"Esir Maddesi" ne demektir?

"Esir Maddesi" ne demektir?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Esir: Bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan gürülmeyen ama varlığı kabul edilen latif, rakik ve seyyal madde. Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eden madde.

Eskiden fizikçiler esir maddesini kabul etmiyorlardı. Şimdi büyük kısmı kabul ediyorlar. Esir, her şeyin ana tarlası. Atomlar da onun mahsulü, yıldızlar da. Aynı tarladan buğdayın da, arpanın da, çiçeğin de, ağacın da çıkması gibi, esir tarlasından yıldızlar da çıkıyor, atomlar da.

Atomlar arasındaki boşluklar gibi, yıldızlar arasındaki boşluklar da esirle dolu. Yani, kâinatta boşluk diye bir şey yok.

Esirde besatet var, yani terkip değil.

İnsanoğlu varolduğundan bu yana içinde yaşadığı kâinatın kusursuz işleyişi ve harika nizamı karşısında meraklı gözlerle etrafını seyreder ve çevresinde olup bitenleri anlamaya çalışır. Hele başını şöyle bir kaldırdığında, gündüzleri gökyüzünün o büyüleyici maviliği, geceleri karanlığı aydınlatan gökteki esrarengiz cisimlerin o güzelim duruşları karşısında kendinden geçer. İlk insanlar gökyüzünü hayretle seyrederken düşünmeye başlamıştı. Gündüzleri gökyüzündeki maviliği, karanlık maviliğe hâkim geldiğinde etrafı aydınlatan o şeyler de neyin nesiydi? Peki ya onlar nasıl oluyor da boşlukta tepemize düşmeden kalabiliyorlar? Yoksa yukarılarda boşluğu dolduran onları tutan bir şeyler mi vardı?

Tarih boyunca insanoğlu bilgisini sürekli artırdı ve arttırmaktatır. Özellikle ilmî yöntemin oluşturulmasında, ortaçağda İslam bilimcilerinin çalışmalarının büyük katkısı oldu. Oradaki gelişmelerin batıya aktarılmasıyla özellikle Galileo ve Newton'un tabiattaki harika ahengin belirli kanunlara formüllere dayandığının belirlenmesi ve bunlar üzerine yapılan yorumlar bilim tarihinin dönüm noktalarından birisi oldu. Bu arada bilimsel bilgiye giden yolun temel taşları belirlenmiş oldu. Bilim adamları deney ve gözlemler ışığında akıl yürütüyor ve evrenin sırlarını çözmeye başlıyordu.

Madde ve Esir

Kâinatın sırları bir bir çözülüyor, ama madde ile boşluk arasında bulunması gereken bir özün eksikliği kendini belli ediyordu. Gerçekten de maddeler dünyası olarak bildiğimiz kâinat içinde uzay boşluğunun tam bir boşluktan ibaret olabileceği pek akla yatkın bir düşünce değildi.
“Genel çekim”, “elektrik” ve “manyetizma” gibi kuvvetlerin bulunmasından sonra uzayın iki farklı noktasında bulunan iki cisim arasında cereyan eden etkileşimlerin nasıl taşındığı veya iletildiği sorusu gündemi sürekli meşgul etti. Genel çekim kanununu keşfeden Newton, arada hiçbir bağlantı olmadan boşluktaki iki uzak cismin birbirlerine kuvvet uygulayabileceği düşüncesinin aklî melekeleri sağlam hiç kimse tarafından kabul edilemeyeceğini söylüyordu. İki kütle arasındaki çekim muammasını çözümü, Nevton’un hayatı boyunca uğraştığı temel meselelerden birisiydi. Bu maksatla tüm uzayı dolduran esir parçacıklarının rol oynadığı mekanik bir model kurmaya çalıştı. Ancak bu parçacıkların maddeyle nasıl etkileştiği ve nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlamak mümkün olmuyordu. Fezanın boş olmayıp çekim kuvvetinin iletilebildiği, elektrik kuvvetleri taşınabildiği bir şey vardı. Bu şeyin ne olduğuna gelince, onun durgun, saydam, gaz halinde bir madde, yani her yere nufuz edebilen esir maddesiydi.

Nevton; “Mutlak referans çerçevesi" dediği bir problem üzerinde kafa yormuştu. Eğer kâinatta tek hareketsiz madde olarak düşünülen esirin varlığı ispatlanabilseydi, ilim adamları sonunda Newton’un aramış olduğu sabit referans çerçevesine kavuşacaklardı. Nasıl bir deneyle ispatlanabilirdi esir?

Michelson – Morley Deneyi

Esirin varlığını belirlemek için deney macerasını Abraham Michelson üstlenmişti. Michelson, deniz subaylığından ayrılmış genç bir fizikçiydi, fen dalında Nobel alan ilk Amerikalıydı. 1880 yıllarında araştırmaya tek başına koyuldu. 1887’de çalışmalarına bir kimya profesörü olan Edward Williams Morley de iştirak etti.

Görünmez hava içinde planörde bulunan bir pilot açık bir kabin içinde olsaydı, şüphesiz havayı yüzünde hissedecekti. Veya uçağa bir flama takılabilir, hava akımı dolayısıyla onun çırpınışı gözlenebilirdi. XIX. yüzyıl fizikçileri durgun esir içinde hareket eden dünyanın içinde hareket ettiği düşünülen esir akımını veya rüzgârını harekete geçirerek benzer bir etki oluşturduğuna inanıyorlardı.

İki bilim adamına göre uzayı dolduran esir hareketsizdi. Dünyamız kâinatı kaplayan esir içinde sanki su dolu bir kavanozdaki bir bilyeye benziyordu. Nasıl bilyemizi hareket ettirdiğimizde suda bir dalgalanma vuku buluyorsa, gök cisimlerinin hareketlerinden dolayı esirde dalgalanmalar vaki olacaktı. Bu dalgalanmalar yüzünden ışığın hızında değişmeler meydana gelecekti. Denizde giden bir su motorunda iken elimizi denize daldırdığımızda bir akıntı ve direnç hissederiz. Öyle de Güneş etrafındaki yörüngesinde ilerleyen dünyamız da hareketsiz esirde bir akıma sebep olacaktır. Bu akım ise dünyanın hareket yönünde gönderilen ışığı geciktirme şeklinde olacaktır. Bu gecikmeyi belirleyebilirsek esirin varlığını da tecrübelerle ispatlamış olacaktık.

Mademki ışık dalgalarla hareket ediyordu, yapışık tek bir ışın bitiş çizgisine farklı fazlarda varacaklardı. Michelson, her ışık dalgasının frekansları arasındaki farkı ölçebilen ve kendi icadı olan bir aygıtı kullanarak ışık ışınlarının gidiş –geliş zamanları arasındaki herhangi bir değişmeyi saptayabileceğini ummuştu.

