"Evet, cemâdâta dikkatle nazar edilse, bilkuvve yalnız istidat ve kabiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir içtihad ve sa'y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil suretine geçmesinde..." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, cemâdâta dikkatle nazar edilse, bilkuvve yalnız istidat ve kabiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir içtihad ve sa'y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil suretine geçmesinde, mezkûr sünnet-i İlâhiye düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işaret eder ki, o vazife-i fıtriyede bir şevk ve o meselede bir lezzet vardır."

"Eğer o câmidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o câmidi temsil eden, nezaret eden şeye aittir. Hattâ bu sırra binaen denilebilir: Lâtif, nâzik su incimad emrini aldığı vakit, öyle şiddetli bir şevkle o emre imtisal eder ki, demiri şak eder, parçalar. Demek burûdet ve tahtessıfır soğuğun lisanıyla, ağzı kapalı demir kaptaki suya 'Genişlen!..' emr-i Rabbânîsini tebliğinde, şiddet-i şevkle kabını parçalar. Demiri bozar, kendisi buz olur."(1)

Cansız varlıklar her ne kadar hayat sahibi olmasalar da onlarda tecelli eden esmâ-i İlâhiye onlara bir ruh hükmüne geçer. Kader onlara bir program ve bir hedef tayin etmiştir. Kaderin çizdiği bu hedef ve programa göre hareket ederler. Suyun demirden bir kabı parçalaması, bize bu ders vermektedir.

Cansız varlıkların kabiliyeti, kader tarafından çizilmiş olan kanun ve adetlerdir; buna sünnetullah da deniyor. Mesela, suyun kaldırma kuvveti, yerin çekim kuvveti, güneşin cazibesi bu varlıkların kabiliyetleridir. Bu manada bütün cemâdâtın (cansız eşyanın) kendilerine mahsus kabiliyetleri vardır.

“Eğer o câmidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o câmidi temsil eden, nezaret eden şeye aittir.” Bu cümlede de işaret edildiği gibi, cansız varlıklarda şuurlu işler görülüyor. Hayat ve irade sahibi olmayan bu varlıkların tesbihlerini onlara müekkel melekler temsil ediyorlar.

Cenab-ı Hak, çalışmanın ve faaliyetin içine teşvik edici bir lezzet ve saadet koymuştur. Bunun için harekete ve çalışmaya fıtri bir meyil vardır. Bu kaide bütün mahlûkat için geçerlidir. Canlı, cansız her şeyde kendi kabiliyetine göre bir çalışma ve amel etme şevki vardır.

”Arıdan, sinekten, tavuktan tut, tâ şems ve kamere kadar her şey kemâl-i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini ifa ediyorlar.” (...)

”Vazifede lezzet bulunduğuna en zâhir bir delil: Sen kendi âzâ ve duygularının hizmetlerine bak. Her biri, beka-i şahsî ve beka-i nev'î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terk etmek, o uzvun bir nevi azâbıdır."(2)

Mezkûr sünnet-i İlâhîye'den maksat, kâinatta umumî bir amel ve çalışma prensibidir ki, hiçbir şeyi tembel bırakmıyor. Bu umumi sünnetullah kanunu her şeyi faaliyete, çalışmaya ve amel etmeye teşvik edip, ataleti ve yeknesaklığı def ediyor. Bunun için de hareket ve çalışma içine lezzet konulmuş ki, her şey bir faaliyet içinde olsun.

"Nasıl ki mahlûkatta faaliyet ve hareket bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki, her bir faaliyette bir lezzet nevi vardır; belki her bir faaliyet bir çeşit lezzettir."(Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup)

Kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın her bir fiilini icra etmekte, her bir ismini tecellî ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.

Bu şuunatın bir lem’ası ve tecellisi insanda da bulunduğu için, o da her faaliyetten lezzet alıyor. Her faaliyette lezzet vardır. Bazılarını hissederiz, bazılarını ise hissetmeyebiliriz. Organlarımız her faaliyetten lezzet alırlar.

Allah, inkişafa müsait istidat ve kabiliyetleri zayi etmez. Onları kuvveden fiile çıkarmak sünnetullah kanunudur. Bu durum cansız varlıklar için de geçerlidir.

"Ya istidad lisanıyladır, bütün nebâtat ve hayvânâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret taleb ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar."(Sözler, Yirmi Üçüncü Söz)

Duâ, istemek demektir. Bu isteme hâdisesi, kavlî duâlarda doğrudan lisan ile yapılır. Bunun dışında “istidat lisaniyle, ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle, ızdırar lisaniyle” yapılan duâlar da vardır. Bunların kabul edilmeleri ve bu duâlara cevap verilmiş olmasıyla bu âlemdeki hârika nizam devam etmektedir.

Bir kayısı çekirdeğinin içine kayısı ağacının bütün planı yerleştirilmiş. O çekirdeğin ağaç olabilmesi için su, hava, toprak, hararet gibi bütün sebepler de bir araya gelince, o çekirdek sanki lisan-ı haliyle; "Allah’ım beni ağaç yap" diye dua eder. Allah onun bu duasına cevap veriyor ve onu ağaç olma mertebesine çıkarıyor. Bir yumurta da civciv olmak için istidat lisanıyla dua ediyor. Aynı şekilde insan da fıtratında olan istidatlarının inkişaf etmesini Allah’tan talep eder ve gerekli gayreti gösterirse, bu talebi ekseriya geri çevirmez.

(1) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a.
(2) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a, Sekizinci Nota.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...