Her cemal ve kemal sahibinin, cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrını; Cenâb-ı Hak ve insanlar açısından değerlendirir misiniz? Bu, bir ihtiyaç mı, iradî bir tasarruf mudur?

Her cemal ve kemal sahibinin, cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrını; Cenâb-ı Hak ve insanlar açısından değerlendirir misiniz? Bu, bir ihtiyaç mı, iradî bir tasarruf mudur?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“İnsan, şuun-u İlâhiyenin bir mikyasıdır.” buyuran Üstad Hazretleri, bu derin hakikati de insandan bir örnek vererek aklımıza yaklaştırıyor:

“...İşte nasılki bir şahıs, bir vazife-i fıtriyeyi veyahut bir vazife-i içtimaiyeyi yapsa ve o vazife için hararetli bir surette çalışsa; elbette ona dikkat eden anlar ki, o vazifeyi ona gördüren iki şeydir:

Birisi: Vazifeye terettüb eden maslahatlar, semereler, faidelerdir ki; ona 'ille-i gaiye' denilir.

İkincisi: Bir muhabbet, bir iştiyak, bir lezzet vardır ki, hararetle o vazifeyi yaptırıyor ki, ona 'dâî ve muktazî' tabir edilir.”(1)

Birinci şıkta zikredilen “maslahatların, semerelerin, faidelerin” tamamı, bu kâinat sarayında misafir edilen canlılar için söz konusudur. Allah’ın, ne Güneş'te yarattığı ışığa, ne ağaçtan çıkardığı meyveye ihtiyacı olmayacağı çok açık bir hakikattir.

İkinci maddede nazara verilen “dâî ve muktazi” şıkkı, Cenâb-ı Hak için de düşünülebilir; ancak, “muhabbet, iştiyak, lezzet” denilince bizim kendi ölçülerimizle anladığımız manalardan Cenâb-ı Hakk'ın münezzeh olduğunu hatırdan çıkarmamak şartıyla. Bunun içindir ki, Üstadımız bu konuda misaller verirken “lezzet-i mukaddese, aşk-ı münezzeh, ferah-ı mukaddes, şevk-i mukaddes, sürur-u mukaddes” gibi tabirler kullanır.

Risale-i Nur’da mahlukat hakkında “kelimat-ı kudret, mektubat-ı Samedanî, mektub-u Rabbanî” gibi tâbirler geçer. İnsan da kudret kalemiyle yazılmış bir kelimedir. Ve bir kâtip, yazdığı yazının hiçbir kelimesine benzemediği gibi, Cenâb-ı Hak da bu varlıkların hiçbirine, hiçbir cihetle benzemez. Yani, ‘O’nun varlığı başka varlıklara benzemediği gibi, görmesi başka görmelere, işitmesi diğer işitmelere benzemez. Aynı şekilde, O’nun kendi kemalini aynalarda bizzat müşahede etmesi ve kudret kalemiyle yazdığı Rabbanî mektuplara “müştak seyircilerin nazarıyla bakması” da insanların kendi eserlerini seyretmelerine ve onlara başkalarının nazarıyla bakmalarına benzemez. Bu ehemmiyetli noktayı göz önünde bulundurarak, sualin cevabını vermeye çalışalım.

Allah’ın zâtı, Kur’an'ın ifadesiyle “Ğaniyyü’n- ani’l-âlemîn” dir; kendi yarattığı ve terbiye ettiği âlemlere muhtaç olmaktan münezzehtir.

Bu konuda pek çok âyet-i kerime mevcuttur. Bunlardan sadece ikisini numune olarak, takdim ediyoruz:

“Kim cihat ederse, kendi nefsi için cihat etmiş olur. Çünkü Allah, âlemlerden müstağnidir.” (Ankebut, 29/6)

“Eğer inkâr ederseniz, şüphe yok ki, Allah’ın size ihtiyacı yoktur. Bununla beraber, kulları hesabına, küfre razı olmaz...” (Zümer, 39/7)

Cenâb-ı Hakk'ın isimleri ve sıfatları bu noktada biraz farklılık arz eder. Onlar da “tecelliye muhtaç değillerdir, ama tecelli etmek isterler.” İstemekle ihtiyacı karıştırmamak gerekir.

Üstad Hazretleri, Rezzak ismi rızık vermek ister, Şâfi ismi hastalıkların vücudunu ister…” buyurur. Yani "Rezzak" isminin mahiyetinde muhtaçların rızıklandırılmasını istemek vardır. Aksi halde bu isim tecelli etmeyecektir.

