Divan-ı Harb-i Örfî Nâşiri "Ahmet Râmiz" kimdir, hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ahmet Ramiz

Yazar (D. 1878, Lice / Diyarbakır - Ö. 1940’lı yıllar, Suriye). 1900 tarihinde kurulan Azm-i Kavî Cemiyetinin üyeleri arasında yer aldı. 1904’te gittiği Mısır’da El-Ezher Üniversitesinde öğrenimini sürdürürken, bu ülkede faaliyet gösteren Jön Türkler’e katılarak Sultan Abdülhamid yönetimi aleyhinde çalışmalarda bulundu. Meşrutiyetin ilanı üzerine İstanbul’a dönerek Kürt Neşr-i Maarif Cemiyetinin açtığı okula müdür oldu. Divançe-i Dehrî adlı divançenin yayımlanması sebebiyle Kastamonu’ya sürüldü. 12 Temmuz 1912’de iktidara gelen Gazi Ahmet Muhtar Paşa hükümetinin çıkardığı aftan yararlanarak İstanbul’a döndü. Şeyh Sait ayaklanmasından sonra Suriye’ye kaçtı ve 1940’lı yıllarda orada öldü. Şam’da Kürt Mahallesinde gömülüdür.

ESERLERİ:

ARAŞTIRMA-İNCELEME: Hetaya Selef ve Halef (Halef ve Selefin Hatası), İhtara Dicle ve Fırat Veya Gazîya Havara Mabeyni Nehran (Dicle ve Fırat’ın İhtarı ya da Mezopotamya’nın Yardım Çağrısı), Paşvemana Kürdan veya Kürdistan (Kürtlerin veya Kürdistan’ın Geri Kalışı), Himaye Kırına Maarif veya Himaye Nekırına Maarif (Maarifin Himaye Edilmesi ya da Edilmemesi).

YAYIMA HAZIRLADIĞI ESERLER:

İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi Yahut Divan-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdî (B. Said Nursî’den, 1327 / M. 1912), Divançe-i Dehrî (1911), Hakikat-ı Hal 1330 (Dr. Şerafettin Mağmumi’den [1870-1927] 1914 / 1915, Paris baskısı, 1897).

HAKKINDA: Kadri Cemil Paşa / Doza Kürdistan (Kürdistan Davası, 1991, s. 31-32), Malmisanj / Yüzyılımızın Başlarında Kürt Milliyetçiliği ve Dr. Abdullah Cevdet (1986, s. 44-50), Ş. Beysanoğlu / Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları (c. 2, 1997, s.299), İhsan Işık / Diyarbakır Ansiklopedisi (2013).(1)

İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi Yahut Divan-ı Harb-i Örfi kitabını kendisi neşretmiş ve ön sözünü bizzat kendisi yazmıştır. Üstadımız 50'li yıllardan sonra bizzat bu eseri ve ön sözü tekrar gözden geçirmiştir. Divan-ı Harb-i Örfi'nin baş kısmındaki Ahmet Ramiz tarafından kaleme alınan "İfade-i Naşir" yazısını aşağı alıyoruz:

İfade-i Nâşir

Ahmed Râmiz der:

ÜÇ YÜZ YİRMİ ÜÇ senesi zarfında idi ki, Şarkın yalçın, sarp, âhenîn mâverâ-i şevâhik-i cibalinde tulû etmiş Said Nursî isminde nevâdir-i hilkatten mâdud bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfâkında rüyet edildiği haberi etrafa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o harika-i fıtratı peyapey gördükçe, mâder-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnâsındaki sehaveti bir türlü hazmedemeyenler, Şarkî Anadolu kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir kanun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlayamayarak, bir kısım adamlar ona, “mecnun” demişlerdi.

