"Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır." cümlesini öncesi ve sonrası ile izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz."

Allah’ı tanımayan ve onu sevmeyen, gerçek saadete, gerçek sevince, gerçek nimete, gerçek ve saf lezzete ulaşamaz, demektir. Demek gerçek saadet, sevinç, nimet ve lezzet, Allah’ı tanımak ve O'nu sevmek ile mümkündür.

Mesela; kainatın şefkatli ve hikmetli bir Allah tarafından tedbir ve terbiye edildiğini düşünmekte büyük bir lezzet ve saadet vardır. Zira bütün aciz ve zayıf yavruların rızıklarını mükemmel bir şekilde ve vakti vaktine temin edilmesini ve onların güzelce terbiye edildiğini bilmek, elbette tesadüf ve tabiat fikrinden daha hoş, daha mantıklı ve daha güzel bir düşüncedir.

Şayet Allah yok deyip, bütün her şeyi tesadüfe ve tabiata havale etsen, kalbin ve ruhun sürekli endişe ve karanlık içinde kalır. Zira milyonlarca yavrunun şefkatli bir şekilde terbiye edilmesini ve hikmetli ve güzel bir şekilde rızıklandırılmasını tesadüfe ve tabiata havale etmek ve bundan emin olup telaşlanmamak mümkün görünmüyor. Halbuki insan, ancak emin olup telaşlanmadığı zaman mesut ve bahtiyar olur.

Ölümün içyüzü ancak marifet ve muhabbet ile çözülür. Ölüm kafir için ebedi bir yok oluş, sonsuz bir hiçlik iken; Allah’ı tanıyan ve ibadet ile onu sevdiğini gösteren bir mümin için, ebedi bir alemin kapısı, sonsuz bir saadetin başlangıcıdır. İşte ölümün hakikati ancak marifet ve muhabbet ile çözümlenebiliyor. Küfür ve inkar ise; bir kördüğüm gibidir, insanı karamsarlığa ve dehşete atıyor. Daha bunun gibi yüzlerce örnek Risale-i Nurlarda geçiyor.

"Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır."

Bilkuvve: Fiil mertebesine varmamış, potansiyel halde bulunan demektir. Bir şeyin tasavvurda, yani düşünce halinde olmasıdır. Kabiliyet ve istidat halinde bulunup da henüz eyleme dönüşmemiş şeklidir.

Bilfiil: Bir şeyin fiil mertebesine geçmiş, potansiyel olma sürecinden eyleme dönüşmüş şekline denir.

Marifet ve muhabbetin de kuvve ve fiil halleri vardır. Bir incir çekirdeğinin çekirdek hali bilkuvve iken, incir ağacı olmuş hali bilfiildir. Marifet ve muhabbetin de böyle çekirdekten ağaca kadar halleri ve süreçleri vardır.

İmanı taklidi olan avam bir müminin kalbindeki marifet ve muhabbet bilkuvve iken, imanı tahkiki olan havas bir müminin marifet ve muhabbeti bilfiildir. Yani kuvveden eyleme geçmiş şeklidir.

Çekirdek ile ağaç bilkuvve ve bilfiile birer örnektir. Ağaç, çekirdekteki bilkuvvenin bilfiile dönüşmüş şeklidir. Benzeri bir şekilde, imanı elde eden her insan imandan gelen bir saadete ulaşmış demektir. Ancak, bu saadetin kuvveden fiile çıkması ve kemale ermesi için bazı şartları vardır. Takva, salih amel, güzel ahlak, ilim tahsili, tefekkür gibi şartları tam yerine getirmeyenlerde saadet bilkuvve mertebesinde kalır, ama bu da yine bir saadettir.

Allah’ı tanıyan ve seven bir insan, iman, marifet, muhabbet, lezzet-i ruhaniye gibi manevi hazları derecesine göre tatmakla birlikte, bu imandan gelen çok farklı manevi lezzetleri de alır. Kendisini bu dünyada Rabbinin misafiri, nimetleri ise Allah’ın kendisine birer ihsanı bilmenin hazzı tarif edilmez. Yine kendisinin, bütün mahlukat içinde Allah’ın bütün isimlerine mazhar en mükemmel bir eser olduğunu idrak etmenin de ayrı bir zevki vardır.

Keza, insanın ebede yolcu olduğunun ve ölümün de hiçlik, yokluk, zindan olmadığının bilinmesi apayrı bir manevi zevktir. Misaller çoğaltılabilir...

"Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur."(1)

Gafletin çok mertebe ve dereceleri vardır. Küfür bir gaflet-i mutlak olduğu gibi, ibadetlerdeki eksiklikler de bir gaflettir. Bu yüzden her gafile küfür ve şirk isnat etmek doğru değildir. Her olayın arkasında Allah’ın kudretini görmek ve her şeyde marifet kesp etmek herkese müyesser olmayabilir.