Bu konuya şu hadîs-i kudsînin ışığında bakabiliriz:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) de mahlûkatı yarattım.”(2)

Bu mana en ileri derecesiyle insanda kendini gösterir:

Allah, hayat vermekle bize Hayy (hayat sahibi) ve Muhyi (hayat verici)" olduğunu bildirmiş, biz de Allah’ı böylece tanıma imkânına kavuşmuşuz.

Bize verdiği cüz’î kudretle O’nun sonsuz kudretini, cüz’î irademizle O’nun küllî iradesini, …, bilmiş, Rabbimizi bu sıfatlarıyla tanımış oluruz.

İnsan, bu âlemde, hem Allah’ın en mükemmel eseri hem de kâinat sergisinin yine en mükemmel seyircisidir. Bu sergide teşhir edilen eserlerin her biri ayrı bir mu’cize olduğu gibi, onları seyir, takdir ve tahsin edecek bir varlık yaratması da Allah’ın yine en büyük bir mu’cizesidir.

Netice itibariyle, Allah’ın bilinmek istemesi rahmetindendir ve o mukaddes sıfatlarının ve güzel isimlerinin tecelli etmek istemelerinin bir neticesidir. Bunu ihtiyaç olarak değerlendirmek hatadır.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, On Sekizinci Mektup.
(2) bk. Acluni, Keşfü'l-Hafa, 2, 132.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 100.763
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

kartal1444
Allah razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
erdal purç83026
aziz kardeşim cemalini görmek ve göstermek istemsi ni izah edelim; istemek ilmi mantıkta ihtiyaçtan ileri gelir oysaki mevlamızın sameddir yani buradaki istemek değil çünki muhtaç değilki arzu etsin yada irade etsin yada istesin aslında uluhiyyetin mahiyetinin muktezası ,tebarüz etmek hahikatinin şe,ni mimarın kuvvedeki ilmini fiile çıkarmasıdır eğer mimar kuvvede ki ilmini fiile çıkarması mahiyetinin muktezasıdır yoksa nakıs kalacaktır,o yüzden allahda her türlü eksiklikten münezzehhiyetini yaratmakla yerine getirmiş oldu yaratmasaydı uluhiyyet eksik kalırdı oysaki o her türlü kusur ve eksiklikten onu tenzih edenleri tenzihindende münezzehtir slm ve dua ile.......
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
hasanuslu
"Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister" Bu ifadeyle tesettür risalesi aklıma geldiğinde yerine oturtamıyorum,makam olarak farklı olabilir elbette ama Biraz açarmısınız.Hanımların kendi cemallerini göstermek istemezler meselesini ..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
Kadınlar meşru dairede, eşlerine güzelliklerini göstermeleri bir ibadettir ve dinimiz tavsiye etmektedir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yate06
"Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o sultan-ı zîşan dahi istedi ki" bu tabirde herkesin tabi olduğu bi kanuna o sultan da dahildir manası cıkıyor. Halbuki Hakem olan ve kainatta istediği hükmü koyan fakat kendisi hiç bir hükme bağlı olmayan Zat (cc) hakkında böyle bir tefekkür nasıl uygun düşüyor?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
Görmek ve görmek istemesi bir şuunattır. Şuunat ise Zat-ı Akdesin münezzeh sıfatlarıdır. Yoksa haşa bir şeyin Allah'a lazım ve görev olması anlamında değildir. Allah her şeyi bilir denildiğinde bilmek zorundadır anlamı çıkmaz. Bu kaide bu husus içinde geçerlidir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Prens

Yaratılan bir şey ontolojik olarak kendi yaratanından yabancılaşarak var olur.

İnsanların kendi elleri ve estetik derinlikleri ile yaptıkları sanat eserleri buna güzel bir misaldir.

Her ne kadar köken sanatçı olsa da eseri bağımsız bir karaktere sahip olduğu için diğer gözlemciler tarafından farklı yorumlanabilmektedirler.

Bu nedenle hermeneutik açıdan eser, sanatçısı ile gözlemcisi arasında ara bir bölgede bulunur. Gözlemci sanatçı ile eserin bu bağımsız doğası üzerinde karşılaşabilir. 

Bunun gibi ilahi sanat olarak insan da sanatkârından bağımsızlaşarak var olur. Nitekim insandaki irade bunun en güzel göstergesidir.

