"Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalp, vicdan, ruh için manevi hastalıklardır." Tövbe etme ve affedilme hâlinde de bu cümle geçerli midir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için mânevî hastalıklardır." (Lem'alar, Yirmi Beşinci Lem'a, Sekizinci Deva.)

Kaza yapmış ve ağır hasar almış bir araba ne kadar tamir de görse orijinalinin yerini tutmaz. Mutlaka ufak tefek darbe izleri kalır, bu da arabada değer ve kıymet kaybına yol açar.

Aynı şekilde insan da dünyada haram ve günahlara bulaşmış ise, bu haram ve günahlar insanın kalp, ruh ve diğer latifelerinde derin yaralar açar. Tövbe ve istiğfar bu yara ve bereleri iyileştirir, lakin manevî cephedeki darbe izlerini bütünü ile silip tam manası ile temizlemez.

İşlenen günah ve haramlara karşı tövbe ve istiğfar etmek, belki insanı azaptan kurtarır, ama cennette ebedî ve daimi makam ve mertebe kayıplarına yol açabilir. Çünkü cennet imanın karşılığı, oradaki dereceler ise salih amel ve takvaya göredir.

İnsan dünyada haramlara ve günahlara bulaşmış ise, kalp, ruh ve latifelerinde derin yaralar açılır. İşlenen günah ve haramlara karşı tövbe ve istiğfar etmek, belki insanı azaptan kurtarır, ama cennetteki lezzetlerden istifadesi az olur.

Bu mana Risale-i Nurlarda şu şekilde izah ediliyor:

"Hem senin mahiyetine öyle manevi cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı hâlde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o latife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalaletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hatta bazen söner ve ölür." (bk. age., On Yedinci Lem'a, On Dördüncü Nota.)

Bu latifenin ölmesi demek cennetin akıl almaz nimetlerin bazılarından hissesinin olmaması veya çok az olması demektir. Nasıl kör bir adam renklerin lezzetinden mahrum kalıyor ise, dünyada günahlarla ölen latifeler de cennetteki kendine mahsus lezzetten mahrum kalacak ki, bu da daimi bir hastalık demektir. Üstad Hazretleri bu manaya da şu şekilde işaret ediyor:

"Mesela, gayet güzel ve şaşaalı bir bağda, muhteşem bir zat, gayet büyük bir ziyafet, gayet müzeyyen bir seyrangâh öyle bir surette ihzar etmiş ki, kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat'umâtı câmi, kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayaliyeyi keyiflendirecek bütün garaibi müştemil ve hâkezâ, bütün havass-ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyafete giderler; bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zâikası pek az olduğundan, cüz'î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şâmmesi yok. Sanayi-i garibeden anlamaz, harika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kabiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifade eder. Diğeri ise, bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalp ve his ve latifeleri o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki, o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garaibi ayrı ayrı hissedip zevk ederek ayrı ayrı lezzet aldığı halde, o dostla omuz omuzadır..." (Sözler, Yirmi Sekizinci Söz.)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...