Deney yapıldı. Interferometre adlı bir aygıtla gerçekleştirilen deneyde ışık kaynağından çıkan ışınlar, 45 derecelik açıyla duran yarı gümüşlenmiş ayna tarafından ikiye ayrıldı. Bu iki ışından biri dünyanın hareketi yönünde, diğeri bu doğrultuya dik bir yönde ilerledi. Dünyamız güneş etrafında ortalama 30 km/s hızla yol aldığı için, dünyanın hareket yönünde gönderilen ışığın hızı 299.970 km/s olarak ölçülmesi gerekiyordu. Sonuçta iki ışık ışınlarının hızları arasında çok az bile olsa bir fark görülmedi. Yani deney sonunda beklenenler gözlenmedi. Deney tekrarlanıyor, günün değişik saatlerinde, yılın farklı mevsimlerinde tekrarlanıyordu. Sonuç değişmiyor, ışık hızında en ufak bir sapma gözlenemiyordu.

Deneyin sonucuna göre, eğer esir vardıysa, ya dünya hareket etmiyordu ya da esir dünya ile birlikte aynı hareketi yapıyordu. Dünyanın hareketinden şüphe edilemeyeceğine göre, esirin, belirli bir gezegenin hareketini izlediğine inanmak da pek tatminkâr görülmüyordu. Michelson –Morley deneyi, bu sonuçlar yüzünden başarısızlığa uğrayan en meşhur deney olarak bilinir oldu. Michelson başarısızlığı kabul etmiyor, sadece bir yerde, her nasılsa, bir şeyin eksik kaldığını düşünüyordu. 1931’de ölümüne kadar iki yıl daha aynı konuda çalışmaya devam etti.

Michelson-Morley deneyinin beklenmeyen sonucu bilim adamlarını harekete geçirdi. Lorentz ve Fitzgerald, hareketli cisimlerin hızlarıyla doğru orantılı bir şekilde boylarının kısaldığını matematiksel olarak gösterdiler. Buna göre interferometre aygıtında dünyanın hareket yönünde ilerleyen ışığın aldığı yolun da kısalması gerekir. Bu kısalma hesaba katıldığında ise hızların birbirine eşit çıktığı görüldü. Böylece esir var olmamaktan kurtuluyordu bir bakıma. Ancak bunu deneysel olarak ortaya koyma zorluğu vardı. Çünkü büzülme, bir sigorta görevi yapar gibi ışık hızının değişmesine izin vermiyor, sanki kâinat esirin belirlenmesini istemiyordu.

Bu son gelişmeler karşısında fizikçiler ihtilafa düştüler. Kimileri esirin varlığını savunurken kimileri de bu esir düşüncesinin terk edilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ama fiziğin o günkü aldığı seviye ile esir hakkında doğruyu bulmak pek mümkün gözükmüyordu.

Gözden Kaçan Noktalar

H. C. Dudley, Science Digest de yayınlanan Esir: yeniden keşfedilen beşinci element” başlıklı makalesinde Michelson-Micheal deneyinde göz ardı edilen noktaları şöyle dile getiriyor:

“Michelson, güneşin çevresindeki esir içinde hareket ederken dünyanın hızını ölçmekle ilgileniyordu. Dünyanın hareketinin karmaşıklığı düşünülerek, onun deney teşebbüsünün biraz safça olduğu görünüyor. Fakat o zamanlar sadece bir yönde hareket eden dünyanın, başka bir yönde hareket eden bir güneş sisteminin sadece bir parçası olduğunu ve güneş sisteminin de birçok hareketli galaksinin parçası olduğunu kimse bilmiyordu. Dahası, interferometre deneyinde, esir rüzgârının kendi aygıtıyla aynı düzlem içinde hareket etmiyor olabileceği ihtimalini hesaba katmamışı. Esir, pekâlâ devreden aygıta hemen hemen dik bir bir açısıyla hareket ediyor olabilirdi. Michelson –Morley deneyi, 1900 öncesinin sınırlı klasik mekaniği esas alınarak gerçekleştirilmişti. Michelson önsezisinde haklıydı: çalışmalarında gözden kaçan birçok nokta vardı.”

Örneğin bunlardan birisi dünyanın bir değil, birkaç tane hareketi aynı anda yapıyor olmasıydı.

Michelson’dan bu yana esir konusunun bazı kesimlerde tekrar rağbet gördüğü dikkatimizi çekiyor. Florida State Üniversitesi fizik profesörü olan (Nobel ödülü) Dirac yeni bir esir kavramı önerdi. Dirac, esirin her yanı kaplayan ve gelişigüzel hareket eden bir elektron denizi olduğunu ifade eder. Fransız fizikçisi olan Victor de Broglie 1959’da esirin “lepton”lardan (bir sınıf küçük kütleli, atomdan küçük parçacık) ve olası ki nötrinolardan (hemen hemen kütlesiz ve yüksüz leptonlar) oluştuğunu söylüyordu.

Karanlık Madde – Kara Enerji

1965’lerden önceki astronomi anlayışı büyük ölçüde değişti ve ders kitapları yeniden yazıldı. 1925’lerde kâinatın sadece Samanyolu galaksisinden ibaret olduğu sanılıyordu. Michelson Morley deneyi dünyanın sadece Güneş etrafındaki hızı esas alınarak tek hareket yaptığı esas alınarak yapılmıştı. Hâlbuki teleskopların büyütülmesiyle anlaşıldı ki, dünya bir değil, birkaç hareketi aynı anda yapmaktadır. Yapılan incelemelere göre dünyanın hızının galaksimiz merkezine göre saatte 220 km dir. Bir önemli diğer bir keşif ise yıldızlar arası boşluğun yıldızların ve gezegenlerin içerdiği kütleden daha büyük kütleye sahip olduğunun belirlenmesidir. Kısaca, boş uzay gerçekte, birbirine bağlı manyetik ve elektriksel sahalarla doluydu. Yıldızların nükleer reaksiyonları ve özellikle süpernova patlamaları açığa çıkan yüksüz ve çok küçük olan nötrino fışkırmaları ile devamlı besleniyordu.

Evren, gerçekte evrende olmasi gereken maddenin yüzde onudur. Bu evren, yüzde
doksan, ne olduğunu bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin bulunmadığı,
"Karanlık Madde"den oluşmaktadır Bu demektir ki uzay “boş” olmayıp, gözlenen maddenin 9 katı kadar ağırlıkta görünmeyen kütle ile dolu bulunmaktadır. Görünmediğinden ve doğrudan belirlenemediğinden karanlık unvanı verilen “kayıp kütle” ya da “Karanlık Madde"nin ve “kara enerji”nin varlığını gerektiren birçok gözlem bulunuyor. Kâinatı ivmeli olarak genişleten etkinin bu “kara enerji” olduğu bildiriliyor.