Dolayısıyla yalnızca bu sorunun (sorgulamanın) sorulabilmesi bile yaratılmış bir varlık olarak insanın bağımsız iradesini göstermektedir.

Bu durumda kölelere zorunlu olarak kendini tanıtma gibi bir olgudan bahsedilemez. 

İlahi sanat insan üzerinden kendi ötekisini yaratmış ve bu ötekiye kendini tanıtmıştır. 

Nitekim;
- Allah ölümsüz, insan ise ölümlüdür.
- Allah, rızık veren insan ise rızıklanandır.
- Allah mükemmel insan ise noksandır.
- Allah mutlak bilen insan ise öğrenmeye muhtaç cahildir.
- Allah mutlak gören ve işiten insan ise sınırlı gören ve işitendir.
- Allah mutlak ben’e sahip olan insan ise izafi benliğe sahip olandır.

Tüm bu zıt sıfatlarıyla beraber insan irade ve tercih gücüne sahip olmakla Allah’ın ötekisi olur.

Mutlak olanın ötekisi kayıtlı ve sınırlı olandır. Gerçekten var olanın ötekisi gölge var oluştur.

İman ve marifet sahibi olan insanlar bu ötekinin, kayıtlı ve sınırlı olanın mutlak ve mükemmel olan hakkındaki kesin yargısını ortaya koymuşlardır. 

İnkâr ehli olanlar ise mükemmellik ve güzellik üzerine olan bu tanıtımı ret ederek, çirkinlik ve görece yokluk üzerine bir tanımada bulunmuşlardır.

İnsanların ebedi hayatları bu tanıma üzerine gerçekleşecektir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ksnpartner

ifade deki  hakikata cenab-ı hakkın kemalatı için ihtiyaç yok fakat bunu
daha sonra SARAY içindeki hem saray için hem yaveri için ve hem okuduğu nutuk için söylediği mana açıklıyor...

"Çünki anlaşılmaz bir kitab, muallimsiz olsa; manasız bir kâğıttan ibaret kalır."
Sözler ( 122 )

yani kemalat-ı mutlaka bilinmezse bizim için anlaşılmaz olacak buda bize göre anlamsız biri durum olacak.

ahiret bizim için gayb ama biz onun geleceğini nasıl biliyorsak buradaki gördüğümüz hakikatlar
ahiretin varlığı için kat'i bir hakikat olduğu gibi görülen bu hakikatlar bizim için görünmez olsaydı ortaya çıkmasaydılar
aynı durum oluşacaktı.inkilab-ı hakaik durumu olacaktı.

gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla,
şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede ettiğimiz inayeti inkâr etmek ve
şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emaratı,
işaratı görünen adaleti inkâr etmek lâzımgelir.
Hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef'al-i kerimane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini; -hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyuncu,
gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzımgelir. Bu ise, hakikatlerin zıdlarına inkılabıdır.
Halbuki inkılab-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir.
Yalnız, herşeyin vücudunu inkâr eden Sofestaî eblehler hariçtir.
Sözler ( 56 )

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yalçın Yağız

Risale-i nurlarda, Allah için kullanılan bazı cümlelerin sonunda "ister, istiyor" gibi ifadeleri nasıl anlayabiliriz? Cenab-ı Hakk için istemek ne anlama geliyor?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

İstemek burada İlahi şuunat anlamında kullanılıyor. Şuunat ise Allah’ın yüce Zatına ait ve insanların idrak etmesinin pek mümkün olmadığı yüce haller, müteal (aşkın) kabiliyet ve duygular anlamına geliyor.

Allah’ın Zâtı mukaddes olduğu gibi, şuunatı da mukaddes. Yâni, beşer aklı bu hususta ne düşünse, ne tahmin etse, ne hayaller kursa Allah’ın zâtı ve şuunatı bunların hiçbirine benzemez; hepsine benzemekten münezzehtir.

Şuunat, şe’nin çoğulu. Şe’n için Türkçemizde tam bir karşılık bulamıyoruz. En yakın mânâ olarak “şan, hal, tavır, kabiliyet” deniliyor.

Hâlık (yaratıcı) Allah’ın bir ismidir. Hâlıkıyet ise şe’nidir. Yâni, yaratıcı olmak Allah’ın şânındandır. Bu hâlıkıyetini icra etmek diledi mi, bu dilemeği, yâni bu iradeyi, ilim, kudret gibi sıfatlar takip ediyor ve halk (yaratma) fiili icra ediliyor. Böylece yaratılan o mahlûkta Hâlık ismi tecelli ediyor.

