En küçük sahabeye, en büyük evliyanın yetişememesini detaylı olarak açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Risale-i Nur’ların çok yerlerinde, sahabelerin en küçüğüne bile ne büyük evliyanın ne de mehdinin yetişemiyeceği ifade edilmiştir. Ayrıca bu hususta bütün Ehl-i sünnet alimleri ittifak etmişlerdir. Risale-i Nurlar da bu ittifakı teyit ve takviye etmiştir. Misaller:

"Sual ediyorsunuz: Bazı rivayetlerde vardır ki, 'Bid'aların revacı hengâmında ehl-i iman ve takvâdan bir kısım suleha, Sahâbe derecesinde veya daha ziyade efdal olabilir.' diye rivayetler vardır. Bu rivayetler sahih midir? Sahih ise hakikatleri nedir?"

"Elcevap: Enbiyadan sonra nev-i beşerin en efdali Sahâbe olduğu, Ehl-i Sünnet ve Cemaatin icmâı bir hüccet-i katıadır ki, o rivayetlerin sahih kısmı fazilet-i cüz'iye hakkındadır. Çünkü cüz'î fazilette ve hususî bir kemalde, mercuh, râcihe tereccuh edebilir. Yoksa, Sûre-i Fethin âhirinde sitayişkârâne tavsifât-ı Rabbâniyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur'ân'ın medih ve senâsına mazhar olan Sahâbelere, fazilet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez. Şu hakikatin pek çok esbab ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden üç hikmeti beyan edeceğiz."(1)

"Heyhat! Değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakikî insanlar ve hakikî insanların en kâmilleri olan evliyanın büyükleri, Sahâbenin küçüklerine karşı müsâvat dâvâsını kazanamadıkları, gayet kat'î bir surette Yirmi Yedinci Söz'de ispat edilmiştir."

(Bir hadiste de Efendimiz şöyle buyuruyor:)

"Ashabıma sövmeyin; sizden birisi Uhud Dağı kadar altın bağışlasa, ashabımdan birinin bir avuçluk bağışının yerini tutmaz."(2)

"ÜÇÜNCÜ SUALİNİZ: Başta müçtehidîn-i izam imamları mı efdal, yoksa hak tarikatlerin şahları, aktabları mı efdaldir?"

"Elcevap: Umum müçtehidîn değil; belki Ebu Hanife, Mâlik, Şâfiî, Ahmed ibni Hanbel şahların, aktabların fevkindedirler. Fakat hususî faziletlerde Şah-ı Geylânî gibi bazı harika kutuplar, bir cihette daha parlak makama sahiptirler. Fakat küllî fazilet imamlarındır. Hem tarikat şahlarının bir kısmı müçtehidlerdendir. Onun için, umum müçtehidîn, aktabdan daha efdaldir denilmez. Fakat Eimme-i Erbaa, Sahabeden ve Mehdîden sonra en efdallerdir, denilir."(3)

"İKİNCİSİ: Ehl-i tarikatin bir kısım müfrit evliyasını Sahabeye tercih, hattâ enbiya derecesinde görmekle vartaya düşer. On İkinci ve Yirmi Yedinci Sözlerde ve Sahabeler hakkındaki Zeylinde kat'î ispat edilmiştir ki, Sahabelerde öyle bir hassa-i sohbet var ki, velâyetle yetişilmez ve Sahabelere tefevvuk edilmez ve enbiyaya hiçbir vakit evliya yetişmez."(4)

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ اَشِدَّاۤءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاۤءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا

"Muhammed Allah'ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise pek merhametlidirler. Sen onların rükû ve secde ettiklerini görürsün..."(Fetih, 48/29)

"Şu âyetin başı, Sahabelerin enbiyadan sonra nev-i beşer içinde en mümtaz olduklarına sebep olan secâyâ-yı âliye ve mezâyâ-yı galiyeyi haber vermekle, mânâ-yı sarihiyle, tabakat-ı Sahabenin istikbalde muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtaz has sıfatlarını ifade etmekle beraber, mânâ-yı işarîsiyle, ehl-i tahkikçe vefat-ı Nebevîden sonra makamına geçecek Hulefâ-i Râşidîne hilâfet tertibiyle işaret edip, herbirisinin en meşhur medar-ı imtiyazları olan sıfât-ı hassayı dahi haber veriyor."(5)

Risale-i Nur'dan yaptığımız bu iktibaslar ışığında baktığımız zaman, Mehdi dâhil olmak üzere istisnasız bütün insanlar sahabelere derece bakımından yetişemezler. Aksini ispat edecek bir ayet bir hadis bir icma ya da Risale-i Nur'dan bir cümle de bulunmuyor.

