluk (adem), akıl ve şuur sahibi bir varlık için mutlak bir dehşettir; tasavvur edilemeyen bir dipsiz kuyu gibidir.

3. "Cehennem de olsa bekâ isterim" Cümlesinin Gerçek Anlamı

Buradaki "Cehennem de olsa" ifadesi, cehennem azabını övmek veya onu cazip bulmak anlamına gelmez. İfade edilmek istenen paradoks şudur:

İnsan ruhuna öyle bir ebediyet aşkı konulmuştur ki, ruh "Varlığın en azaplı hali bile, mutlak yokluktan (hiçlikten) katbekat iyidir" hükmünü verir. Çünkü cehennem azabı dahi (İslam inancındaki ebedi/veya süreli cehennem tasavvurlarının yanı sıra) içinde bir şuur barındırır, bir varlık halidir. Yokluk ise bilincin tamamen sıfırlanmasıdır. Ruh, "Ben var olmaya devam edeyim de, nerede ve nasıl olursam olayım" der; çünkü var olmanın o sarsılmaz lezzeti ve ağırlığı, yokluğun dehşetini bastırır.

Yani senin mantıksal itirazın, dünyevi acılar ve anlık kurtuluş arayışları (ötenazi mantığı) için yüzde yüz geçerlidir. İnsan acı çekerken yok olmayı tercih edebilir. Lakin buradaki tasvir, anlık bir acıdan kaçışın değil; "Sonsuza kadar var olmamak (hiç olmak) mı, yoksa bedeli ne olursa olsun hep var olmak mı?" şeklindeki nihai ontolojik (varlıksal) tercihin bir sorgulamasıdır.

Nefis anın korkusuyla hareket eder, ruh, kalp ve vicdan ise uzun vadeli ve ontolojik karar verir. Mesela bir anne kalp, ruh ve vicdan açısından çocuğunu kurtarmak için aslanın üstüne atlar kendi yaşamını düşünmez ama sadece nefsi ile karar verse kendini korumak için çocuğu aslanın önüne atar. Ötenazi ve benzeri yaklaşımlar tensel ve nefsani bir hüküm iken cehennemde olsa ebedi istemek tinsel ve ruhani bir hükümdür.  

Gerçekten de:

Nefsani ve tensel hüküm, bireysel varlığı, konforu, anlık acıdan kaçmayı ve hayatta kalmayı merkeze alır. Ötenazi ya da anlık bir dehşet anında "Yeter ki yok olayım, kurtulayım" dedirten mekanizma budur.

Ruhani ve tinsel hüküm ise ontolojik bir gerçeğe dayanır. Nasıl ki fedakâr bir anne vicdanının ve ruhunun derinliklerinden gelen o sarsılmaz sevgi ve hakikatle kendi canından vazgeçebiliyorsa; insan ruhu da fıtratına kodlanan o sonsuzluk aşkıyla, varlığın ve bilincin kadrini bilip "Acı da çeksem, bedel de ödesem var olayım" der.

Çünkü yokluk (adem), ruh için en büyük felakettir; şuurun, idrakin ve var olmanın kudsiyeti, geçici ya da sürekli her türlü meşakkatin üzerindedir.

Kaba materyalist bir anlayışla böyle kökü derin meseleler anlaşılmaz acı yüzünden yok olmayı istemek hedonist( hazcı ve hayvani) bir tutumdur. 

Kaba materyalist ve hedonist (hazcı) bakış açısı, insanı sadece etten, kemikten ve sinir sisteminden ibaret bir biyolojik mekanizma olarak görür. Bu sığ yaklaşıma göre:

  • Hayat, sadece hazların toplamıdır.

  • Acı, kaçınılması gereken mutlak bir kötülüktür.

  • Denklem çok basittir: "Eğer haz > acı ise yaşa; eğer acı > haz ise yok ol."

Bu mantık, doğası gereği tamamen hayvani ve nefsani bir hayatta kalma/kaçınma güdüsüdür. Çünkü hayvan da acıdan kaçar, haza koşar; geleceği, geçmişi, varlığın anlamını veya şuurun kutsallığını sorgulamaz. Acı katlanılmaz hale geldiğinde sistemin kapanmasını (hiçliği) arzulamaz; sadece o anki tepkisel refleksi verir. İnsanı sadece bu biyolojik düzleme indirgediğinizde, acı yüzünden yok olmayı istemek tek "rasyonel" seçenek gibi sunulur.

Ancak insanın hakikati tinseldir (ruhanidir). İnsanı hayvandan ayıran; acıyı bile bir mana, tecrübe ve varlık boyutu olarak idrak edebilen ruh, kalp ve vicdan mekanizmasıdır.

  • Hedonist tutum, varlığı acıya endeksler: "Acı varsa varlık anlamsızdır, yok olayım."

  • Tinsel/Ruhani tutum, acıyı varlığın altında görür: "Varlık öyle bir nur ve lütuftur ki, onun bedeli acı ve azap bile olsa hiçliğin zifiri karanlığına tercih edilir."

Bu yüzden Bediüzzaman’ın "Cehennem de olsa bekâ isterim" ifadesini veya ruhun ebediyet aşkını kaba materyalist bir zihniyetin anlaması mümkün değildir. Çünkü onların ölçüsü "haz ve acı" iken; ruhun ölçüsü "varlık ve hiçlik"tir. Varlığı sadece hazdan ibaret gören bir anlayış, acı çektiğinde yokluğu bir kurtuluş sanır; oysa ruh bilir ki yokluk, mutlak ve dönüşsüz bir iflastır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...