"Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil." ifadesinde akıl ve felsefenin bir kenara atılması söz konusu mudur?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Risale-i Nur'da geçen bu gibi ifadelerle akıl ve felsefe bir kenara atılmıyor, din ve kalbe tâbi olmaları nazara veriliyor. Felsefeciler; hayatın gayesini, aklın fonksiyonlarını, kâinatın ve içindeki hâdiselerin mânalarını, Yaratıcıyı hiç düşünmeden, sadece kendi akıllarına göre te’vil etmekle hataya düştükleri gibi, fen sahasındaki ilim adamları da bu kâinat kitabını aynı gafletle değerlendirdiklerinde benzer bir hataya düşerler.

Felsefe, aklı esas alan bir düşünce metodudur. Filozoflar, kâinatta olup biten bütün hâdiseleri sadece akılla anlamaya çalışırlar. Akıl, ancak vahyin ışığında hakikate ulaşabilir. Vahye tâbi olmayan filozofların hiç birisi kâmil mânada doğru ve sağlam bir itikada ulaşamamış, taklitten öteye geçememişlerdir. Vahye tâbi olan avam bir mü’minin imanı, felsefe ve akla tâbi olmuş dâhi filozoflardan daha sağlamdır. Bu yüzden Üstad, "İbn-i Sina gibi filozoflar meslek itibari ile âdi bir mü’min derecesine çıkamıyor" diyor.

Yıldız böceği, küçük ışıkçığına itimad edip güneşin ışığına meydan okuduğu için, zifiri karanlığa mahkûm olmuştur. Aynı şekilde sadece aklına güvenen ve her şeyi akılla halletmeye çalışan filozoflar da vahiy güneşinden istifade etmeyip, kendi kafa fenerlerine itimat ettikleri için, kâinat karanlığı içinde taklidî bir imanı zor elde etmişlerdir.

Bir insan ne kadar zeki, kabiliyetli, temiz, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun yine de vahye ve peygambere muhtaçtır. İnsan, sadece aklını kullanmakla varlıkları tanır ve vazifelerini bilir; fakat onların yaratılış gayelerini, tesbih ve ibadetlerini anlayamaz. Tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvî hakikatler, ancak vahiy ile bilinir. Hem bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve ilahî hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan başta Hz. Muhammed (asm.) olmak üzere diğer bütün peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.

Kâinatı kudret kalemiyle yazılmış bir kitap olarak gören, ondaki her varlığı Rabbanî bir mektup olarak kabul eden Üstad Hazretlerinin, bu kitabın anlaşılmasına karşı olacağı düşünülemez. O halde, konuyu Risalelerde sıkça nazara verilen “mâna-yı harfî ve mâna-yı ismî” meselesiyle tahlil etmek gerekiyor. Üstad Hazretleri kâinata esbab hesabına bakmanın hata olduğunu, Allah hesabına bakmanın ise marifet-i İlâhîye olduğunu nazara veriyor. Bunlardan birincisi mâna-yı ismiyle, ikincisi ise mâna-yı harfiyle bir bakıştır.

Mâna-yı ismî; bir şeye yaratıcısını düşünmeden sadece o şey namına bakmaktır. Meselâ, güneşin dünyadan bir milyon üç yüz bin defa daha büyük, hidrojen gazından ibaret bulunduğunu, hidrojenin helyuma dönüşmesiyle enerji ortaya çıktığını ve benzeri şeyleri söylemek, güneşten mâna-yı ismiyle bahsetmektir.

Güneşi Allah’ın harika bir eseri, Nur isminin aynası, kâinat misafirhanesinin lambası olarak görmek ise ona mâna-yı harfiyle bakmaktır. İnsan güneşe bu mânada baktığında kalbinde Allah’ın hem azamet ve kudretine, hem de hikmet ve rahmetine karşı bir hayret ve muhabbet duygusu uyanır. Artık böyle bir insanın, güneşin bütün hususiyetlerini en ince teferruatıyla incelemesi onun kalb ve ruhuna hiçbir zarar vermeyeceği gibi, aksine onun marifetini daha da artırır ve derinleştirir. Aksi halde, güneş hakkındaki bütün bilgileri onun güneşe olan hayranlığını ve hayretini artırmaktan ibaret kalır, bu ise onu İlâhî marifetten uzaklaştırır.

Demek ki, burada fen ilimlerine mâna-yı ismiyle bakanların o ilimlere daldıkça kalbî hastalıklara müptela olacakları ders verilmiş oluyor. Üstad Hazretleri, fen ilimlerini kâinat kitabındaki ince mânaları araştırıp, ortaya koydukları için cevasis (casuslar) olarak tarif ve tavsif ediyor ve onların Hakîm isminin tecellilerini bize gösterdiklerine dikkat çekiyor. Buna göre, kâinat, Allah’ın bir kudret kitabı, bütün fen ilimleri de o kitaptaki hikmetlerin tefsiri gibidir. Kâinata bu mânada baktıran bir Üstad, insanın fen ilimlerine daldıkça dalalete düşeceğini, yoldan çıkacağını söylemez.

Demek ki burada dikkat çekilen hakikat şudur: İnsan kâinata, tabiat kanunlarına ve âlemde cereyan eden hâdiselere Cenâb-ı Hak’tan gafil olarak baktığı takdirde, fen ilimlerine daldığı nisbette kalbi ve ruhu yaralanır, hastalanır.