Üstad Hazretleri imanın tesirinin herkeste farklı olacağını şu şekilde ifade ediyor:

"İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve, imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. 'Tevekkeltü alâllah' der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker."(2)

"Evet, tam münevverü'l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayretle seyredecek."(3)

İnsanın başına gelecek muhtemel musibetlerden ve belalardan korkması imandaki zafiyetten ileri geldiği, Üstad'ın yukarıdaki ifadelerinden çok net anlaşılıyor. Ama imanın da çok mertebeleri olmasından dolayı, her korkan insana imansız ya da imanı zayıf demek doğru olmaz. Üstad'ın ifadesi ile insan imanının kuvvetine göre hadiselerin baskısından etkilenir. Yani iman ne kadar kuvvetli ise, musibet ve belalar o kadar az tesir eder ya da hiç tesir etmez.

Bir de iman kuvvetli olduğu halde, vehim ve şüphelere düşmek vardır ki, bu ekseri ilimsizlik ve taklitten ileri gelir. Üstad'ın ifadesi ile ilim evhamı def eder, cehalet ise davet eder. Demek imanın kuvveti de bazen vehimlere set çekemeyebiliyor. Bu sebeple Risale-i Nurları vird ve zikir mantığı ile değil, tahkik ve ilim mantığı ile mütalaa etmek gerekiyor. İlimde terakki etmek hem bu tür evham ve vehimleri def eder hem de imanda mertebe kat etmeye sebeptir.

Vehim: Kelime olarak müphem ve mânasız korku, belirsiz fikir ve düşünce anlamlarına geliyor. Aynı zamanda cüz'i ve ince mânaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti. Günümüzün tabiri ile asılsız ve mesnetsiz kuruntu demektir. Akıl ve iradenin terbiyesine girmeyen ve insanı sürekli taciz eden bir duygudur. İnsan bu duygu sayesinde fikren ve manen teyakkuzda durur ve terakki eder. Bu duygunun esiri olmamak kaydı ile insana faydalıdır. Akıl ve kalp itminan bulsa da bu vehim kuvveti kolay kolay teslim-i silah etmez. Ancak ilimde ve imanda yüksek makam sahibi zatlar bu duyguyu teslim-i silaha mecbur edebiliyorlar. Yani vehim aynı farz-ı muhal gibi asılsız ve gerçekliği olmayan zihni bir varsayım ve kuruntudan ibarettir.

Yeryüzündeki bütün elmalar zatı itibari ile portakal olabilir. Yani Allah istese o elmaları portakala çevirebilir. Bu Allah için kolay bir şeydir. Şimdi bu olabilirlik ihtimalini olmuş gibi kabul edip, yer yüzünde elma diye bir meyve yoktur, onların hepsi portakal oldu desek, herkes bize güler. Zira elmaların portakala dönüştüğüne dair elimizde bir kanıt ve delil yoktur. Öyle ise kanıt ve ispat olmadan, elmaların zatında portakala dönüşmesi mümkündür diye, onları portakal kabul etmek hastalıklı bir zan ve vehimden öteye geçmez.

İşte bu gibi ihtimallerden gelen şüphe ve vehimlere önem verilmemesi gerekiyor. Şayet bu gibi vehimlere önem verilip üzerinde durulur ise, insan ruhen çok yıpranır ve en sonunda bitap düşer, hatta inkara kadar gidebilir.

Şeytan bu zaafları çok iyi işlettiriyor. Mesela, cennetin Allah tarafından yok edilmesi zatında mümkündür. Yani Allah istese cenneti yarattığı gibi, yok da edebilir. Şimdi bu yok edebilir imkanını göz önüne alıp, cennet yoktur desek, Allah muhafaza imanımız gider. Halbuki cennetin varlığına hem Kur’an'da hem kainatta sayısız deliller mevcuttur. Biz bütün bu delilleri görmezden gelip, sırf vehmi bir imkanı vaki gibi kabul ederek cennet yok dersek, safsataya düşmüş ve mugalata yapmış oluruz.

Kafiri küfre sürükleyen bu gibi mesnetsiz vehim ve kuruntulardır.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirminci Mektup.
(2) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.

(3) bk. a.g.e., Üçüncü Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

karolin

bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Ben de şöyle anladım:

Hakikî saadet,halis sürür,şirin nimet,safi lezzet....ONLAR

Onsuz olamaz..Allah olmadan bu sayılanlar yerini bulmaz.Saadet, Allahsız olmaz vs

Isabet ettim mi?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Bu daha güzel bir bakış açısı olmuş Allah razı olsun istifade ettik. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
karolin

Allah sizden razı olsun 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ender56

"Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır." Bilkuvve ve bilfiil  nimetler nedir? Bu nimetlere birkaç örnek verebiliriz misiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Peygamberlerin, sahabelerin, evliya ve alimlerin hayatı bilfiil nimetlere güzel birer örnek iken avam insanların dini yaşantıları da bilkuvveye örnektir. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...