"Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır." cümlesini öncesi ve sonrası ile izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara ya bi’l-kuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakiki tanımayan, sevmeyen nihayetsiz şakavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten müptela olur." (Mektubat, Yirminci Mektup, Mukaddime)

"Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz."

Allah’ı tanımayan ve onu sevmeyen, hakiki saadete, nimete safi lezzete ulaşamaz. Hakiki saadet, asıl sevinç, büyük nimet ve lezzet, Allah’ı tanımakla sevmekle mümkündür.

Mesela; bütün kâinatın ve mahlûkatın sonsuz şefkatli ve hikmetli bir Allah tarafından tedbir ve terbiye edildiğini düşünmekte büyük bir lezzet ve saadet vardır. Zira bütün aciz ve zayıf yavruların rızıklarını vaktinde mükemmel bir şekilde temin edildiğini, onların güzelce terbiye edildiğini bilmek, insana huzur verir, saadet bahşeder.

Bu harika işleri, akıl almaz tedbir ve terbiyeleri, tesadüfe ve tabiata havale edenlerin kalbi ve ruhu karanlık içinde kalır. Zira milyonlarca yavrunun şefkatli bir şekilde terbiye edilmesini ve hikmetli ve güzel bir şekilde rızıklandırılmasını tesadüfe ve tabiata havale etmek, bundan emin olup telaşlanmamak mümkün değildir. Hâlbuki insan, ancak emin olup telaşlanmadığı zaman mesut ve bahtiyar olur.

Ölümün içyüzü ve hakikati ancak iman ve marifetle anlaşılır. Mesela; küfür nazarında ölüm bir hiçliktir ve ebedî yokluktur.

Allah'ı bilmeyen ve ahirete inanmayan insanlar, bir terhis teskeresi olan ölümü, musibetleri ve hastalıkları ebedî ayrılık, yetimlik, yokluk olarak görür ve acınacak bir duruma düşerler. Âdeta bir ecel pençesi herkesin başında duruyor ve zamanı geldiğinde onu paramparça edip yok ediyor gibi görünüyor.

Allah’ı tanıyan imanlı bir müminin nazarında ise, ölüm; saadet-i ebediyenin başlangıcı, daimî bir memlekete açılan bir kapı hükmündedir. Küfür ve inkâr ise; bir kördüğüm gibidir, insanı karamsarlığa ve dehşete atıyor.

"Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır."

Nur Külliyatı’nın birçok dersinde kemaliyle işlenen bu hakikatin kısa bir izahını şöyle yapabiliriz:

Bir mümin şöyle düşünür: Ben ilahi isim ve sıfatların tecellileriyle bu varlık nimetine kavuşmuşum. Hayatım Muhyi isminden, suretim Musavvir isminden, görmem Basîr isminden haber veriyor. Her organım, her hücrem, her duygum ve her hissim hikmetle yaratılmış olmalarıyla Allah’ın Hakîm ve Alîm isimlerinin tecellilerini sergiliyorlar. Bütün bunlar bana bir İlâhî ihsan ve ikram olmalarıyla Kerîm ve Muhsin isimlerini aklıma ve kalbime ders veriyorlar. Ben tek başına yaşayan, hür ve müstakil bir varlık değilim. Cazibe kanunuyla ayaklarım yere bağlanmış, ciğerlerim hava ile temasta, gözüm güneşle aydınlanıyor. Ben Üstadın ifadesiyle; Şu kâinat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi”yim.

Allah’ı tanıyan ve seven bir insan, iman, marifet, muhabbet, lezzet-i ruhaniye gibi manevi hazları derecesine göre tadar. Kendisini bu dünyada Rabbinin misafiri, nimetleri ise Allah’ın kendisine birer ihsanı bilmenin hazzı tarif edilmez. Yine kendisinin, bütün mahlûkat içinde Allah’ın bütün isimlerine mazhar en mükemmel bir eser olduğunu idrak etmenin de ayrı bir zevki vardır.

Keza, insanın ebede yolcu olduğunun ve ölümün de hiçlik, yokluk, zindan olmadığının bilinmesi apayrı bir manevi zevktir. Misaller çoğaltılabilir...

Üstad Hazretleri; “İnsanın fıtratında cemale karşı muhabbet, kemale karşı perestiş ve ihsana karşı sevmek” bulunduğunu beyan ediyor. Bir hayvan, kendi varlığına ve onu kuşatan şu varlık âlemine çok cüz’î bir ölçüde vakıftır. Yolunu güneşle görür ama güneşi tanımaz. İnsan ise her birinin hakikati bir veya daha fazla esmaya dayanan şu varlık âlemini hem sevmekte, hem onda sergilenen kemallere hayran olmakta, hem de kendisine teveccüh eden sonsuz ihsanlara karşı şükür ve hamd edebilmektedir. Bunların her biri kalb ve ruh için ayrı birer saadet ve yine ayrı birer terakki ve tekâmül vesilesidir.

Bilkuvve; kuvve hâlinde bulunma, henüz fiiliyata dönüşmemiş hâl. Mesela bir çekirdekte ağaç olma kabiliyetinin bulunması demektir. Bu kabiliyetin inkişafının fidan olmaktan mükemmel bir meyve ağacı olmaya kadar çok mertebeleri vardır. İnsanların manevi terakkileri de böyledir. Kiminde bu mükemmel istidat inkişaf ettirilmeyerek bilkuvve kalmıştır. Bir başkasında fidan, bir diğerinde ağaç olmuştur. Ağacın da yine verdiği meyvelerin miktarı ve kalitesi itibariyle çok mertebeleri vardır. İnsanların düşünce âleminde ve amel dünyasında da hem kemiyet, hem de keyfiyet itibariyle çok makamlar ve mertebeler mevcuttur.

