"Cüz-Küll" ile "Hayat" Münasebeti nasıldır?
Değerli Kardeşimiz;
“Hayat, cüz'î bir cüz'îyi, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüz'e sığıştırmaya sebeptir.”(1)
Cüz, "kısım, parça"; cüz’î ise “parçaya ait olan, biraz, pek az” gibi mânalara gelir.
Küll; “cüzlerden meydana gelen, tüm”; küllî ise, “cüz’ilerden meydana gelen, fazla” demektir.
Nur Külliyatı’nda bu kavramlar tevhidin ispatında kullanılır.
Cüz kimin mülkü ise küll de onun mülküdür. Meselâ, insanın bir parmağı cüz, bedeni ise külldür. Parmağı yapan kim ise bütün bedeni yapan da O’dur. Keza, güneş sistemi küll, her bir gezegen ise cüzdür.
Küllî ise cüz’i fertlerin tümüne denilir. Meselâ, insan nevî küllîdir, her bir insan ise o küllî mânayı taşıyan cüz’i birer ferttir. Nevin sahibi kim ise, fertlerin sahibi de O’dur. Bir insanı yaratan; bütün insanların da yaratıcısıdır.
Hayatın “cüz'î bir cüz'ü, küll ve küllî hükmüne getirmesi”ne gelince:
Burada cüz’î kelimesi küçüklük ifade etmektedir. Yani, bütünün küçük bir parçası hayat ile küll ve küllî hükmüne geçiyor. İnsan bedeni küll, göz ise o bütünün küçük bir parçasıdır. Ancak, hayat ile o küçük parça, bütün bedenle irtibatlı olması dolayısıyla küll hükmüne geçer. Bir tek gözü yapamayan bedeni de yapamaz.
Küllî kelimesini “çok, ziyade” olarak anladığımızda mâna aynı olur. Kavram olarak düşündüğümüzde ise; bütün gözler âlemi küllî, onun bir ferdi olan her bir göz ise cüz’îdir. Bütün gözleri yaratamayan bir gözü de yaratamaz. Bu cihetle o tek göz, küllî hükmüne geçmiş olur.
Hayatın “küllî şeyleri bir cüz'e sığıştırmaya sebep” olması:
Burada da küllî kelimesi, “çok, ziyade, fazla” mânasında kullanılmıştır. Örnek olarak bir çiçeği ve onu kuşatan ve onun yardımına koşan dört ana unsuru düşünelim. Havanın, suyun, toprağın ve ziyanın o çiçeğin yapılışında görev almaları dolayısıyla, o küçük çiçek manen o unsurları içine almış ve onlar buna sığışmış gibi olurlar; koca güneşin bir küçük aynada tecelli etmesi gibi.
Nasıl ki, elektrik olmadan elektronik eşyalar çalışmaz ise, insanın fıtratına takılmış olan bütün latifelerin ve duyguların çalışması da hayat ile yani ruhla mümkündür. İnsan, aklı ve muhakemesi ile kâinat üzerinde yazılı olan mânâ ve hikmetleri, ancak hayat sayesinde keşfeder. Zira aklı ve muhakemeyi çalıştıran hayattır. Nasıl ışık olmadan eşya görülemez ise, hayat olmadan da mevcudat keşfedilemez.
Küllî şeylerin bir cüz’de toplanıp sığışması, sineğin vücudunda hayat sayesinde kâinatta bulunan elementlerin ve madenlerin belli ve hassas ölçülerde bulunmasına işarettir. İnsanın vücudunda altın, bakır, çelik, demir, kalsiyum vs. madenlerin hassas ölçüler içinde toplanıp bulunması hep hayat sayesindedir. Bu madde ve madenler kâinatın umumunda büyük ve küllî bulunurken, hayat sayesinde canlının bedeninde de cüz’î ve ince bir mizan ile teraküm ediyor.
Hayatın vücut bulabilmesi, bütün kâinatın ve içindeki sebeplerin bir araya gelmesine bağlıdır. Bu yüzden hayat, kâinat fabrikasının çarklarının dönmesi ile hâsıl olan bir neticedir, hulasadır ve en âlâ mamuldür. Mesela hava, su, ateş, toprak bütün kâinatı istila etmiş, hayatın teşekkülünde en temel unsurlardır. Bunlar olmadan hayat vücut bulamaz. Öyle ise hayat öyle bir iksirli macundur ki, girdiği yeri bütün kâinat ile alâkadar ve muhatap yapıyor. Küçük bir karınca ve arı, hayat sayesinde kâinata muhatap haline geliyor. Kâinat âdeta arı ve karıncanın hayatının idamesi için işliyor. Ama dağ, çok azim olmasına rağmen, hayatı olmadığı için irtibat ve muhataplığı sınırlı ve mahdut kalıyor. Alakadarlığı sadece bulunduğu mekân kadar oluyor. İşte küçük bir cüz’ün hayat ile külliyet kazanması, arının ve karıncanın bütün kâinat ile hayat sayesinde alâkadar ve muhatap olmasıdır.
Hayat için lazım olan bütün maddelerin ve unsurların arı ve karıncanın vücudunda mahsus ve hassas bir şekilde yerleşmesi, küllî şeylerin bir cüz’e sığıştırılmasıdır. Zira hayat öyle bir macundur ki, maddesi kâinatın her yerine dağılmıştır. Bu hayatın vücut bulması ancak dağılmış ve birbirinden farklı olan unsurların bir araya gelip cem’ olması ile mümkündür. İşte arı ve karıncanın vücudunda bütün o küllî unsurlar hassas ve muntazam bir mizan ile cem’ oluyorlar.
Aynı dersen aynı manayı destekleyen harika bir tesbit:
“… Hayatın ziyası olan şuur ile akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avalim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismanîyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat manen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuurun mir’at-ı ruhuna misafir olup, irtisam ve temessül ile geliyorlar.”(2)
İnsan hem manevî âlemleri, hem de cismanî âlemleri, meselâ hem melekler âlemini, hem de yıldızlar âlemini tefekkür edebilmekte, böylece o âlemlere manen misafir gitmektedir. Bunun en güzel bir misali görme hadisesidir. İnsan bir yıldıza baktığı zaman, nazarı o yıldıza ulaşmış, dolayısıyla da ona misafir gitmiş gibi olur. O yıldız da görüntüsüyle insanın gözbebeğinde tecelli etmekle sanki iade-i ziyaret yapar. Böylece iki yönlü bir misafirlik gerçekleşir.
Aynı şekilde, bir yıldızı veya bir gezegeni düşündüğümüzde de fikrimiz o şeye ulaşmış gibi olur. Bu düşünce anında o şey de bizim aklımıza misafir gelir ve biz o misafirle sohbet edercesine onu incelemeye başlarız.
O halde, biz hangi âlemi düşünüyorsak, o âlem de bizim ruh aynamıza girmiş, ona misafir olmuş ve onda temessül etmiş oluyor.
Dipnotlar:
(1) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat.
(2) bk. age.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü