"Ehemmiyetsiz, hakir ve fakir görünen vücudum -her mü'minin vücudu gibi- neymiş, hayat neymiş, insaniyet neymiş, İslâmiyet neymiş, iman-ı tahkikî neymiş, marifetullah neymiş,.." Devamıyla izahı nasıldır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Her mü'min gibi benim hüviyet-i şahsiyemi ve mahiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi olmak arzu edenler, Hasbünâ'daki nâ cemiyetinde bulunan enenin, yani nefsimin tefsirine baksınlar. Ehemmiyetsiz, hakir ve fakir görünen vücudum -her mü'minin vücudu gibi- neymiş, hayat neymiş, insaniyet neymiş, İslâmiyet neymiş, iman-ı tahkikî neymiş, marifetullah neymiş, muhabbet nasıl olacakmış, anlasınlar, dersini alsınlar."(1)

Bu ifadenin son kısmında insanın mazhar olduğu külli nimetler hulasa olarak ifade ediliyor. İnsana verilen varlık, hayat, ruh, insaniyet, iman, marifet ve muhabbet nimetleri, onu ulvî makamlara çıkarıyor, mahlûkatın halifesi ve sultanı yapıyor. Öyle ise insanın sadece maddesine bakarak, onu hakir ve fakir görmek doğru değildir.

Üstad Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün, Beşinci Dal’ının, İkinci Meyve’sinde insanın mazhar olduğu nimetleri şöyle zikrediyor:

"Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl..."

Mahz; “sırf, sadece, bütünüyle” demektir. Vücud, yani varlık hayr-ı mahzdır. Onun zıddı olan adem, yani yokluk ise şerr-i mahzdır.

Her varlığın kıymeti onda tecelli eden İlâhî isimlerle ortaya çıkar. Bir mahlûk, ne kadar çok isme, ne kadar ileri derecede mazhar olmuşsa o kadar kıymetli olur. Mesela, Muhyi (hayat veren) ismi hayvanlarda bitkilerden daha fazla tecelli ettiği için hayvanlar bitkilerden daha üstündürler.

Hâlık (yaratıcı) ismi, taşta da tecellî eder, ağaçta da, hayvanda da insanda da. Ama yoklukta hiçbir esma tecelli etmez. Bundan dolayı, bir taş var olmakla hayra kavuşmuş ve yokluğa göre çok üstün bir mertebeye çıkmıştır. Bu noktadan bakıldığında, varlık sırf hayırdır. Bir şey var olacaktır ki, onda başka isimler de tecelli etsin. Bu hayr-ı mahzı başka hayırlar da takip eder. Nitekim dersin devamında, bu hayırlar; “hayat, insaniyet, İslâmiyet, muhabbet” olarak sıralanmıştır. Bu hayırların tamamı, hayr-ı mahz olan vücuda dayanmaktadır.

"İnsaniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir."

En büyük nimet, vücut ve varlık nimetidir ki, bu nimet diğer bütün nimetlerin aslı ve esasıdır. Nasıl ki, bina bir temel üstünde duruyor ise, bütün nimetler de varlık temeli üstünde duruyor.

Hayat nimeti ile insanı âlem-i şehadet denilen bütün kâinatla irtibatlandırdı. Nimet sahası bütün kâinat oldu. Hayat, varlık nimetinden sonra en büyük ve ehemmiyetli ikinci nimettir.

Sonra insaniyet nimetini ihsan etti ve insanın istifade sahası maddî ve manevî bütün âlemleri kuşattı. Hayat nimetiyle, gören, işiten, yiyip içen bir varlık haline gelmeyi, akıl nimetiyle insaniyet nimetine kavuşma takib eder; böylece kendini ve âlemi tanıyan, düşünen, anlayan, araştıran, planlar yapan bir varlık ortaya çıkar.

İman nimeti dünya ve âhireti içine aldığı gibi, imanın nuru olan marifet ve muhabbet nimeti bütün nimetlerin ve bütün lezzetlerin fevkindedir.

"İştihalı bir mide, hassasiyetli bir hayat, insaniyet, İslâmiyet, muhabbet,.."

“İştihalı bir mide”, sadece hayvanlarda ve insanlarda vardır. Ne cansız varlıklarda ne de meleklerde mide bulunmadığından, onlarda Rezzak ismi tecelli etmez. Bitkiler, bir yönüyle rızıklanan grubuna girseler de onlarda da iştihalı bir mide bulunmadığından “rızık” grubunda yer alırlar. Onlar; insanlara ve hayvanlara rızık olmak üzere yaratılan ve yeryüzü sofrasında dizilen nimetlerdir.