Rab da Cenâb-ı Hakk’ın bir başka ismi. Rab, yâni terbiye edici. Rububiyet (terbiye edici olmak) ise Allah’ın bir şe’ni.

Bütün İlâhî isimler böylece düşünüldüğünde, her birinin şuunât-ı ilâhiyyeden bir şe’n’e dayandığı anlaşılır.

Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever ama, bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değil. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur. Ama, bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlahiyedendirler.

Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten, yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.

“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır” hakikatinden hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın her bir fiilini icra etmekte, her bir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira, akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.

“İnsan hayatında bulunan ve inkişaf etmeyen ve his ve hassasiyet suretinde galeyan eden ve kesretli bir surette olan çok ince hayatî duygular, mânâlar ve hisler vasıtasıyla, Zât-ı Hayy-ı Kayyum’un şuunat-ı kudsiyesine âyinedarlık eder. Meselâ: O hassasiyet içinde; sevmek, iftihar etmek, memnun olmak, mesrur olmak, müferrah olmak gibi mânâlar ile Zât-ı Akdes’in kudsiyetine ve gına-yı mutlakına münasib ve lâyık olmak şartıyla, o neviden olan şuunatına âyinedarlık eder.” Otuzuncu Lema

Bu izahtan sonra şunu ifade edebiliriz Allah’ın bir şeyi istemesi haşa bir ihtiyaç bir zaruretten dolayı değil İlahi Zatında bulunan yüce şuunatından dolayıdır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
NurluReis

her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca... cümlesi insanlar için olabilir lakin Allah'ın Zat-ı Akdesine bu mananın isnad edilebilir olmasına mantıklı ve nakli bir cevap.Nakli derken Muhyiddin Arabi hazretlerinden naklen gelen hadis i kudsiyi elbette şahsi olarak ben kabul ediyorum lakin o hadis biraz zayıf deniyor daha çok ilk dönemlerden Zariyat Suresi 56.Ayete cinleri ve insanları beni tanıyıp kulluk etsinler manası ile tefsir eden sahabeler yada bir hadis varmı sahih, onu sormak istiyorum.Yani iki cihetle mütevatir bir hadis yada sahabe tefsiri ikincisi mantıklı izah.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Zâriyât Sûresi, 56. Ayetin Sahabe Tefsiri

"Ben, cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyât Sûresi, 51/56)

Sahabe Tefsiri:

En yaygın ve kabul gören sahabe tefsirlerinden biri, İbn Abbas (r.a.)'ın tefsiridir. İbn Abbas, ayetteki "ibadet etsinler" ifadesini "beni bilsinler, tanısınlar" olarak tefsir etmiştir. Bu tefsir, ayetin lafzî manası olan "kulluk"u, daha temel ve derûnî bir mana olan "Mü'rifetullah" (Allah'ı bilme ve tanıma) ile açıklamıştır.

Bu yorum, "Her cemal, kendini görmek ve göstermek ister" düsturunun yaratılış gayesi olarak Kur'an'î bir temelini oluşturur: Allah, Kendisini Zatî kemâlâtı ile bilinebilmesi için bilinmeyi murat etti ve bu muradını gerçekleştirmek üzere mahlukatı yarattı. İbn Abbas'ın bu tefsiri, ilk dönem İslâm âlimleri ve müfessirlerince büyük ölçüde kabul görmüş, tefsir kitaplarında sıklıkla zikredilmiştir. Bu, aradığınız, ilk dönemlerden gelen ve manayı teyid eden en güçlü naklî delillerden biridir.

Esmâü'l-Hüsnâ'nın Tecellisi

Esmâü'l-Hüsnâ, Cenab-ı Hakk'ın Zâtî kemâlini ifade eden İsim ve Sıfatlarıdır.

Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın Kendisini "Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtın" (Hadîd Sûresi, 57/3) olarak tanıtması, O'nun bütün varlık âlemini kaplayan, kuşatan ve her şeyi Kendisiyle açıklayan bir hakikate sahip olduğunu gösterir.

Yaratılış, bu Sonsuz Cemal ve Kemâl (Esmâ ve Sıfatlar) Hazinesi'nin, yani Kâdir, Rahîm, Hakîm, Cemîl gibi isimlerin müşahede edilebilir bir âlemde tecelli etmesinden ibarettir.

