“Demek şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil; ...” diye başlayan üç paragrafın detaylıca izahını yapar mısınız?

Soru Detayı

Demek, şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir etmiştir.

Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlûp olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânîdir.

Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakrve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ de, yüksel.

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ubudiyetin esas rükünleri acz, fakr ve naks olduğu gibi, enaniyetinmenbaı da bunların unutulmasıdır.

Bu kâinâtın ve içindeki varlıkların insâna hizmet ettikleri inkâr edilemez bir hakikattir. Bu hizmetçiler, söz konusu hizmetlerini kendi iradeleriyle yapmadıklarına göre geriye tek şık kalıyor: Bu varlıklar Rabbü’l-âlemîn’in emir ve iradesiyle insâna hizmet etmektedirler.

Henüz insan nev’i hiç ortada yokken, güneş sistemi de, bitkiler ve hayvanlar âlemi de insâna göre ve insân için tanzim edilmişlerdi. Ve insân, yaratıldığında her şeyi emrine hazır bulmuştu.

Bu, Allah’ın bir ihsânı ve bir ikramıdır. Bu hakikati unutan yahut görmezlikten gelenlere Üstad hazretleri bu cümlelerle çok müessir bir ders vermekte ve onların hem akıllarını, hem vicdanlarını harekete geçirmektedir.

Bu çok ehemmiyetli dersi bir derece tahlil etmeye çalışalım.

Önce insânın üç ehemmiyetli rüçhaniyeti nazara veriliyor: Saltanat-ı insâniyet ve terakkîyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet.

Saltanat-ı insaniyetifâdesi, ilk bakışta insânın bu dünyada ulaştığı teknik üstünlükler gibi anlaşılsa bile, bunları diğer iki madde içinde düşünmek ve bu ifâdeyi “insânın arza hâlife olması ve her şeyin onun hizmetinde çalışması” şeklinde anlamak daha doğru olacaktır. Güneş, o muhteşem hâliyle gözümüze hizmet etmekte, hava tabakası ciğerlerimizin emrinde çalışmakta, yer küresi bizi taşımakta ve mevsimlerde gezdirmektedir. Bütün bu hâdiseler insân saltanatının bir cihetidir.

Diğer yönüyle, koyunlar ona süt yapmakta, arılar bal üretmekte, meyve ağaçlarının her biri ayrı bir fabrika olarak çalışmakta, atlar onu ve yükünü taşımaktadır.

Misaller artırılabilir.

Üstad hazretleri bu saltanatın muhtemel sebeplerini nazara veriyor ve bunların geçersiz olduğuna dikkat çekerek söz konusu saltanatın ancak İlâhî bir ihsân olduğu hakikatini zihinlerde tesbit ediyor.

Bu saltanatın muhtemel sebeplerini üç maddede özetliyor: Celb, galebe ve cidal.

Kâinâttaki büyük cirimlerin ve hayâtsız cisimlerin bu küçük insâna hizmet etmelerinde, bu şıkların hiçbiri düşünülemez. Onun için konuyu diğer hayvân ve bitki türlerinin insâna hizmet etmeleri yönüyle ele alalım.

Bir insân diğer bir kişinin hizmetinde çalışıyorsa bunun üç sebebi olabilir. Birincisi celbdir. Yani o kişi, ilmiyle yahut manevî feyziyle o insânı kendine hayran bırakmış, o da bu büyük zâttan manen faydalanmak için ona talebe yahut mürid olmuş ve hizmetine girmiştir.

İkinci şık galebedir. O kişi, servetiyle yahut makâmıyla diğerine üstünlük kazanmış, o da onun yanında memur olarak yahut ücretli eleman olarak çalışmaya başlamış, böylece onun hizmetine girmiştir.

Üçüncü şık cidaldir. Bir harp olmuş, o harpte esir düşen bir insân, galib devletin hükmüne girmiş, onun verdiği görevleri mecburen yerine getirmeye başlamıştır.

Şimdi soralım kendi kendimize: Bu hayvânlar ve bitkiler bize niçin hizmet ediyorlar?

Bu suale yukarıdaki şıkların hiçbiriyle cevap veremeyiz. Mesela, atları düşünelim. Bu hayvânlarinsânın üstün yaratılışını düşünüp ona hayran olarak hizmetine girmiş değillerdir. Yine bu hayvânlar, insâna ilim yahut kuvvet yönünden mağlup oldukları için hizmet ediyor değillerdir. Keza, insânlarla atlar arasında bir harp olmuş da insânlargâlib gelerek onları esir almış da değillerdir.

Bu üç şık da geçersiz olduğundan hakikat şu şekilde karşımıza çıkıyor:

“...Belki ona, onun za’fı için teshîr edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsân edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş.”

“Ona, onun za’fı için teshîr edilmiş,”

Yâsîn Sûresinde şöyle buyrulur:

“Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvânlar yarattık da onlar bu hayvânlara sahip oluyorlar. Biz, o hayvânları (zelil kıldık) kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.” (YâsinSûresi, 36/ 71, 72)

Cenâb-ı Hak bu âyette, koyun, sığır, at gibi ehil hayvanları bizim için zelil kıldığını, bize boyun eğdirdiğini ve hizmetimize verdiğini beyân ediyor. Bir köyün bütün büyükbaş hayvanlarını bir çocuğun gütmesi, çayırlara götürüp otlatıp akşamleyin yine köye getirmesi o çocuk için bir izzet tecellisidir. Ancak, çocuğun bu izzeti, kendi güç ve kuvvetinden değil, o hayvânların zilletinden kaynaklanmakta, bunu da bizzâtCenâb-ı Hak icra etmektedir. Allah; Müzill (zillete düşüren) ve Muizz’dir (izzetli kılan). Hayvânları zelil, insânları aziz yapan ancak O’dur.

Bu cümlede, “teshîr” hakîkatinden hemen sonra “muavenet, ihsân, ilham ve ikram” hakikatlerine dikkat çekilir. İlham kelimesi, daha çok, “terakkîyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet” maddelerine bakıyor. Bunlar, temelde insânın çalışmasına, ilmî araştırmalar yapmasına dayanmakla birlikte, neticede birer ilham eseri olarak ortaya çıkıyorlar. Arıya bal yapmayı doğrudan ilham eden Cenâb-ı Hak, ilim ve irade ihsân ettiği insân nev’inin bu gibi hârikaları keşfetmelerini de bir takım sebeplere bağlamıştır. Sözünü ettiğimiz gayretler, araştırmalar sebeplere teşebbüs kabilindendir. Neticeleri ihsân eden Cenâb-ı Hakk’tır. Zira bütün hayırlar O’nun elindedir, O’nun iradesiyle ve ihsânıyla tahakkuk ederler. Arıyı rûhuyla ve bedeniyle bal yapacak şekilde takdîr eden Allah, insânı da bu kâinâtta gizli olan hikmet ve rahmet hazinelerini bulmaya müsait şekilde yaratmıştır. İnsan rûhuna, akıl, hafıza, hayâl gibi nice manevî kuvveleri ve cihâzları yerleştiren Allah, insân bedenine de o rûha en muvafık bir sûret giydirmiştir.

Yıllar önce okuduğum bir makalede, insânın başparmağının ehemmiyeti hakkında geniş bilgiler veriliyor ve neticede şu hükme varılıyordu: Başparmağımız da diğer parmakların yanında olsaydı, bugünkü medeniyet hârikaları meydana gelmezdi.

Düşünen akla yazan el, sanatkâr rûha alet tutan el gerek. Başparmağımız şimdiki yerinde olmasaydı ne kalem tutabilirdi, ne de alet...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...