“Hassasiyetli bir hayat” sahibi olma noktasında hayvanlarla insanlar müşterektirler. Ancak insanın hisler âlemindeki zenginliği, hayvanlarla ölçülemeyecek kadar ileridir.

Sonra, mânevî çok rızık ve ni’metler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i ni’met, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.”

İnsanın hayvanlar âleminden ayrıldığı en ehemmiyetli çizgi akıl sahibi olmasıdır. Akıl sayesinde gerek kendi nefsinde, gerek haricî âlemde teşhir edilen sanat harikalarını düşünmesi, değerlendirmesi, eşyanın hakikatine nüfuz etmeye çalışması, hâdiseler arasında sebep-netice münasebetleri kurarak bazı hükümlere varmasıdır.

İnsanlık mahiyeti de çok rızık ve nimetler istemektedir. Başta akıl olmak üzere, hayal, hafıza, vicdan, cüz’î irade gibi manevî cihazlar, bir yönüyle de insan için birer rızık, birer nimettirler.

Sonra, nihayetsiz ni’metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddi eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’i ve îmânı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber, Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şâmil bir sofra-i ni’met ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir.”

İslâmiyet ve iman nimetinden mahrum olan inançsız insanlar da akıllarını kullanarak mülk ve melekût âlemlerini bilmekte ve onlardan istifade etmektedirler. Şu var ki, onlar kendilerini de, bu âlemi de sahipsiz ve Hâlık’sız vehmettikleri için, bu âlemler hakkındaki bilgileri onların kalp ve ruhlarını terakki ettirmez. Sadece elde ettikleri başarılarla dünya nimetlerinden biraz daha fazla faydalanırlar. Ve yine bu başarılarla nefisleri gurur ve kibirle kabarır, enaniyetleri kuvvetlenir.

İslâmiyet ile müşerref olan bir insan ise, bu mülk ve melekût âlemlerini Allah’ın yarattığına ve kendisinin istifadesine sunduğuna inanır. Bu eserlerdeki güzelliklerin ve kemallerin “Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin” tecellileriyle hâsıl olduğunu bilmekle, eserden müessire geçer, aklıyla beraber kalbi ve bütün latifeleri ulvî zevklere erer.

"Sonra, îmânın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-i mütenahi bir sofra-i ni’met ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.”

Muhabbetin “gayr-i mütenahi bir sofra-i ni’met ve saadet ve lezzet” olması iki şekilde anlaşılabilir.

Birincisi; insandaki muhabbet sonsuzdur. İnsanın yemesi ve içmesi gibi, akla dayanan işleri de sınırlıdır. Çok yiyen insanın midesi rahatsız olduğu gibi, sürekli okuyan bir kimsenin de zihni yorulur, başı ağırır. Ama muhabbet böyle değildir. Muhabbet arttıkça kalbin huzuru ve süruru da artar. Kalbin, muhabbetten yorulması ve doyması düşünülemez.

Sonsuzluğun ikinci mânası ise, bu muhabbetin âhirette ebediyen devam edeceğidir. Dünyada çiçeklerin geçici güzelliklerine hayran olan insan, cennette hiç solmayan çiçeklerle, hiç bitmeyen rızıklarla, hiç kaybolmayan manzaralarla karşılaşacak ve onlarda cemâl ve kemalini tecelli ettiren Rabbine karşı muhabbeti artarak devam edecektir.

İşte insan başlangıçta zerre kadar bir cüz iken, bu harika nimetler sayesinde kâinatın Rabbi ile muhatap olacak bir vaziyete, yani külli bir kıvama gelmiş, arza halife ve mahlûkata sultan olmuştur. Öyle ise insan yalnız Allah’a tevekkül etmeli ve O’na teslim olmamalıdır.

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

karakan
bu nimetleri bize bahşeden Allah ama sanki kısmen bu nimetlerin muhafazasını bizim irademize bırakmış. Arşı kemalate giden yolda,ve bu nimetlerin hakiatini muhafaza ettirip, inkişaf ettirmek için Üstadımız neler buyuruyor ve tavsiye ediyor.mesela ben Tahkike ulaşmadaki belki en büyük engellerden biri olan ülfetten çok korkuyorum. Üstadımızın o pırlanta sözlerini tekrar tekar okumak bende sıradanlık hisi oluşturacak diye çok korkuyorum.bunlar çerçevesinde ne tavsiye edersiniz.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...