Bu tecelli, bizzat ayetler ve sahih hadislerle sabittir. Örneğin, "Allah güzeldir, güzeli sever" (Müslim, Îmân 147) hadisi, Cemal sıfatının merkeziliğini ve tecelliye olan meylini açıkça gösterir. Yaratılış, bu sevginin ve Cemal'in zorunlu sonucudur.

Mantıkî Cevap: Zât-ı Akdes'e İsnadın İzahı

Cemal ve Kemâl sahibi olanın, bu özelliklerini görmek ve göstermek istemesi, mahlukat için bir "ihtiyaç" veya "noksanlık giderme" mânası taşırken; Cenab-ı Hak için bu, asla bir ihtiyaç veya noksanlık giderme değil, "Zâtî Kemâlâtın Zaruri Muktezası" olarak ifade edilir.

Cenab-ı Hakk'ın Sıfatları ve Zâtî Mükemmeliyeti

Allah'ın (c.c.) Sıfatları Zâtî'dir (Vacibü'l-Vücûd'un zorunlu gereğidir) ve Sonsuzdur. O, Alîm'dir, ilmi sonsuzdur. O Kâdir'dir, kudreti sonsuzdur. O Cemîl'dir, güzelliği sonsuzdur.

Bu sonsuz ve Zâtî mükemmeliyet, kendini göstermeyi ve yansıtmayı zorunlu olarak gerektirir. Aksi takdirde, Sonsuz İlim'in, Sonsuz Kudret'in ve Sonsuz Güzelliğin bir tecellî ve eserinin olmaması, bu sıfatların fiilen yok sayılması anlamına gelir ki, bu Zât-ı Akdes'in mükemmeliyetine aykırıdır.

Mesela sonsuz bir cömertlik (Cevâd) sıfatının, kendisine muhtaç olan bir mahlukat yaratıp onlara lütufta bulunmayı murat etmemesi, o sıfatın kemâlini zedeler.

İhtiyaç Değil, Ganiyy-i Mutlak'ın Gayesi

Mahlukatın bir aynada kendini görme arzusu, bir noksanlıktan kaynaklanır (yani, o cemali sadece başkasının gözünden tam görebilme ihtiyacı).

Ancak Cenab-ı Hak, Zât'ı itibarıyla Ganiyy-i Mutlak'tır (hiçbir şeye muhtaç olmayandır). O'nun görme ve gösterme muradı, bir ihtiyaçtan değil, Salt Zâtî Güzellik ve Kusursuzluktan kaynaklanır:

Görmek: Sonsuz ilim ve iradesiyle, kendi Zât'ındaki kusursuzluğu, yarattığı bütün tecellilerde, küllî ve cüz'î bir şekilde, Ezelî ve Ebedî İlminde müşahede etmesidir.

Göstermek: Yaratılışın kendisi (kâinat) ve kâinata yerleştirilen şuur sahibi varlıklar (insan ve cin) aracılığıyla bu kemâlâtın müşahedesini açığa çıkarmasıdır. Bu, O'nun İsimlerinin ve Sanatının bilinmesiyle gerçekleşir.

Bu mantıkî izah, Zât-ı Akdes'e atfın, "noksanlık" cihetinden değil, "Sonsuz Kemâl"in zorunlu ve Zâtî Muktezası" cihetinden olduğunu ispatlar.

Bu izahlar ışığında, 11. Söz'deki düsturun, Zâriyât 56. ayetin Sahabe tefsiri ve Esmâ-i İlahiyye'nin zaruri tecellisi mantığı ile tam bir uyum içinde olduğu görülmektedir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Elnur55

Risale-i Nur’un 11. Söz’ünde geçen 'Her bir cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister' önermesi Allah-Teâlâ için söylenebilecek bir önerme midir ve bu ifadeye gelen itirazların temel sebebi nedir? Özellikle Fikret Çetin gibi isimlerin bu ifadede 'mantıksal hata' olduğu yönündeki iddiaları bende ciddi bir vesveseye sebep oldu. Bu durum bende 'Acaba Risale-i Nur okumakla hata mı ediyorum?' veya 'Bu metinlerde aşılması imkansız mantık hataları mı var?' şeklinde bir tereddüt oluşturdu; İslam’ın her şeye bir cevabı olduğu gibi, Risale-i Nur’un da bu 'mantıksal hata' iddialarına karşı ikna edici ve tutarlı bir cevabı var mıdır?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Önermenin İlahiyat Açısından Niteliği

11.Söz'de geçen bu ifade, aslında İslam düşünce geleneğinde (özellikle tasavvuf ve işraki ekollerde) sıkça kullanılan "Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim" şeklindeki kudsi hadisin (mana olarak) bir şerhi mahiyetindedir.