Açığa çıkarılan sırlar kâinatta hâkim olan muazzam gücün varlığını daha belirgin hale getiriyor. Elbette sayısız gök cisimlerini nizam içerisinde ayakta tutan bir güç var. Elbette belli bir gayeye yönelik böyle büyük bir gücün sahipsiz olduğunu iddia edecek kimse bulunmuyor. Tüm kâinata hâkim olan bu kuvvet beraberinde yıldızları ve galaksileri de bir nizam içinde tutuyor, dengeyi sağlamada “vasıta” bir madde ve enerji olmalıdır. Adına ister “kara enerji” diyelim isterse “esir enerjisi” diyelim açık olan şu ki böyle olağanüstü bir kuvvetin kontrolü, herşeye hâkim, sonsuz bir kuvvete sahip Yüce bir varlık sayesinde mümkün olabilir. Elbette ki, bu gücün sahibi dünyayı ve tüm kâinatı yaratan, kuvveti sonsuz, ilmi nihayetsiz, her şeye gücü yeten Allah’tan başkası olmayacaktır.

Gözardı Edilen Noktalar

Michelson-Morley deneyinde göz ardı edilen ve hatta aşıra kaçılan noktalar vardır ki, onları da belirtmeden geçemeyeceğim. Bunu itiraf edenlerden birisi de Einstein’dır. 1905 yılında yayınladığı Einstein; “Özel İzafiyet Teorisi” ile ilgili makalesinden sonra, esire göre hareketin ölçülememesinin esirin var olmadığı üzerindeki yorumlarda aşırıya kaçıldığını belirtir. Hattâ 1920 yılında Leyden'de yaptığı bir konuşmasında, esiri kabul etmeden uzay-zamanın yapısının kavramanın mümkün olmayacağını, ışığın yayılması ve genel çekimin de esir olmadan düşünülemeyeceğine dikkat çekmişti. Einstein, Michelson Morley deneyinin ve “Özel İzafiyet Teorisinin” aslında esirin olmadığını değil, bize esirin hareketinin uzay zamanda izlenemeyeceğini, dolayısıyla esire göre hareketin tarif edilemeyeceğini ve esirin, referans sistemlerinin üstünde bir gerçekliğe sahip olduğunu belirtiyordu. Çünkü eğer uzay mutlak boşluksa o zaman uzay zaman nasıl ”eğilip bükülebilir” “genişleyip büzülebilirdi?” Demek uzayın bu özelliklerini ortaya koyan “Genel İzafiyet Teorisi”, boş uzayın (vakum) yokluk olmayıp bir tür nesne olduğunun ispatıydı.

Esir konusundaki kafa karışıklığına dikkat çeken Nobel ödüllü 2004 Frank Wilzcek, Einstein'ın esiri fizikten silmek şöyle dursun bilakis esiri yüceltip fizikçilerin araştırma ve çalışmalarında çok mühim bir konuma yükselttiğinden söz eder. Bugünkü teorik fiziğin büyük bir kısmının, bilhassa Süpersicim Teorisi'nin, adı konmamış bir şekilde esirin mahiyetinin ve özelliklerinin incelenmesi olduğu söylenebilir. Eğer öyleyse kadim anlayışa göre beşinci element olan esir maddesi, diğer elementlerin de anası, atası ve varlığın asli unsuru olarak yakın gelecekte kendinden en çok bahsedilen kozmoz maddesi ve gerçeği konumuna çıkabilir.

Esiri Maddesel Dünyada Arayanları Hatası

Esir maddesinin bir sır olarak kalmasının nedeni neydi? Neden esir konusu temizlik yaparken halının altına atılan toz gibi bir kenarda bırakılmak istendi?

Amerikalı kuantum fizikçisi Arthur Zajonc "Işık ve Şuurun Ortak Tarihi" adlı kitabında yer alan ifadeleri bir kısım çevrelerce esire karşı sürdürülen mücadelenin iç yüzünü ortaya koymaktadır aslında:

"Maddesel bir esir yoktur. Bu kavram materyalist düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır."

Zojonc’un şu ifadeleri de çok dikkat çekici: "Eğer ışığın bir dalga olduğunu söylersek, bir soru akla geliyor: Bu salınımı sağlayan etken nedir? Örneğin su dalgalar ve ses dalgaları salınımlar sonucu oluşur. Ses ve su dalgaları hava ile iletilir. Peki, ışık dalgalarının taşınmasını sağlayan ortam şey nedir? Bana göre bu sorunun cevabı olan ortam, maddesel bir tabiatın içinde değildir.

Neden bazı ortamlarda ışık-dalgası, ışık-parçacıkları gibi davranıyor. Bu soru hâlen halledilememiştir. Işık dalgaları çift yarık deneyinde, birer ışık- dalgaları olarak davranacaklarını nasıl biliyorlar? Fötonların birbirleri ile nasıl iletişim kurdukları ayrı bir muamma olmaya devam ediyor. Birbirine zıt doğrultuda iki ışık kaynağını ele alalım. Bunların birisinden çıkan bir fotonun hareketi, öteki ışık kaynağından çıkan fotonun hareketini etkiler. Fotonlar ışık ile hareket ettiklerine göre birbirleri arasındaki iletişimin hızı, ışık hızından büyük olması zaruridir. Ama nasıl anlaşıyorlar? Bu “telepati” de vasıta nedir? Daha ilginç bir hâdise ise, son çalışmalarda bazı özel ortamlarda elektromanyetik dalgaların, ışık hızından daha da hızlı gidebileceğinin anlaşılmasıdır. Eğer bu teorik düşünce, pratiğe uygulanabilirse fiziğin temel direği olan "İzafiyet Kanunu" büyük bir sarsıntı içinde demektir. Tabi tüm bunların ortamı esir maddesi ise, esirin ışık hızının da ötesinde bir gerçekliğe sahip olduğunu gösteren işaretler olmaktadır.

Esir Maddesi ve Bediüzzaman

Bilimin özellikle yeni fiziğin gittikçe madde ötesi unsurları gündemine sokmasıyla ve türlü türlü ince teknolojiyle bilinmeyenlerin sırları üzerinde yoğun çaba göstermesiyle, yakın gelecekte esirle ilgili daha açık bir anlayışa ulaşacağımızı söyleyebiliriz.

Bediüzzaman’ın dikkat çektiği gibi, ruha yakın bir yapıda ve vücudun en zayıf mertebesi olan “esir”i anlaşılır kılmak kolay bir mesele olmasa gerek. Esir; ışınlarla, manyetik ve nükleer kuvvetlerle bildiğimiz manada fizikî ve kimyevî herhangi bir etkileşime girmiyorsa, spektroskopik cihazların ölçüm sahasının dışında kalıyorsa, müşahhas ve ayrıntılı neticelere ulaşılamayacaktır. Kâinatın hâlâ bilmediğimiz nice kanunları ve çözülmesi gereken sayısız sırrı, keşif bekliyor.