Said Nursî, filvâki ifrat-ı zekâ itibarıyla hudud-u cünunda idi. Fakat, öyle bir cünun ki, “Onun ulvî ruh ve kemâl-i aklına işarettir” diye bir zât şu mısralarında tercüman-ı zîşanı olmuştur:

Cünun, başımda yanar ateş-i maâlîdir,
Cünun, başımda benim bir zekâ-i âlîdir.
Benim cünunuma rehber ziya-yı ulviyet,
Benim cünunumu bekler azîm bir niyet.

Evet, Said Nursî İstanbul’a, şûrezâr vilâyât-ı şarkiyenin maarifsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul’a gelmeden, Van’dan, Bitlis’ten, Mardin’den defaatla nefyolmasından, İstanbul’a gelmesiyle beraber, merhum Sultan Abdülhamid tarafından sûret-i ciddiyede tarassut altına aldırıldı. Birkaç kere tevkif edildi. Nihayet birgün geldi, Said Nursî’yi Üsküdar’a, Toptaşına yolladılar. Çünkü hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhaneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe tebşir ediliyor; Hazret-i Said, “Ben memleketimde mektep-medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka birşey istemem” diyordu. Tâbir-i âharle, Bediüzzaman iki şey istiyordu: Vilâyat-ı şarkıyenin her tarafında mektepler, medreseler açtırmak istiyor ve başka birşey almamak istiyordu.

Arş-ı kanaat oldu behişt-i gına bize,
Biz etmeyiz zemîn-i müdârâya ol emin.
Mansıbların, makamların en bülendidir,
Hizmet-i iman ile âsâyiş ve saadeti temin.

Şehzadebaşında şemâtetle konferans verildiği gece, kemâl-i mehabetle sahneye çıkıp irad ettiği nutk-u beliğ-i bîtarafane, Said’in ihata-i ilmiyesi kadar hamaset ve fedakârlıkta da ileri olduğunu teyid eder. Gerek o gece, gerek menhus 31 Mart’ta cihandeğer nasihatleriyle ortaya atılan hoca-i dânâya, böyle tehlikeli bir anda vücud-u kıymetdarının sıyaneti, nefean lil’umum elzem olduğu halde ve ihtar edildiği zaman, “En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir”; “Yerinde ölmek için bu hayat lâzımdır” fikrine karşı,

Aşinayız, bize bîgânedir endişe-i mevt.
Adl ü hak uğruna nezreylemişiz cânımızı.
Olur bize âb-ı hayat, ateş-i seyyâl-i memat.

mısrâı ile mukabele ederdi.

Said-i hüşyârın safvet-i ruhunu, besalet ve şecaatini, fedakârlığındaki nihayetsizliğini anlamak ve ona bağlanmak için, lisân-ı hamasetinden bu mezkûr mısrâı dinlemek kifayet eder.

Bediüzzaman’a zurafâdan biri bir gün irfanıyla mütenasip bir esvap iktisaı lüzumundan bahseder. Müşarün ileyh de, “Siz Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz; hem onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum; HAŞİYE onun için yalnız memleketimin maddî ve mânevî mâmulâtını giyiyorum” buyurmuştur.

Elyevm, Said Nursî memleketine döndü. Karışmış İstanbul’un havâ-i gıll ü gışından ve tezviratından ve bedraka-i efkâr olmak lâzım gelen gazetecilerin bazılarının bütün fenalıklara bâdî ve bütün felâketlerin müvellidi olduklarını görerek, bu derece açık cinayetlere tahammül edemeyerek meyus ve müteessir, vahşetzâr fakat mûnis, vefakâr ve nâmusperver olan dağlarına döndü. İsabet etti. Kim bilir, belki en büyük icraatından biri de budur.

Nâşiri
Ahmet Râmiz (Rahmetullahi aleyh)(2)

Dipnotlar:

(1) Biyografi adlı web sayfasından alınmıştır. Erişim: 15.5.2020.
(2) bk. Divan-ı Harb-i Örfi, İfade-i Naşir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yükleniyor...