Evet, sahabeler Allah ve Resûlü yolunda başlarına gelen her türlü meşakkat ve felaketi güle güle karşıladılar. Maruz kaldıkları bütün eza ve cefalara zulüm ve işkencelere tahammül ederek, inandıkları ve müdafaa ettikleri davalarından zerre kadar geri adım atmadılar. Onlar, zalimlerin akıl almaz zulüm ve işkencelerine boyun eğmediler. Bütün bunların onların Allah’a ve Hazret-i Peygambere (sav.) olan imanlarını asla sarsmamıştır.

O metin kalpli, kavi bilekli, görür gözlü sahabeler, yüce İslâm dininin tesisinde canlarını seve seve feda ettiler. Mütekebbirlerin burnunu, cebbarların belini kırdılar; müşriklerin ve yalancıların dilini susturdular. Onlar, dağları yerinden kaldıracak ve saçları ağartacak olan o korkunç günlerde denizin derinliklerine dalarak, onun korkunç dalgalarına binerek ve acı sularını içerek İslâm binasını inşa ettiler.

Nihayet, Allah ve Resulü yolunda canlarını, mallarını, vatanlarını, evlatlarını ve akrabalarını seve seve terk ederek Medine’ye hicret ettiler ve böylece akılların almayacağı bir fedakârlık gösterdiler.

Evet, iki cihan güneşinden nur alan o insanlar, o kadar muazzez ve erişilmez insanlardır ki, o nurdan aldıkları seciyeyle aşk ve teslimiyetin, bağlılık ve fedakârlığın eşsiz timsali olmuşlardır. Onlar, fazilette, ibadette, haşyette, şecaatte, âlicenaplıkta, teslimiyette birbiriyle yarış halinde oldular. Birbirleriyle öyle ülfet ettiler ki, aralarında en küçük bir geçimsizlik, haset ve kıskançlık olmadı.

Kendilerinden sonra gelen hiçbir evliyanın onlara yetişememesinin sırrı, işte bu azîm farkta aran­malıdır. Onlar vahyin gelişine bizzat şahit oldular. Dıhye suretinde, defalarca Cebrail'i (A.S.) gördüler. Allah Resûlü’nün ayı ikiye yarması, parmaklarından su akması gibi binlerce mucizesine şahit oldular. Bütün insanlık âle­mini nura, hidâyet ve saadete eriştirmek için gönderilen Kur'ân-ı Kerîm'i ilk defa onlar dinlediler. Onlar Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın ilk talebeleri olma şerefine nail oldular ve O'ndaki ulvî hakikatları Peygamber Efendimizden (sav.) ders aldılar. Kur'ân-ı Hakîm'i bütün kalblere, akıllara, vicdanlara ve dolayısıyla hayata hâkim kıldılar. Kendilerinden sonra gelen hiçbir kim­senin ulaşamadığı feyz ve berekete, ilim ve irfana, ihlâs ve sadakata, feragat ve fedakârlığa nail oldular. Bakışları ibretle, fikirleri ilim ve hikmetle, kalbleri ilâhî muhabbetle doldu. Onlar daima tefekkür halinde ve tam bir uyanıklık içinde oldular. Herşeyi yerli ye­rine koydular. Her fazilet ve şeref sahibini kendi ma­kam ve mevkiine oturttular; hukuklarına riayet etti­ler. Allah'ın rızasından başka her şeyin tahakkümünden âzâde oldular. Onları ne dünya esir edebildi, ne de Cennet'in letafet ve şa'şaası kayd altına alabildi. Onlar dünya ve âhiret nimetlerine değil, o nimetleri verene tâlib oldu­lar ve O'nu sevdiler. Ne dünya metaını, ne âhiret saa­detini, Allah'ın rızasına denk tutmadılar. Sadece ve sadece Allah'a kul olmanın âli şeref ve izzetiyle yaşadılar. Kin, hased, adavet, nifak ve şikak gibi ahlâk-ı seyyieden saf ve tâhir olarak Allah'a rücû ettiler.

O aziz ve âlicenap zatlar, yoksullara ve yardıma muhtaç olanlara ihsanda bulunur ve onlara merhamet ve şefkatle davranırlardı. Zira onlar, nur-u nübüvvet ile ziyalanmışlardı. Marifet ve fazilette yarışarak zirve-i kemalata erdiler; hikmetin aşıkı ve en münevver meyvesi oldular.