Âlemin sırlarını Kur’ân'ın ışığında keşfeden Bediüzzaman, esir ortamının sadece varlığın beliriş ortamı ve faaliyet sahası ile sınırlı kalmadığını, onun "nakillik ve infial hassasıyla ve vazifesiyle techiz" edildiğini, ilâhî arşlardan biri olduğunu anlatır. Arş ile saha kavramı arasındaki vazife itibarıyla parelelliğe dikkat edelim. Su ve toprak da birer arş olarak yaratılmışlardır. Yani varlığın faaliyet sahası. Elbetteki esir ortamındaki faaliyetler, su ve topraktakinden farklı olacaktır. Çünkü esir, Cenab-ı Hakk'ın en nazenin bir hulle-i icraatıdır. Bu yüzden, tartıya ve ölçüye girmeyenlerin, ruhanî ve manevî varlıkların hayatlarını devem ettirecek bir faaliyet sahası olmalıdır. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği gibi, hava unsurunun manevî cephesi olan esir, bir hüve olarak âlem-i misâl ve âlem-i mânâya bir anahtar olmaktadır. Bu sebeple, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi, mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir madde olarak esir, madde âlemini mânâ âlemlerine bağlayan, hem bu âleme hem de öbür âlemlere benzeyen, ikisinin arasında bir yapıya sahip olacaktır

Hala esir konusunda ilmî ve çok bariz neticelere ulaşılmadığı halde, “esir maddesi” ile ilgili yaygın ve kadim itikadın kaynağı ne olabilir? Kanaatıme göre bu inancın temelinde esirin vahiy kaynaklı bir gerçekliğe sahip olmasıdır. Bediüzzaman, Esir Maddesinin yaratılış silsilesinin ilk adımı teşkil ettiği üzerinde durur. Daha sonra esirden atom altı taneciklerin (cevahir-i fert) yaratıldığını Kuran’ın ilgili ayetinin yorumu olarak ele alır:

"'Arşı su üzerindeyken...' (Hud, 11/7) âyeti şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenabı Hakk'ın arşı, su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sani'in ilk icadlarının tecellîsine merkez olmuştur. Yani esiri halk ettikten sonra cevahiri ferde kalb etmiştir."(İşaratü'l-İ’caz).

Gerçekten de esir için en güzel benzetme akıcılığı, her yere nufuz kabiliyeti, canlılığın teşekkül ve idamesindeki hayati vazifeleri ile esir maddesi olsa gerek. Öyleyse bizler ruh ve enerji bedenimizle “hayat enerjisini” oradan aldığımız esir deryası içinde yüzen ama deryadan haberi olmayan balık misâlindeyiz.

"Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzüp gitmektedir.” (Yâsin, 36/40)

ayet-i kerimesi Güneş, Ay, Küre-yi arz ve milyarlarca gök cismi uzay boşluğunda, belli yörüngelerde yüzüp gittiklerini ifade ediyor. Yüzme boşlukta değil, bir madde içinde olur. Ayet-i kerimede boşluk denize benzetilerek kâinatın boş olmadığı, dolayısıyla bu boşluğu dolduran maddeye işaret edilir. Elmalılı M. Hamdi Yazır "Hak Dini Kur’ân Dili" adlı tefsirinde, Hud suresindeki "Arşı da su üstündeydi..." âyetiyle ilgili olarak çeşitli izahları karşılaştırırken, "Bir de bunlar Arşın her şeyi kaplayan bir cisim olması manasıyla ilgilidir" diyerek dolaylı yoldan esire ve esirin özelliklerine dikkat çekmektedir..

Esirin anlaşılması ile ilgili bilim tarihi içindeki geçirdiği merhaleleri dikkate alırsak, onun zamanla değişen teorilerden bağımsız bir hakikati ifade ettiğini fark edebiliriz. Bu yüzden, İlahî vahyin doğru anlaşılması ve yorumlanması şüphesiz ki daha büyük önem taşımaktadır. Zira esir, dua, hamd ve tesbih gibi ibadetlerden hâsıl olan neticelerin yayılma ortamı, kulu Yaratanı ile buluşturan mühim bir vazifeyi ifa etmektedir. En uzağın en yakın hale geldiği, bir şeyin her şeyle münasebet kazandığı esir ortamı Yaratanın birliği ile beraber her şeyin her işi ile bizzat ilgilenmesinde bir vasıta ve ortam (arş) görevi ile teçhiz edilmiş olmaktadır. Bütün kâinatın ondan hayat ve enerji aldığı esir ortamı kâinata adeta “ruh” hükmündeki vazifesi ile de Cenab-ı Hakk’ın Kayyumiyetinin medarı olmaktadır. Esire yüklenen böylesine hayati roller ve görevler Bediüzzaman gibi büyük bir âlimşn neden esirden ziyadesiyle söz ettiğinin bir sırrına ve hakikatına ışık tutar zannederim.

Âlemde sergilenen ilâhî lütûf, güzellik ve hayırlara karşı dua, tesbih, hamd ve ibadetle mukabele eden varlıkların her biri aynı zamanda İlâhî isimlerin güzelliklerini, kozmik sırları de sergileyen ve haykıran birer ilanname ve dellaldırlar. “O dellalların güzel ve tatlı hamdlerini ve senalarını ve mabuduna medihlerini ve onların kelimelerini her tarafa neşir ve arş-ı azamın canibine sevketmek için esir unsuru, emirber neferler küçücük diller ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergah-ı uluhiyete takdim etmek için o pek harika acib vaziyeti hava ve esire verilmiştir ki hava âleminin maddi cephesi atmosfere tekabül ederken manevi cephesi (ışınları elektromanyeik dalgaları ve hattâ duaları nakleden) esire karşılık geldiği kanaatındayız.

Tabi ki bu harika faaliyetlerde gerek esiri oluşturan tanecik(ler) ve gerekse hava tanecikleri basit bir sebepten öteye gidemezler. Bu icraatların sahibi kâinatı esir vasıtasıyla bir bütün haline yapıp en uzağı en yakın hale getiren, bununla kâinat çapında birliğini açıkca gösteren boyutların ve uzayların gerçek sahibi olan âlemlerin Rabbidir. Aksi takdirde esirin “zerreden çok derecede daha küçük olan zerrelerine; her şeyi görecek, bilecek, idare edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücud bulan fiilleri, eserleri isnad etmek” demek olacağından, böyle bir fikir “esirin zerreleri adedince yanlıştır.”

Devamında "Uzay ortamını hangi tanecikler dolduruyor?" sorusuna cevap aramayacağız. Dikkatlerimizi Kuantum bilimi ile gündemin başına oturan “alan” kavramına yönelteceğiz. Boşluğun gerçekten “boş” olup olmayacağını araştıracağız. Kozmolojinin ince bir sırrı ve maddenin en nihai noktası kabul edilen “esir konusunu “kuantum alanı” ışığında gündeme getireceğiz.