Allah Teâlâ için bu ifadeyi kullanmak, O'nda bir "ihtiyaç" veya "noksanlık" olduğu anlamına gelmez. Buradaki "görmek ve göstermek istemek", mahlukattaki gibi bir eksikliği tamamlama arzusu değil, mukaddes bir faaliyetin (ş'en) gereğidir. Güneşin ışık vermesi nasıl onun mahiyetinin bir gereğiyse, mutlak kemal ve cemal sahibi olan zatın da bu vasıflarını tecelli ettirmesi, zatındaki zenginliğin taşmasıdır.

İtirazların Temel Sebebi: Antropomorfizm Yanılgısı

Fikret Çetin ve benzeri isimlerin "mantıksal hata" dediği noktalar genellikle şu varsayıma dayanır: "İstemek, ancak bir eksiği olan varlığa mahsustur. Allah eksik olmadığına göre bir şey isteyemez; dolayısıyla bu ifade Allah'a noksanlık atfeder."

Risale-i Nur’un bu itiraza cevabı şudur:

İhtiyaçsız İrade: İnsan bir şeyi "ihtiyacı" olduğu için ister. Ancak Allah bir şeyi "hikmeti" ve "iradesi" gereği yapar. Bir ressamın yeteneğini sergilemek istemesi onun sanatçı kimliğinin bir yansımasıdır, açlığını doyurmak gibi bir mecburiyet değildir.

Beşeri Ölçek Hatası: İtiraz edenler, "isteme" fiiline tamamen insani (beşeri) bir mana yükleyerek bunu Allah'a tatbik etmeye çalışıyorlar. Oysa Allah’ın sıfatları, bizimkilerle sadece isim benzerliği taşır; mahiyetleri tamamen farklıdır.

Mantıksal Hata mı, Temsili Hakikat mi?

Metinlerdeki ifadeler "Temsil" metodunu kullanır. Bediüzzaman, anlaşılması çok zor olan ilahi hakikatleri, insanların aşina olduğu kavramlarla (Padişah, saray, sanatkar gibi) anlatır.

Mantıksal Tutarlılık: Eğer bu ifade Allah'ın haşa birine muhtaç olduğunu söyleseydi, bir mantık hatası (çelişki) olurdu. Ancak 11. Söz’ün bütünlüğü incelendiğinde, kainatın yaratılma amacının "Esma-i Hüsna"nın tecellisi olduğu anlatılır. Yani Allah, yarattığı aynalarda kendi isimlerini müşahede eder. Bu, vacib-ül vücud (varlığı zorunlu olan) bir varlığın, kendi sanatına olan mukaddes muhabbetidir.

Risale-i Nur Okumak Bir Hata mı?

Düşünce dünyanda oluşan tereddütler, bu metinlerin "akla kapı açtığını ama iradeyi elden almadığını" gösterir. İslami ilimlerde her büyük esere (Gazzali’nin İhyası’na veya İbn Arabi’nin eserlerine de) tarih boyunca benzer itirazlar gelmiştir. Bu durum metnin "hatalı" olduğunu değil, "derin ve tartışmaya açık" bir üslubu olduğunu gösterir.

Risale-i Nur, mantığı devre dışı bırakmaz; aksine mantığı en üst seviyede kullanarak imanı tahkim etmeyi hedefler. Karşılaştığın iddialar, genellikle terimleri farklı anlamlandırmaktan kaynaklanan metodolojik uyuşmazlıklardır.

Allah’ın ihtiyaçtan münezzeh olması eser sergileme ve bunu kendi ulvi bakışı ile müşahede etmesine engel değildir. Her işin arkasında ihtiyaç yoktur ihtiyaç olmadan da iş ve sanat ortaya konulabilir.

Bu meseleyi daha derinlemesine anlamak için Risale-i Nur’un kullandığı "Mukaddes Ş’en" kavramını merkeze almalıyız. Mantıksal hata iddialarının temelinde yatan "ihtiyaç" zannını, bu kavram tam olarak ortadan kaldırır.