Sahabeler, İslâm’ın izzet şerefi ve ulviyeti uğrunda işkencelere maruz kalmayı ve kanlarının son damlalarına kadar harp etmeyi göze almışlardır. Zira, İslâm’ın ulvî güzelliği âşıklarına her cefayı unutturmuştur. Bütün mihnetler, meşakkatler, eza ve cefalar, İslâmiyet’i aşk ve şevk ile kabul eden bu kalpleri zerre kadar müteessir etmemiştir.

Sahabeler, o yüce Zatın (sav.) imanından feyiz almış ve ahlâk-ı aliyesinden kemaliyle istifade etmişlerdir. O’nun (sav.) etrafında adeta bir pervane gibi dolaşarak, ondaki manevî güzelliklere ayna olmaya çalışmışlardır.

Veraset-i Nübüvvete Kısa Bir Bakış.

İnsibağ ve in’ikas Allah Resulünün (asm) manevî azametinin bir şeyde yansıması ve aksetmesi mânâsındadır. Nasıl ki, Allah Resulü (asm) bir aynaya baksa o sevimli sureti ayna içinde görünür ve ayna o suret ile değer kazanır. Aynanın değeri suretinden dolayıdır. Suret gitse aynanın maddesi ayna kadar değer ifade eder. Sahabeler de birer aynadırlar; Allah Resulünün (asm) manevî siması o aynaların içinde tezahür ediyor. Hal böyle olunca, sahabelerin ruh ve kalb aynasında Allah Resulünün (asm) risalet ve nübüvvet sureti irsiyet şeklinde yansıyor, yani o aynalara bir değer ve kıymet katıyor.

Tabiri caiz ise, bir cihetle Peygamber Efendimizin (asm) manevî şahsiyetinin küçük bir numunesi o aynaların içine yerleşiyor, onun azametini küçük ve mütevazı bir şekilde o ayna da temsil ediyor. Tabiatiyle aynanın büyüklük ve kabiliyeti ne kadarsa, insibağ ve in’ikas da o kadar oluyor. Mesela, Hazret-i Ebu Bekir (ra)’in ruh ve kalb aynasındaki insibağ ile bir bedevi sahabenin insibağı aynı değildir.

Allah Resulünün (asm) nübüvvetten gelen insibağı ile velayetten gelen insibağı aynı değildir. Nübüvvet mesleği nasıl velayet mesleğinden üstün ise, nübüvvet insibağıda velayet insibağından aynı derecede üstündür. Sahabeler doğrudan nübüvvet insibağına mazhar olurken, sahabelerden sonrakiler Allah Resulünün (asm) velayetinin sibağı ile muhataptırlar. Hal böyle olunca, en küçük sahabeye en büyük veli yetişemiyor.

Şunu da ifade edelim ki; Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Hamza gibi cengâverlerin savaşlarda göstermiş oldukları celadet ve şecaatleri Zat-ı Ahmediye’den (sav.) in’ikas etmiştir. Hem, Hz. Ebubekir’in (r.a) eşsiz sehaveti, hâdiseleri kavramadaki fevkalede seri’ intikali ve vahye muhatap olmadaki zekâveti elbette ki, Resul-i Kibriyanın sayesindedir ve O’nun meyvesidir. Hz. Ömer’in şecaatindeki şiddet, adaletindeki ulvîyet, acaba O’nun kendi mahareti miydi? Hayır ve asla! Fahr-i Kâinat (sav.) onun ruh, kalb ve vicdanını tenvir ve teshir etmeseydi, eğer o nübüvvet mektebinde terbiye görmeseydi, ondaki bu âli hususiyetler ve üstün meziyetler O Halife-i Saniye böyle bir adalet ve celadet sahibi olabilir miydi?

“Bâzı olur bir nazar, fahm i elmas ediyor. Bâzı olur bir temas, taşı iksir ediyor. Bir nazar-ı peygamber, birden birekalbeder bir bedevî cahil, bir ârif-i münevver.

Eğer mîzan istersen: İslâm’dan evvel Ömer, İslâm’dan sonra Ömer.
Birbiriyle kıyası: bir çekirdek, bir şecer.

Def’aten verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber.

Cezîretü’l-Arabda, fahm olmuş fıtratları kalbetti elmaslara, birden bireserâser, Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver.” (6)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Yedinci Söz'ün Zeyli.

(2) bk. a.g.e.

(3) bk. Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup.

(4) bk. a.g.e., Yirmi Dokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım.

(5) bk. Lem'alar, Yedinci Lem'a.

(6) Sözler

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...