Ether (esir) kelimesinin eski çağlarca göğün maviliği manasına geldiği; fezayı mavileştiren cevher – öz manasında kullanıldığı rivayet edilir. On yedinci yüzyılda bu terim Descartes tarafından benimsenmişti. Descartes, esirin gökyüzünün boşluklarını doldurduğunu ve boş uzay denen şeyin bir basınçlı dolgunluk olduğunu ileri sürdü. Esirin, manyetizma gibi uzayda faaliyet gösteren çekme ve itme güçlerinin aktarılmasında da vasıta olduğunu ekliyordu.

Tabiatla ilgili teorileri daha ziyade gözleme bağlayan Newton’un aksine Descartes mantıki tahlilden, metafizik ve dinî inançlardan destek alıyordu. Descartes’a göre esir mantıki bir zaruret, Newton’a göre ise deneysel bir hipotez idi.

Esire olan ilgi XIX. yüzyıl başlarında birbirinden farklı metafizik varsayımlara dayalı iki farklı araştırma yaklaşımının sonucu olarak yeniden dirildi. Bunlardan biri Alman tabiat filozofu ve şair Johann Wolfgang Goethe (1749-1832) tarafından gösterildi. Doğa filozofları materyalist ve ateist görüşlere ve Newton fiziğindeki mekanik tabiat görüşlerine karşı tepki gösteriyorlardı. Bunlar, dünyaya bir makina olarak bakan klasik bilimsel görüşleri reddediyorlardı. Bunlardan birisi olan Lorenz Oken (1779-1851) maddenin, elektrik ve manyetik güçlerin etkisi altındaki esirden kaynaklandığı görüşünü ileri sürdü.

Micheal Faraday (1791-1867) 1846’da manyetizma ve ışık arasında bir ilgi olduğunu gösterecekti ve esirin hem manyetik kuvvetler ve hem de bir ışık ortamı olabileceği tahmininde bulundu. Esirin farklı türdeki kuvvetleri bağlayabileceği görüşünden etkilenmişti; 1851’de şunları yazıyordu:

“Eğer bir esir varsa sırf ışınların iletilmesinden başka yararları da olması gerektiği hiç de ihtimal dışı değildir."(1)

Elektromanyetik alanlar teorisini geliştiren Maxwell (1831-1879), manyetik kuvvetlerin ve ışığın her ikisinin de esir içinde iletildiğini öne sürüyor; bu kuvvetlerin, uzayda elektrik ve manyetik yüklü kütlelerin çevresinde üretilen esir bükülmeleri olarak değerlendirileceğini ifade ediyordu.

Esirin çok farklı ve üzerinde çalışılması zor bir konu olduğu aşikârdı. Esir karşı evren (parelel evrenler) dediğimiz metafizik-soyut uzaylara ait soyut zaman küresi ise ve ışıktan hızlı titreşiyorsa ve bu ortamın zamanı bizim de zamanımızı oluşturuyorsa bunu kolayca belirleyemeyecektik. Gerçi uzay-zaman denen örgümüz, aslında üçü yer (mekân-uzay) bildiren üçü de zaman bildiren bir ortak sistem meydana getirdiğini artık biliyorduk.

Ancak gerçeğin bu kadar gizli olmasındaki asıl neden belki de duyularımızın fizik ötesi dünyayı idra edemiyor olmasında yatıyordu. Çünkü yarı fiziki (ışın-kuant dünyası) varlıkları tam olarak kavradığımızı dahi söyleyemiyoruz. Işığın her dalga boyunu göremiyoruz, her ses dalgasını duyamıyoruz. Gözümüzün ve kulağımızın duyarlı olabildiği frekanslar son derecede sınırlı bir alanı kapsıyor. Doğru dürüst maddeyi bile gördüğümüz söylenemezdi.

XIX. Yüzyılın sonlarında “esirin” nasıl anlaşıldığını yansıtması açısından 1883 yılında ünlü Nature dergisinde yer alan ifadeler hayli ilginçtir:

“Esir genelde bir akışkan ya da bir mayi olarak adlandırılmaktadır ve yine katılığı itibariyle bir jele benzetilmektedir; oysa bu adların hiçbiri uygun değillerdir; bunların hepsi moleküler gruplardır, dolayısıyla esir gibi değillerdir; eylemsizlik özelliği olan sürekli sürtünmesiz bir ortamı basit olarak ve tek başına düşünelim, mefhumun muğlaklığı, bilgimizin şu anki durumunda münasip olduğundan daha fazla bir şey olmayacaktır."

"Kusursuz devamlılığı olan, ince, sıkıştırılamayan, tüm uzaya yayılan ve içinde yerleşik sıradan maddenin molekülleri arasında sızan ve kendi imkanları ile birini diğerine bağlayan bir özdek fikrini idrak etmeye çalışmalıyız. Ve onu cisimler arasındaki tüm hareketlerin sürüp gittiği evrensel bir ortam olarak kabul etmeliyiz. O halde bu onun -- hareket ile enerjinin ileticisi olarak -- fonksiyonudur.”(2)

Kâinat ve Kur'an Allah’ın iki ayrı kitabı. Kur’an, “Kâinat kitabının” izah ve tercümesi hükmünde ve ondan Yaratıcısı hesabına bahsediyor ve yaratılışa ait sırlara değeri nisbetinde yer veriyor. Kur’an-ı asrımızın idrakine sunan, kâinatın sırlarını keşfen Bediüzzaman bir ayette yer alan “su” terimini “esir” olarak yorumlar ve onun maddî yaratılışa menşe olduğunu ifade eder.

“Arşı su üzerindeydi ayeti, şu madde-i esiriyeye işarettir ki; Cenab-ı Hakkın Arşı, su hükmünde olan esir maddesi üzerinde imiş; esir maddesi yaratıldıktan sonra, Saniin ilk icatlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halk ettikten sonra, cevahir-i ferde kalbetmiştir." (İşaratü'l-İ’caz)

Bediüzzaman’ın bu konuyla alakalı diğer açıklamalarını konumuzun sonunda tartışacağız.

Kâinattaki Birlik

XIX. yüzyıla kadar atomla ilgili bilgilerimiz oldukça sınırlı idi. Atom içi dünyanın özellikleri ve Kuantum teorisi ile 20. yüzyıl, elektromanyetik dalgalardan ibaret enerji ve ışınların yüzyılı oldu.
Kopernik ve Newton gibi ilim adamlarının keşifleri karşısında pek çok insan şaşkınlığa düşmüştü. Ama onların kullandıkları kavramları anlamak o kadar zor olmuyordu. Halbuki, yeni hâdiseleri ve yüz yüze gelinen doğruları anlatabilmek için artık yeni kavrayış ve düşünce tarzlarına ihtiyaç hâsıl olmuştur. Bu yeni anlayış rüzgârında felsefî, ruhî, manevî düşüncelerin göze çarpması en dikkate değer nokta olmaktadır.