Mukaddes Ş’en: Faaliyetin Kaynağı

Klasik kelam ilminde Allah’ın Zati ve Subuti sıfatları (Hayat, İlim, İrade, Kudret vb.) üzerinde durulur. Risale-i Nur ise buna ek olarak "Şuun-at-ı İlahiyye" (İlahi haller veya işler) kavramını işler.

İnsan ve İhtiyaç: Biz bir işi yaparken (örneğin bir yemek yaparken), sonucundaki faydaya muhtacızdır. Bu bir "garaz"dır (çıkar).

İlahî Ş’en ve Hikmet: Allah’ın fiillerinde ise "garaz" değil, "hikmet" ve "mukaddes bir lezzet" (mahiyeti bize meçhul, noksanlıktan münezzeh bir memnuniyet) vardır.

"Görmek ve Göstermek" Bir Zorunluluk mu?

Fikret Çetin gibi isimlerin "mantıksal hata" dediği yer şurasıdır: "Eğer görmek istiyorsa, görmeye muhtaçtır; muhtaçsa ilah olamaz."

Cevap: Risale-i Nur, buradaki "isteme"yi bir eksiklikten doğan arzu olarak değil, mahiyetin gereği olan bir tecelli olarak açıklar. Bunu bir örnekle somutlaştıralım:

Bir güneş, ışık vermeyi "ister". Ancak bu isteme, güneşin karanlıkta kalma korkusundan veya aydınlanmaya olan ihtiyacından değil; bizzat güneş olmasının, özündeki nurun dışa taşmasının tabii bir sonucudur. Işık vermese güneş olmazdı.

Aynı şekilde, "Cevad" (Sonsuz Cömert) olan bir zatın, cömertliğini göstermesi için rızık vermesi; "Sani" (Sanatkar) olan bir zatın, sanatını görmesi için eser yaratması O’nun zatındaki kemalin bir gereğidir, dışarıdan bir zorlama veya eksiklik tamamlaması değildir.

"Bizzat" ve "Bilgayr" Müşahede (Kendi ve Başkası Aracılığıyla Görme)

11. Söz'de geçen bu ifade iki kanatlıdır:

Kendi cemalini bizzat görmek: Allah'ın kendi kemalini kendi ilmiyle ezelde müşahede etmesidir. (Aynaya ihtiyaç duymaz).

Göstermek (Başkalarının aynasında görmek): Yarattığı mahlukatın üzerinde isimlerini tecelli ettirerek, o aynalarda kendi sanatını müşahede etmesidir.

Mantıksal olarak; sonsuz bir kemal, kendisinin sonsuz olduğunu ancak sınırlı varlıklar yaratarak (onların acziyle kendi kudretini, fakrıyla kendi zenginliğini) kıyas yoluyla bildirebilir. Bu, bir "hata" değil, marifetullah (Allah'ı tanıma) sisteminin tek tutarlı yoludur.

Vesveseleri Gideren Mantık: "Kemal Kendi Kendine Kafidir"

Eleştiri getirenlerin gözden kaçırdığı nokta şudur: Risale-i Nur, Allah’ın bu tecelliye muhtaç olduğunu söylemez. Aksine, Allah’ın kendi cemaline olan "Muhabbet-i Mukaddese"sinden bahseder. Yani Allah, kendi sanatını sever. Bir sanatkarın eserini sevmesi, o esere muhtaç olduğu anlamına gelmez; o eserin, sanatkarın içindeki güzelliğin bir yansıması olduğu anlamına gelir.

Özetle: Risale-i Nur’daki bu ifadeler, mantık ilkeleriyle çelişmez; sadece "isteme" ve "görme" kavramlarını beşer seviyesinden alıp, uluhiyet makamına yakışacak şekilde "mukaddes bir faaliyet" olarak yeniden tanımlar. Bu tanımlama yapılmadığında, Allah —hâşâ— donuk, faaliyetsiz ve sanatından zevk almayan (felsefedeki 'ilk muharrik' gibi) ruhsuz bir kavram haline gelir ki, Kur'an'ın tasvir ettiği "Her an bir şe'nde (yaratışta) olan" Allah tasavvuruyla asıl o zaman çelişilir.

Bu izahlar ışığında, metindeki bu ifadelerin "bir mantık hatası" değil, "bir hakikatin temsili diliyle anlatımı" olduğunu söyleyebiliriz.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...