Varlık âlemini ve onda cereyan eden hâdiseleri sahipsiz ve tesadüfe bağlı zannederek onlara kendi aklıyla te’vil ve izah getirmeye kalkışmaktan birçok batıl fikrî ekol ve cereyan ortaya çıkmıştır. Her şeyi madde ile açıklamaktan materyalizm; her şeyi evrimle izaha kalkışmaktan ise Darwinizm doğmuştur.

Kınalızade’nin çok güzel bir sözü vardır. Buyuruyor ki: “İki nokta arasındaki doğru tektir. İki nokta arasındaki düz çizgi bir tanedir. Ama iki nokta arasından sonsuz eğri çizgiler geçer.”

Metafizik sahada, İslâm’a zıt olan felsefî görüşlerin her biri eğri bir çizgidir. Batıl dinlerin ve dalalet fırkalarının da hepsi birer eğri çizgidirler.

Kalbin ve ruhun yaratıcısı şöyle buyuruyor:

“... Kalpler Allah’ı anmakla (bilmekle, hatırlamakla) mutmain olur.” (Ra'd Suresi, 13/28)

İnsanın mahiyeti, kâinata gönderiliş gayesi, eşyanın hakikati, hâdiselerin hikmeti gibi hususlarda İlâhî irşada istinad etmeyen ve peygamber tebliğiyle bilinmeyen hiçbir “tahmin, hayal ve zan” insan kalbini tatmin edemez ve edemiyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ender56

"Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil." Ayağa kaldırmak,din ve kalbten Üstad neyi kast ediyor?izha edermisiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

"Hamisen: Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelinin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa'yiniz ya hebaen gider, veya muvakkat, sathi kalır."  

Burada ezilmiş, itilmiş, kakılmış olan şark milletini tekrar eski satvet ve izzetine kavuşturacak din ve kalp olduğu vurgulanıyor. Ayağa kalkmak, tamamen ecdadına layık olacak izzetli bir seviyeye kavuşmak ve asıl kimliğine sahip olmak anlamındadır. 

Doğu toplumlarını ayağa kaldırıp ihya edecek formül  din ilimleri ile fen ilimlerinin beraber okutulduğu bir eğitim sitemidir ki Üstad Hazretleri bu formülü Medresetü'z-Zehra projesi olarak takdim ediyor ve bu projenin  tatbiki için hem Osmanlı hem de yeni rejim döneminde girişimlerde bulunuyor. Ama maalesef  şartların ve zihniyetin müsaadesizliği yüzünden bu girişimler sonuçsuz kalıyor. Belki ta o zamanlarda bu proje hayata geçirilmiş olsa idi şimdi bu coğrafyanın Batı karşısındaki durumu çok farklı olabilirdi.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
felsefi

Bu metni tersten okursak batının ihya ve terakkisi doğunun aksine din ve diyanetin, kalbin aksine fen ve felsefe iledir manası çıkar mı? Zira orada doğunun ihyası ve terakkisi için galiben peygamberlerin doğuda gönderildiğine vurgu yapılmış o zaman batıda peygamberlerin doğuya nisbetle az gönderilmesinin hikmetide o zaman batının peygambere ihtiyacının azlığı gibi manalar çıkar mı kaderin bu remzinden?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (m.ali)

Batının inanç noktasından batıl ve inkarcı bir noktada olması salt akıl ve felsefe ile hakikate ulaşılmasının imkansız olduğunu ve Peygamberliğin insanlığın evrensel bir ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Dolayısı ile Peygamberlik sadece doğu toplumlarına özgü bir ihtiyaçtır demek yanlış ve hatalı bir bakış açısı olur.

Batının mizacında akla ve felsefeye bir yatkınlık bir eğilim olabilir ama bu nübüvvete muhtaçlık gerçeğini bütünü ile ortadan kaldırmaz.

Batının maddi terakki noktasında akla ve felsefeye yanaşmasında hatta sımsıkı sarılmasında tahrife uğramış Hristiyanlıktaki ruhbanlık anlayışının büyük bir tesiri bulunuyor. Batı kilisenin baskıcı ve bağnaz yapısına karşı aklı ve felsefeyi bir kurtarıcı olarak görmüş ve nitekim bunda başarılı olmuştur. Yani batının akıl ve felsefeye kaymasında kilisenin baskıcı ve bağnaz yapısının rolü çok büyüktür.

Şayet İslam ellerinde olsa idi felsefe bu denli kökleşmezdi. Çünkü İslamda bilime düşmanlık eden bir ruhbanlık sınıfı bulunmuyor. Aksine düşünmeye, tefekküre ve terakkiye teşvik var.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
felsefi

Maaşallah barekallah çok güzel cevap olmuş...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
karolin

Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil.

Şarkta din hakim, batıda felsefe.

O zaman bu mantıkla hepimiz Türkiyenin doğusuna mı taşınacağız? Türkiyenin batısında veya Avrupa, Amerikada olanlar, dinin galip olmadığı yer gibi anlaşılabilir.Her halükarda batıda yaşayanlar kayıp içinde mi? 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Türkiyenin batısından değil Batı medeniyetinden bahsediliyor. Birçok tarihçiye göre Batı medeniyetinin kökleri Antik Yunan ve Roma medeniyetlerine dayanır. Antik Yunan medeniyetinde de felsefe esastır. Burada mekandan ziyade zihniyetten dem vuruluyor. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...