Newton sonrasında adetullah kanunları umumileştirilmiş ve bütün yaratılışı kapsamıştı. Madde, uzayda koordinatlarla belirlenmiş, bir hız sınırı bulunan ve katı-sıvı-gaz gibi hallere dönüşebilen bir bilardo topları yumağıydı. Her atom kendi sınırları içinde, bir komşu atomla ilgiliydi ve hareket halinde bulunan elektronları ortak olarak kullanmaktaydılar.

Kuantum fiziği, atomaltı dünyaya inerek, oradaki gerçek durumu, içinde yaşadığımız kâinatı oluşturan zerrelerin dünyasının bildiğimiz dünyadan çok farklı olduğunu keşfetti. Bu bilime göre birbirinden ayrı ve farklı duran atom parçacıkları, aslında birbiriyle alâkalı ve bağlı; bölünmez dinamik bir bütünlük içinde bulunur. Birbirinden çok uzak şeyler sebep-sonuç zinciri olmaksızın birbirine bağlıdır. Yüksek enerji fiziği deneylerindeki gelişmeler gösterdi ki, parçacık dünyası dinamik bir yapıya sahiptir.

Parçacıklar değişmez ve sabit değiller; pek âlâ başka parçacıklara dönüşebilmektedir. Eski anlayışa göre maddenin temeli sayılan atom ve atom altı tanecikler, birbirinden bağımsız “sert nesne” ve “katı yapıtaşı” larıydılar. Materyalist düşünceye de temel teşkil eden bu anlayış maddenin derinliklerine inilince temelden değişikliğe uğramak zorunda kaldı. Çünkü maddenin en alt seviyelerine indiğimizde karşımıza “temel yapı taşları” değil, bütün parçaları arasında var olan karmaşık ilişkiler dokusu çıkıyordu. Sonuçta, katı birimler bir bir erimiş, ortada “sert nesneden” eser kalmamıştı. Bu anlayış rüzgârı ile maddeci düşünce ve determinist anlayış büyük darbe yemişti.

Yine Kuantum mekaniğinin bulgularına göre aslında parçacık denen şey hareketten ibaret kalan bir şeydi. Parçacıklar enerjiden oluşturulabildikleri gibi, tamamen enerjiye de çevrilebilirlerdi. Böylece, içinde yaşadığımız dünyada "temel parçacık", "maddi öz" ya da "yalıtılmış nesne" gibi klâsik kavramlar artık çok manasız hale geliyordu.

Kâinatın birbirinden ayrı yalıtılmış nesnelerden oluştuğu görüşü geçerliliğini kaybedince zaman ile uzayın geleneksel manaları ve bilinen sebep-sonuç ilişkisi gibi kavramlar da rafa kaldırıldı.

Yeni fizikle birlikte sadece madde ve parçacık anlayışı değil “boşluk” kavramı yepyeni bir hüviyete büründü. Bu yeni modern görüş “boşluğu” âdeta “canlandırıyor” onu âdeta kâinatın “yaşama ortamı” ve “hayatî nefes ya da enerji” konumuna yükseltiyordu.

“Yeni Çağın” bilim anlayışını oluşturan teorilerin birisi "İzafiyet teorisi" idi. "İzafiyet teoremi” bizim idrak alanımızı aşan “zaman” denen bir dördüncü boyutun varlığından söz eder ve zaman ile uzayın, aslında birbirinden ayrılamayacağını ve bazen de birbirlerine dönüştüklerini anlatır. Bu konuda ilk tartışma Einstein ile başlamıştı. Sonraki yıllarda Kuantum teorisi ile İzafiyet teorisi bir araya getirildi. Bu birleştirme sonucu atom-altı parçacıklar kuvvet sahaları ile açıklanmaya başlıyor, “boşluk” dediğimiz cisimlerin çevresi de çok önemli bir dinamik değer olarak karşımıza çıkıyordu. Boşluk, maddeyi meydana getiren parçacıklarla ayrışamaz bir kozmik ağın bağlantılarıydı.

Kuantum dünyası gerçekten çok büyük bir nizam içinde işleyen kâinatın, ihtimaller üzerine inşa edildiğini, katı olarak gözüken maddeler kendine ait hiçbir boyutu olmayan şeylerden oluştuğunu söylüyordu. Bu ise dünyaya ve bütün hâdeslere bakışımızda farklılıklar getirmişti. Kuantum bize, içinde yaşadığımız dünyayı birbirinden yalıtılmış çok küçük öğelere ayıramayacağımızı gösteriyordu. Kuant olarak nitelendirilen enerji -ışın, dalga, tanecik- ne varsa birbirinden ayrı ve bağımsız tanecikler değillerdi. Birbiriyle bağlantılı olup, biri diğerine muhtaçtı. Sanki her bir tanecik bir “küll’ olup, bütüne açılıyordu. Bu açılış da vasıta mekânın dördüncü boyutu olan “tüneller” öngörüldü. Buna “Evrenin üçüncü düzlemi” de denir.

Kuantlar ölçeğinde her şey sanki birer ada gibi birbirinden bağımsızdır ama bu sayısız adaların alttan okyanus tabanından birbirine kara bağlantıları mevcuttur. Böylece fert (cüz), tüm olana (külle) bağlanır. Tüm parçalar aralarında münasebetlerin devam ettiği bir doku ve örgü bütünlüğü vardır. Bir şey her şeyle bağlı, bir şey neye muhtaçsa her şey de aynı şeye muhtaçtı. Kuantum modeli, böylece küçük-büyük, basit-karmaşık, kozmik, atomik her şey, karşılıklı birbirine muhtaç ve bir gerçeğin ayrılmaz birer parçası halinde yeni bir kâinat modeli çıkardı. Yeni modelde “boşluk” kavramı eski klasik manasını kaybediyor ve varlığın menşei ve faaliyet sahası konumuna yükseliyordu.

İzafiyet teorisi de Kuantum delillerine destek veriyordu. Madde, hareket ve boşluk birbirinden ayrı ve bağımsız şeyler değildi. Birbirinden ayrılamaz bir bütününün unsurlarıydı. Sadece madde ile boşluk değil, yük ile akım; elektrik ile manyetik saha da bu bütünlüğe dâhil olmuş ve birliğin çerçevesi ve boyutu kâinatı içine alacak şekilde genişlemeye başlamıştı. Tüm hareketler izafi olduğuna göre her türlü yük, bir akım olarak da idrak edilebilmektedir. Nitekim elektrik sahası, aynı anda bir manyetik mekân olabilmekte ve biri diğerinin yerine geçebilmektedir. Bu yüzden, her iki saha, tek bir elektromanyetik saha halinde birleştirilmiştir.