Bilfiil: Bir şeyin fiil mertebesine geçmiş, fiiliyata dökülmüş hâlidir.

Marifet ve muhabbetin de kuvve ve fiil halleri vardır. Bir incir çekirdeğinin çekirdek hali bilkuvve iken, incir ağacı olmuş hali ise bilfiildir.

İman-ı taklidî olan avam bir müminin kalbindeki marifet ve muhabbet bilkuvve iken, iman-ı tahkikî olan havas bir müminin marifet ve muhabbeti bilfiildir. Hakiki imanı elde eden her insan, hakiki saadete ulaşmış demektir. Ancak, bu saadetin kuvveden fiile çıkması ve kemale ermesi için, marifet, ilim, tefekkür, salih amel, takva ve güzel ahlak lazımdır.

"Onu hakiki tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur."

Kendisini tabiatın yaptığını yahut tesadüfen insan olduğunu vehmeden bir kimse, iç âleminde sahipsiz ve hamisiz olmanın boşluğunu duyar ve daha sonra bu duygu ızdıraba dönüşür. Kendisini rahatsız eden hâdiselerden, hayatına son veren ölüme kadar her şeyi sahipsiz ve hikmetsiz telakki eden bir kimse nihayetsiz şekavete ve elemlere maruz kalır. Bunlardan kurtulmanın yolunu gaflette ve sefahette arar ve Üstad'ımızın ifadesiyle; “aklını tenvim edip uyutur.”

Dünyanın sıkıntıları ve elemleri müminler için de söz konusudur. Hatta bir hadis-i kudsîde; “Belaların en şiddetlilerinin peygamberlere ve evliyaya,…, isabet ettiği” haber verilmektedir. Şu var ki, mümin olan bir insan, bütün bela ve musibetleri bir imtihan vesilesi olarak görür, sabretmek ve şükretmek şartıyla bütün bu elem verici haller onun için ibadet hükmüne geçer. Üstad'ımız bu tarz ibadet için; “menfi ibadet” ifadesini kullanır.

Üstad Hazretleri imanın tesirinin herkeste farklı olacağını şu şekilde ifade ediyor:

"İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve, imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. 'Tevekkeltü alâllah' der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker." (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.)

"Evet, tam münevverü'l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayretle seyredecek." (bk. age., Üçüncü Söz.)

İnsanın başına gelecek muhtemel musibetlerden ve belalardan korkması imandaki zafiyetten ileri geldiği, Üstad'ın yukarıdaki ifadelerinden çok net anlaşılıyor. Ama imanın da çok mertebeleri olmasından dolayı, her korkan insana imansız ya da imanı zayıf demek doğru olmaz. Üstad'ın ifadesi ile insan imanının kuvvetine göre hadiselerin baskısından etkilenir. Yani iman ne kadar kuvvetli ise, musibet ve belalar o kadar az tesir eder ya da hiç tesir etmez.

Gafletin birçok dereceleri vardır. Küfür bir gaflet-i mutlak olduğu gibi, ibadetlerdeki eksiklikler de koyu bir gaflettir. Bu yüzden, her gafile küfür ve şirk isnat etmek doğru değildir. Her hâdisenin arkasında Allah’ın kudret elini görmek, her şeyde onun marifetine açılan aynaları seyretmek herkese müyesser olmayabilir.

Bir de iman kuvvetli olduğu hâlde, vehim ve şüphelere düşmek vardır ki, bu ekseri ilimden mahrum olmaktan ve taklitten ileri gelir. Üstad'ın ifadesi ile ilim evhamı def eder, cehalet ise davet eder. Demek imanın kuvveti de bazen vehimlere set çekemeyebiliyor. Bu sebeple Risale-i Nurları vird ve zikir mantığı ile değil, tahkik ve ilim mantığı ile mütalaa etmek gerekiyor. İlimde terakki etmek hem bu tür evham ve vehimleri def eder hem de imanda mertebe katetmeye sebeptir.

Vehim: Müphem, manasız korku, belirsiz fikir, asılsız mesned ve düşünce manalarına geliyor. Aynı zamanda cüz'î ve ince manaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti.

Vehim, akıl ve iradenin terbiyesine girmeyen ve insanı sürekli taciz eden bir duygudur. İnsan bu duygu sayesinde teyakkuzda olur ve manen terakki eder. Bu duygunun esiri olmamak şartı ile insana faydalıdır. Akıl ve kalb itminan bulsa da bu vehim kuvveti kolay kolay teslim-i silah etmez. Ancak ilimde ve imanda yüksek makam sahibi zatlar bu duyguyu teslim-i silaha mecbur edebiliyorlar.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

karolin

bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Ben de şöyle anladım:

Hakikî saadet,halis sürür,şirin nimet,safi lezzet....ONLAR

Onsuz olamaz..Allah olmadan bu sayılanlar yerini bulmaz.Saadet, Allahsız olmaz vs

Isabet ettim mi?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Bu daha güzel bir bakış açısı olmuş Allah razı olsun istifade ettik. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
karolin

Allah sizden razı olsun 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ender56

"Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır." Bilkuvve ve bilfiil  nimetler nedir? Bu nimetlere birkaç örnek verebiliriz misiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Peygamberlerin, sahabelerin, evliya ve alimlerin hayatı bilfiil nimetlere güzel birer örnek iken avam insanların dini yaşantıları da bilkuvveye örnektir. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...