Araştırmalar derinleştikçe bu birlikteliğe yeni halkalar eklendi. Nihayet Kuantum sahasının, kâşnatın en önemli öteki kuvvetiyle, yani yerçekimi kuvveti ile bağlantısı ortaya çıkarıldı. Modern fizik, maddeleri Mach ilkesine.(3)

“Günümüzde kozmoloji dalında meydana gelen gelişmeler, günlük kural ve şartların evrenin uzak bölgeleri olmadan geçerli olamayacağını ve evrenin söz konusu uzak bölgelerinin ortadan kalkması halinde uzay ve geometri hakkında sahip olduğumuz bütün fikirlerin geçersiz olacağını hızla ortaya çıkarmışlardır. Günlük tecrübelerimiz, en küçük detaylarına kadar evrenin büyük ölçekli nitelikleri ile o kadar içli dışlıdır ki, onların ikisini birbirlerinden ayrı olarak düşünmek bile imkansız bir hale gelmiştir.”(4)

Kâinatın parçalara ayrılamaz bütünlüğü, kozmozun birliği; birbirinden farklı ve zıt kuvvetlerin, enerji ve maddî unsurların aslında tek bir yapının değişik fazları ve dalgalanmaların ibaret ortaya çıkarılması gerçekten bu keşiflerin en büyük zaferi idi. Bu keşiflerin arkasında görünen bir gerçek de bu akıl almaz birliği tesis eden ve bozulmadan devamını sağlayan bir “Yaratıcı”nın varlığının bilim aynasında açıkça görünmesiydi. Kuran ve tüm semavi kitapların temeli olan tevhid inancı; Allahın varlığı ve birliği, kâinat kitabının da en açık ve en temel gerçeği olarak karşımıza çıkmıştı. En küçüklerin dünyasından en büyüklerin dünyasına kadar her şeyin birbiriyle bağıntısı; kozmozdan kuantuma kâinatın yekpare yapısı ile gündeme gelen başka bir konu daha vardı: Bu bütünlüğün sağlandığı ve her şeyi birbirine bağlayan bir destek ortamının varlığı.

Kuantum Alanı

Yüzyıllardır süren “Madde atomlardan mı, yoksa bazı temel sürekliliklerden mi oluşur?“ tartışması, modern fiziğin geliştirdiği “Kuantum alanı” kavramı ile hiç beklenmedik biçimde cevap bulmuştu. Çünkü “alan”, uzayın her yerinde mevcut olan “sürekli” bir yapıydı. Boş zannedilen alanın, parçacık yönü ile, “sürekli olmayan”, yani “taneciksel” bir yapı ortaya koyabildiği görüldü. Çünkü bildiğimiz elektromanyetik bir alan, “serbest alan” olarak belirebilir (hareket eden dalga - fotonlar). Ya da yüklü parçacıklar arasındaki kuvvet alanı olarak ortaya çıkabilir.

İkinci durumda, kuvvet, etkileşen parçacıklar arasında gerçekleşen bir “foton alış-verişi” şeklinde kendini göstermektedir. İki elektron arasında bildiğimiz elektriksel itme ise yine söz konusu foton alış-verişi nedeniyledir. Bu ilginç gelişme ve keşifler “boşluktan” “nesnel ya da ışınsal varlıkların” doğması manasına geliyor; alan dediğimiz cisimlerin çevresini varlığın menşei ve yeşerme ortamı ve hatta faaliyet sahası konumuna yükseltiyordu.

Kuantum elektrodinamiğinin en can alıcı özelliği iki değişik ve zıt kavramı birleştirmiş olmasında gizlidir. Çünkü elektromanyetik alan kavramı ile elektromanyetik dalgaların tane-parça belirişleri olan foton kavramını birleştirebilmiştir. Fotonlar aynı zamanda birer elektromanyetik dalga oldukları ve bu dalgalar da “titreşen alanlardan” meydana geldikleri için, fotonlar, aynı zamanda birer elektromanyetik alanın belirişi halindedirler. İşte “Kuantum alanı” diye ortaya çıkan yeni kavram, kuant ya da foton denilen biçim alabilen bir sahanın meydana gelmesidir. Bunun manası, bütün atom-altı parçacıkları ve onların etkileşimleri, farklı bir “alan”a denk düşmesi ve alandan meydana gelmesidir.

İşte parçacık dediğimiz sert ve katı madde ya da cismi meydana getiren şey, bu boş dediğimiz alanın bölgesel yoğunlaşmalarından ibaret kalmaktadır. Yani gelip, giden ve bu arada da özgün karakterlerini yitiren ve ait oldukları alanda kaybolan enerji yoğunlaşmaları halindedirler. Var bildiğimiz ne varsa her şey bu ortamda hiç durulmayan bir hareketle ve büyük bir enerji titreşimi ya da zikri halinde var olmakta ve aynı anda da yok olmaktadır. Diğer bir ifade ile varlıkların “boşlukların” geçici birer belirişleri gibidir.

Böylece boşluk da fizik ötesi ya da yarı-fiziki yapısı ile varlıklar içerisinde yerini alıyor, “boş” olmaktan kurtuluyordu. Bu demektir ki, Kuantum alanı “boş” bir boşluk” değil uzayın belirli bir yerinde var olan sürekli bir “aracı” (ya da aktarıcı) rolüne sahipti. Biçimsiz ve şekilsiz olan kuantum alanı bütün biçimlerin tarlası ve ya da hamurunu teşkil ediyordu. Sahanın uzmanları, kâinat onunla “canlı” kalır. Hatta kâinatın “hayatî nefes” ya da “hayati enerji” sidir diyerek bu sahanın olağanüstü önemine dikkat çekiyorlardı.

Walter Thirring modern fizik dalında geliştirmiş olduğu alan kavramında şunları söylemektedir:

“Modern teorik fizik, maddenin özü hakkındaki görüşlerimiz, farklı bir duruma getirmiştir. Böylece dikkatimizi görünen varlıklardan (yani, parçacıklardan) temel bir varlığa, yani alana çevirmemize sebep olmuştur. Buna göre, maddenin var olması, yalnızca mükemmel olan durumda meydana gelen bir bozulmanın bir neticesidir. Neredeyse küçük bir “leke” oluşmuştur demek geliyor içimden. Tabi buna bağlı olarak da temel parçacıklar arasında oluşan kuvvetleri açıklayan basit yasalar var olamayacaklardır. Yani düzen ve simetriyi, temel ve genel “alan” da aramalıyız.(5)

Albert Einstein'ın dediği gibi:

“Bundan dolayı maddeyi, alanın aşırı derecede yoğunlaştığı uzay bölgelerinden oluşan bir şey olarak algılayabiliriz. Söz konusu yeni fizik anlayışında hem alana ve hem de maddeye ayrı ayrı yer yoktur. Çünkü burada “alan” tek gerçekliktir.”(6)

Kuantum Alanı ve Esir

Kuantum alanı, varlıkların faaliyet sahası ve ilişki ağları ortamı ise ortamdaki etkileşmeler ne şekilde cereyan etmektedir? Kuantum alanı kavramına göre tüm uzay kararlı bir dalga bütünü ve birliği olup bu etkileşmeler “dalgalar” şeklinde olmaktadır. Bu anlayış bize “Sema, emvacı karardade (kararlı dalga) olmuş bir denizdir.” sözüyle semayı (feza, uzay-zaman) dalgaları kararlı haldeki bir denize benzeten Peygamber sözünü hatırlatmaktadır.

Konunun başında da ifade ettiğimiz gibi Kozmozdaki sırları onun Yaratıcısı adına ele alan Bediüzzaman “esir” ile ilgili hayli ilginç yaklaşım ve açıklamalarda bulunmaktadır.

Bediüzzaman, esiri “Ecram-ı ulviyenin cazibe ve dafia gibi kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin naşiri ve nakili, o fezayı dolduran bir madde” olarak ifade etmekte; onu “en ziyade mekana dağılmış hadsiz kesretli bir maddi madde.” olarak değerlendirmektedir.

Bediüzzaman’ın, fezanın "esir" ile dolu olduğunu ifade ettikten sonra “Meyveler ağacını; çiçekler çimenlerini; sümbüller tarlalarını; balıklar denizini bilbedeha gösterdiği gibi; şu yıldızlar dahi, bizzarure; menşe’lerini, tarlasını, denizini, çimengahını vücudun, aklın gözüne sokuyorlar.”(Sözler, s. 569)

ifadeleriyle de esirin varlıkların hem teşekkül hem de faaliyet sahas olduğunu belirtmektedir. Devamla, ulvi âlemde, yani fizik ötesi kanunlara göre çalışan metafizik âlemlerin muhtelif tabakalara ayrıldığını her birinin kendine has kanunlarını bulunduğunu böylece yedi farklı uzay-mekânın farklı işleyiş mekanizmaları olduğunu bahsettikten sonra “esir”in tüm bu âlemlerin ortamı ve sahası olduğuna dikkat çeker. “Madem Alem-i Ulvide muhtelif teşkilat var, muhtelif vaziyetlerde görünüyor. Öyle ise, o ahkâmların menşe’leri olan semavat, muhteliftir. İnsanda, cisimden başka nasıl akıl, kalb, ruh, hayal, hafızı gibi manevi vücudlar var... Elbette, insan-ı ekber olan âlemde ve şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinatta, âlem-i cismaniyattan başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, ta Cennet âlemine kadar her bir âlemin birer seması vardır.”

Esirin her bir âlemin dokusunu teşkil etmesiyle ve yedi âlemin ayrı ayrı hüküm kaidelerine göre yapılanmaya maruz kaldığını şu ifadelerle belirtiliyor:

“Esir kalmakla beraber sair maddeler gibi muhtelif teşekkülata ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir. Evet nasıl ki: Buhar, su, buz, gibi havai, mayi, camid üç nevi eşya, aynı maddeden oluyor. Öyle de: Madde-i Esiriyyeden dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mani-i akli olmadığı gibi, hiçbir itiraza medar olamaz.” (Lem'alar, s. 67)

Kâinatın sırlarını Kur’an’ın ışığında keşfeden Bediüzzaman’ın ifadelerinde bu boşluğun sadece varlığın beliriş ortamı ve faaliyet sahası ile sınırlı kalmadığı onun “Nakillik ve infial hassasıyla ve vazifesiyle teçhiz” edildiği, ilahi arşlardan biri olduğunu anlamaktayız. Elbette ki esir ortamındaki faaliyetler, su ve toprak arşlarındakinden farklı olacaktır. Çünkü esir, Cenab-ı Hakk’ın “en nazenin bir hulle-i icraatı”dır. Bu yüzden, tartıya ve ölçüye girmeyenlerin, ruhani ve manevî varlıkların da yaşama ortamı ve faaliyet sahası olduğunu düşünebiliriz. Diğer taraftan, hava unsurunun manevi cephesi olan esir “bir hüve olarak alem-i misal ve alem-i manaya bir anahtar” olmaktadır. Bu sebeple “mevcudata nazaran akıcı bir su gibi, mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir madde” olarak esir, madde âlemini mana âlemlerine bağlayan, hem bu âleme hem de öbür âlemlere benzeyen ikisinin arasında bir yapıya sahip olacaktır.

Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği gibi “ruha yakın” bir yapıda ve “vücudun en zayıf mertebesi” olan “esir”i anlaşılır kılmak kolay bir mesele değildir. Esir, ışınlarla, manyetik ve nükleer kuvvetlerle ve çekim ile fiziki ve kimyevi herhangi bir etkileşime girmiyorsa spektroskopik cihazların ölçüm alanının dışında kalıyorsa, somut ve ayrıntılı neticelere ulaşılamayacaktır. Enerjinin bile hala birçok çeşidi bize meçhul durumda iken ışıktan da öte metafizik unsurları kolayca anlaşılır hale getirmek mümkün değildi. Önümüzde kâinatın hala bilmediğimiz nice kanunları ve çözülmesi gereken sayısız sırları sırada keşif bekliyor.

“Kuantum alanın” ortaya koyduğu görevler ve icrasına vesile olduğu faaliyetler, bu sahanın “esir ortamına” tekabül edip etmediği sorusunu gündeme getirmiştir. Dikkatlerin üzerinde toplandığı nokta ise, bu alanla gelişen mana derinliğinin öteden beri var olan esir ortamı anlayışına paralellik arz etmesidir. Bilimin özellikle yeni fiziğin gittikçe madde ötesi unsurları gündemine sokması ve türlü türlü ince teknolojilerle bilinmeyenlerin sırları üzerindeki yoğun çabaları neticesinde gelecekte “kuantum alanı-esir” ilişkisi konusunda daha açık bir anlayışa ulaşabileceğimizi söyleyebiliriz.

Kaynaklar:

1 E. Whittaker’in alıntısı, A. History of theTheories of Aether an Electricity, Nelson, London, 1951; 194.
2 O. Lodge, “Theetheranditsfunctions”, Nature, XXVII, 1883; 304.
3 Mach ilkesi: cismin evrende kendi başına sabit bir kütlesi yoktur ve kütle iki cisim arasındaki ilişkiye bağlıdır.
4 F. Hoyle, Frontiers of Astronomy, s.304.
5 W. Thirring, “Urbausteine der Materie”, Almanach der ÖsterrichischenAkademie der Wissenschaften, cilt 118 (1968), s.160.
6 M. CapekThePhilosophicalImpact of ContemporaryPhysics, s.319.

Prof. Dr. Osman ÇAKMAK

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

yakupozturk
ESİR MADDESİ HAKKINDA ŞİMDİYE KADAR BÖYLE DOYURUCU BİLGİ ALAMAMIŞTIM. TEŞEKKÜRLER,DUALAR.......MUHABBETLE VESSELAM. ALİ BİLGİLİ
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...